Bernardo Bertolucci: Anahtar Deliğinden Bakmak
Bernardo Bertolucci, yazar ve sinema eleştirmeni Attila Bertolucci’nin oğlu olarak 16 Mart 1941’de İtalya’nın Parma kentinde doğmuştur. Babasının izinden giden genç Bertolucci, sinema sanatına tutulmadan önce edebiyat fakültesinde öğrenim görmüş; hatta üniversitede okurken yazdığı “Gizem Arayışında” adlı şiir kitabıyla 1962’de dönemin prestijli ödüllerinden Viareggio Ödülü’nü kazanmıştır.
Yönetmenin sinemayla bağı ise 1961’de tanıştığı sinema yönetmeni Pier Paolo Pasolini’nin Accattone (Dilenci) filmiyle oluşmaya başlar. Bertolucci bu filmde yönetmenin asistanlığını yapar ve ardından La Commare Secca’yı yazar. Filmin Venedik Film Festivali’nde elde ettiği başarı özgüvenini arttırır ve üniversite eğitimine son verir. Bertolucci’nin 21 yaşının heyecanıyla kendine çizdiği bu yolda ilk adımı, bir fahişenin öldürülmesini farklı yollarla anlattığı La Commare Secca’yı (Sıska Vaftiz Anası) yazmak olur ve film aynı yıl tamamlanır. Amatör oyuncularla çektiği film, Pasolini’nin bir öyküsünden esinlenerek yazılmıştır.
Benim için film yapmak, anne babasının yatak odasında nelerin döndüğünü anahtar deliğinden izleyen çocuğun yaşadığı gerilimi verme sanatıdır.
Bertolucci, filmlerinde yapmaya çalıştığı şeyi bu cümleye sığdırmış desek yeridir. Yönetmen; İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ni Fransız Yeni Dalgası’yla harmanlandığı bir dönemde yedinci sanata dahil olduğundan, bu dönüşümün etkilerini filmlerinde rahatlıkla görebiliriz. Bertolucci’nin Fransız Yeni Dalgası’nın kurucu temsilcilerinden Godard’a hayranlığı bilinen bir gerçek… Kullandığı özgün ve cesur kamera açılarında ilham perisi Godard olan bir yönetmenin, senaryoda da denenmemişi deneyerek dikkatleri üzerine çekmesi kaçınılmazdı. Her filminde gündelik ve sıradan olanın dışına çıkmayı hedefleyen yönetmenin şu cümleleri onun kendine nasıl bir yol çizdiğinin aleni kanıtıdır:
Benim senaryolarım, daha çok konunun ana hatlarını içerir. Filmin akışı, zamana ve olaylara bağlıdır. Sonuç baştan belli değildir. Film, kendini oluşturarak ilerler. Karanlıkta hareket eden başıboş bir gemi gibi…
Yeni Dalga’nın manifestosundan “doğaçlama senaryo” maddesini hatırlıyoruz burada. İtalyan faşizmi odaklı temalara sahip filmlerinde yaptığı derinlemesine analizlerle bireylerin kendilerine söylemekten kaçındığı, konuşulmayan, tartışılmayan toplumsal sorunları hedef haline getirir. Bunu gerçekleştirirken, önemli tarihsel süreçlere ilişkin toplumsal dinamiklere yaptığı müdahalede hikayelerini Freudyen tahlillerle beslemeyi de ihmal etmez. Neden mi?
Kameramda yeni bir lens keşfettim. Bu Kodak veya Zeiss değil Freud’du. Psikanaliz, insanın kendisini tanıması için bir araçtır ama iyileşmek diye bir şey yoktur. Psikanalizle iyileşmenin mümkün olamayacağını Freud da söylüyor zaten. İnsan sadece nevrozuyla yaşamayı öğreniyor.
Beat Kuşağı’nı anımsatan ve uç noktalarda gezinen alengirli cinsellik tasviri de filmlerinin bir parçası olan yönetmen, bir diğer tabuyu da sisteme, geleneğe ve alışıldık yaşam biçimlerine muhalif kitleleri temsilen çizmiş olduğu karakterleriyle yıkar. Bertolucci’nin karakterleri geleneğin aksine “kafası karışık dava adamları” olmak yerine sorguladıkları hayatı anarşiyle bertaraf etmenin peşine düşerler.
“Sinema bir tarzdır ve tarz ahlakî bir sorundur.” ifadesine de imza atan Bertolucci’nin sinematografisine baktığımızda genellikle aynı görüntü yönetmeniyle çalıştığını görüyoruz: Vittorio Storaro. Yönetmenin ifadesiyle “ham kumaşın düş tezgahında dokunmasında”, Bertolucci’yi Bertolucci yapan kilit isim Storaro aslında. Karakterler kadar kamera hareketlerinin de maksimum dinamizm içerdiği filmler, yönetmenin auteur kimliğini besleyen önemli birer etken… Bir diğer dikkat çeken etken ise ikilinin görsel olarak minimalizmden ve yansımalardan besleniyor olmasıdır. Yönetmenin Il Conformista (Konformist) filminden I sognatori’ye (Düşler, Tutkular ve Suçlar) kadar çekmiş olduğu hemen hemen her filmde, genellikle üç ana karakterin çatışması minimalist yansımalarla imgeleniyor.
Bertolucci, Pasolini’nin asistanı olarak başladığı sektördeki ilk çıkışını, Sergio Leone’un yönettiği 1960’ların ünlü Western filmi Once Upon A Time In The West (Bir Zamanlar Batı’da, 1968) filminin senaryosunu yazarak yapar. Dört yıl önce yazıp yönettiği ilk uzun metraj filmi Prima della rivouluzione (Devrimden Önce) filmi ise, 1970’te yönettiği Il Conformista (Konformist)’nın elde ettiği başarı sayesinde fark edilir. Konformist’in prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapması ve festivallerden ödüllerle dönmesi, Bertolucci’yi sinemaseverlerin radarına sokmuştur bile. Siyah beyaz ilk filmi Prima della rivoluzione’daki sinemasal hamleleriyle çağdaşı olan sinemacılardan farklı bir beklenti oluşturan Bertolucci, seyircisine sonrasında çektiği her filmde “Acaba şimdi ne yapacak?” sorusunu sorduran yenilikçi bir yönetmen. Çok geçmeden, Konformist’ten sadece iki yıl sonra en çok tartışılan ve etkisini koruyarak tartışılmaya hala devam edilen filmi Ultimo tango a Parigi (1972) ile birçok açıdan taşları yerinden oynatır. 1976 yılında çektiği modern bir epik film olan 1900/Novecento ile gerek oyuncu tercihleri (Robert De Niro-Gerard Depardieu) gerekse solcu ve faşist iki jenerasyonun çarpışmasını konu alan hikayesiyle adından söz ettirmeye devam eden yönetmen, çizgisinden saparak filmografisine 1987 yılında Çin’in son imparatoru olan Pu Yi’nin hayatını anlatan biyografik bir eser ekler. The Last Emperor (Son İmparator) filmi ile 9 dalda Oscar kazanır ve film, sinema gündemine bomba gibi düşer. 1990’da The Sheltering Sky (Çölde Çay), 1993’te Little Buddha (Küçük Buda), 1995’te Stealing Beauty (Çalınmış Güzellik), 2003 yapımı I Sognatori (Düşler, Tutkular ve Suçlar) ile çıkışını sürdürmektedir.
İlk günki tutkusuyla çalışmalarına devam eden 74 yaşındaki yönetmenin doğum gününü kutluyor, mutlaka izlenmesi gereken 5 filmini sizin için derliyoruz.
Prima della rivoluzione (1964)
Bernardo Bertolucci’nin uluslararası alanda ilgi topladığı ilk filmi “Devrimden Önce”yi, Avrupa politikası ve Marksist devrim üzerine şaşırtıcı ve etkileyici bir film olarak özetleyebiliriz.
“Devrimden önceki yılları yaşamayanlar hayatın güzelliğini anlayamazlar.”
Film, 1815 Viyana Kongresi’nin mimarı, Fransız siyasetçi Talleyrand’ın bu sözüyle başlar. Bertolucci’nin bilinçli olarak tercih ettiği bu giriş, bir nevi Fransız İhtilali’ne yapılmış bir güzellemedir. Günümüzde artık belki de klişeleşmiş bir konu olan burjuvanın entelliğe giden yolda sosyalizmi keşfetmesi ve fikirleriyle paralel olarak eylemlerinin de değişmesi meselesine odaklanmış sağlam bir erken dönem örneği olan film, İtalya’nın muhafazakar kimliği ile evrensel olarak hassas noktalarda dolaşan “ensest ilişki” kavramı arasında bir çatışma yaratır.
Fabrizio, burjuva bir aileden gelen, 20 yaşında Parmalı bir entelektüeldir. Devrimden önceki çalkantılı dönemin tozunu yutan bu genç adam, dönemin özelliklerine bağlı olarak içinde bulunduğu durumu sorgulamaya başlar. Marksist ideolojiyle tanışır ve doğal olarak politik bir ikilemle karşı karşıya kalır. Bu ikilem, önce orta sınıftan varlıklı bir ailenin kızı olan sevgilisi Clelia’yla sonrasında ise kendi ailesiyle arasını açar. Fabrizio’nun, ona yol gösteren ve her şeyi konuşup tartışabildiği iki dostu vardır: biri özellikle ideolojik olarak onu yönlendiren öğretmen Cesare, diğeriyse zengin bir fabrikatörün asi oğlu Agostino’dur. Agostino’nun trajik bir biçimde boğularak ölmesiyle beraber içine kapanan Fabrizio, annesinin genç kız kardeşi Gina’nın Milano’dan gelmesiyle bir boşluğu doldurur. Ama boşluk o kadar dolar, aralarındaki ilişki o kadar farklı bir boyuta ulaşır ki auteur yakıştırması yapabileceğimiz Bertolucci’nin defalarca ele alacağı ve çok tartışmalara yol açan ensest ilişki kavramı ilk kez bu filmle gün yüzüne çıkar. Filmin drama yapısının kilit noktasını oluşturan ilişki teyze-yeğen arasındaki fiziksel çekimdir.
Baktığımızda İtalyan Sineması’nda Luchino Visconti ve daha nicelerinin defalarca işlediği kavram, Bertolucci Sineması’yla çok daha skandal bir hal alır. Bunun sebebini yönetmenin, insanların konuşmaktan bile çekindiği konulara bir mikroskopla bakar gibi yaklaşmasında arayabilir ve hatta bulabiliriz. Kuş bakışı çekimler, hızlı kamera hareketleri, alışılmadık açılar Bertolucci’nin bu ilk filmiyle karşımıza çıkar ve yönetmenin yenilikçi sinemasına bu filmle merhaba deriz.
Bertolucci, film boyunca seyircisine savunduğu ideolojiyi anlatırken bir bakıma onu düşünmeye sevk eder. Gina ve Fabrizio’nun zaman zaman Fransız Yeni Dalgası’nın manifestosuna uygun olarak doğrudan kamerayla kontakt kurması ve o esnada “Dünyanın tüm işçileri birleşin!” vb. cümleler kurması filmi, propaganda sineması adı altında da değerlendirebileceğimizin göstergesi…
Filmin başrollerini yönetmenin eski eşi Adriana Asti ve İtalyan Sineması’na emek vermiş isimlerden Francesco Barilli paylaşır. Asti’nin Audrey Hepburn’ü andıran stili ve doğal oyunculuğuyla; Barilli’nin kariyerinin ilk yıllarında kendini belli eden sade ama etkileyici performansı görülmeye değer. Bertolucci gibi bir yönetmenin erken dönem filmi Devrimden Önce’yi izleyip sinemasının köklerine inebilirsiniz.
Il conformista (1970)
Bernardo Bertolucci, Devrimden Önce filminden sonra farklı türlerde (belgesel, dizi, film) denemeler yapsa da olgunlaşma döneminin ilk meyvesini 6 yıl sonra Konformist’le veriyor. Hem hikayesinde hem sinematografisinde gözle görülür bir değişim ve pozitif anlamda bir yoğunluk seziliyor.
Film, Paris ve İtalya’da çekilir. 1938 yılında başlayıp 1943 yılında sona eren hikâyenin geçtiği söz konusu dönem, dikkat edilirse Mussolini’nin faşist hükümetinin iktidarda olduğu baskıcı döneme tekabül eder. Yönetmenin siyasi göndermeler yapması için harika bir fırsat! Bertolucci, genç bir adamın faşizm yollu eylemlere gönüllü katılımını anlatırken filmin alt metninde faşist ideolojinin sosyo-psikolojik kökenlerini irdeler. Toplumsal histeriye uyarak yeni düzene sorgusuz sualsiz uyum sağlayan iradesiz, konformist bir adam olan Marcello, gizli teşkilata katılıp eskiden hocası olan, muhalif bir profesöre suikast düzenlemek için yaşar. O artık bir dava adamıdır.
Tam da bu noktada yönetmenin Freudyen bakış açısını filme nasıl yedirdiğine bakalım. Öncelikle olayların geçtiği filmde belli bir doğrusal anlatım tercih etmeyen Bertolucci, başkahramanın önceki yaşamından kesitler sunan bir dizi flashbackle (geri dönüş) dinamizmden kurgusal açıdan da yararlanırken, bu sinemasal hamleyi karakterin dönüşümüne yönelik bir psikanaliz olarak yorumlamak mümkün. Marcello’nun zayıf, korkak, ikiyüzlü, çıkarcı ve hastalıklı benliğinin altında yatan asıl sebebin 13 yaşındayken maruz kaldığı cinsel istismara yönelik olduğunu öğreniriz. Bunu gösterirken yönetmen, karakter üzerinden ciddi bir toplumsal eleştiri sunar ve kapitalist sistemi doğrudan hedef haline getirir.
Marcello’nun suikastçı kimliğini gizlemek adına zengin ve tek derdi seks olan bir kadınla evlenip Paris’te balayına çıkmasıyla dönüşüm kendini belli eder. Çünkü Marcello’nun (Jean-Louis Trintignant) öldürmek istediği profesörün genç ve güzel karısı Anna’yla (Dominique Sanda) arasında absürt bir ilişki başlar. Antifaşist hareketin öncülerinden olan profesör (Enzo Tarascio) farkında olmasa da Anna’nın her şeyin farkında olması suikastçıyı şüpheye düşürür. Marcello, bastırılmış çocukluk anılarının da etkisiyle görevinin meşruluğundan kuşku duymaya başlar. Asıl antifaşist eleştiri de Mussolini’nin devrilişi ve sonrasında karakterin dönüşümü üzerinden çıkarları peşinde hareket eden halka yönelik yapılır.
Yine Fransız Yeni Dalgası’ndan etkilenmiş olan yönetmen; kilisedeki resimlere, tablolara, müziğe ve dansa vurgu yaparak yedinci sanatı diğer sanat dallarıyla beslemeyi ihmal etmez. Minimalist ışık oyunları ve Bertolucci’yi Bertolucci yapan kamera açıları bir yana, sanata doyurması açısından da fazlasıyla tatmin edici olan filmin en önemli kısmıysa bence; Marcello’nun Enternasyonal Marşı’nı bir sokak kadınından dinleyince kendi içinde bir aydınlanma yaşadığı o sahneydi.
“Mazi ta kökünden silinsin
Biz başka âlem isteriz
Bizi hiçe sayanlar bilsin
Bundan sonra her şey biziz.
Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık
Enternasyonal’le kurtulur insanlık!”
En nihayetinde Konformist; 2. Dünya Savaşı etkisindeki bireyleri çözümleyebilmek ve faşizm, devrim, eşcinsellik, işçi hakları gibi kavramları içselleştirmek adına mutlaka izlenmeli çünkü faşist işbirlikçiler aleyhine yapılmış bu sinemasal iddianame hakkında konuşulup tartışılacak oldukça malzeme barındırıyor.
Ultimo tango a Parigi (1972)
Yönetmenin belki de en çok skandal yaratan filmi Ultimo tango a Parigi, karısının ölümü ile depresyona girmiş andropozdaki bir adamla (Marlon Brando) doyumsuz genç bir kadının (Maria Schneider) sapkın ilişkisini konu ediniyor.
Jeanne, evlilik hazırlıklarını sürdürürken bir yandan da kiralık bir ev aramaktadır. Çok beğendiği bir evi gezerken aynı evi kiralamak isteyen garip bir adamla tanışır. Paul, kendinden yaşça büyük ve tanıdığı tüm erkeklerden farklı bir adamdır. Aralarındaki çekime karşı koyamaz ve birlikte olurlar. Ve o ev, onların buluşup fiziksel ilişkiye girdikleri bir sığınak olur artık. Orada buluşacak ama birbirlerinin hayatlarına dair hiçbir soru sormayacak, hiçbir şekilde müdahale etmeyeceklerdir. Bu, ilişkilerinin devam edebilmesi için Paul’ün koymuş olduğu bir şarttır. Paul’ün karamsar, kaybolmuş ruhuna karşılık Jeanne’in gençliğinin verdiği heyecan, koydukları bu sert kurallara dayanamayacaktır.
Paris’te Son Tango’nun çekildiği sene Godfather’daki unutulmaz performansına da hayat veren Brando, aynı sene içerisinde bu kadar güçlü dinamikleri olan iki farklı rolü taşıyarak ne denli sağlam bir karakter oyuncusu olduğunu kanıtlar nitelikte bir performans sergiler. Paul rolüyle orta yaş krizinde ve Stockholm Sendromu’na yakalanmış bir adamı o kadar iyi oynar ki, kendisine bir kez daha hayran bırakır. Bu haz, rol arkadaşı Schneider’in yıllar sonra yaptığı açıklamaya dek sürer. Karşılıklı itiraflara dayanarak, sansasyon yaratan “tereyağ” sekansının Brando’nun fikri olması ve Bertolucci’nin de oyuncusunu böyle çirkin bir aşağılanmaya maruz bırakması sinema tarihine geçmiş utanç verici bir yaşanmışlıktır. Fazlasıyla sert bir kadın sömürüsü olmasa da, zaten açık seks sahneleriyle seyircinin hafızasında yer edinecek olan film, bu bağlamda pornografik bir film olarak anılmaktansa birlikteliklerini yürütemeyen iki insanın başarısızlığını anlatan zengin bir melodram olabilirdi.
Hafızalara kazınan geniş açılarıyla minimalist hazlar vadeden film, bir Bernardo Bertolucci filminde olması gereken her şeyi auteur kuramına uygun bir şekilde barındırır. Jeanne’in, “film çektiğini zanneden” nişanlısının tasvirine özellikle değinmek istiyorum. Bertolucci, çizmiş olduğu bu karakterle yeni yetme sinemacıları yeriyor ve tiye alıyor. Bu bağlamda; “Kameraya yalan söyleyemezsin. Kamera her zaman gerçeği görür. Her kurmaca film, bir tür sinema-gerçektir. Hep kurmaca ile başlarsın ama her zaman belgeselle noktalarsın.” tezine kendi kendine anti-tez üreterek ironik bir yaklaşım sergiler.
Özetle film, yönetmenin; “Erotik bir film değil, yalnızca erotizm üzerine bir film.” açıklamasını samimi bulanlar için tahammül edilebilir. Son olarak; sanatın ve sanatçının taşıyamayacağı bir yük olarak ele alınıp hala tartışılagelen malum sekans ve ardındaki üzücü gerçekler olmadığında sinemasal anlamda bir başyapıt izliyor olabilirdik.
The Last Emperor (1987)
Bertolucci’nin önemli filmlerinden biri olan Son İmparator, Çin’in 60 yıllık tarihini son imparatoru Pu Yi’nin dramatik hikayesini mercek altına alarak anlatıyor.
Yasak şehirde doğan Pu Yi, amcasının ölümü nedeniyle henüz üç yaşında tahta çıkar. Ne çocukluğunu ne gençliğini doyasıya yaşayabilen; Yasak Şehir’in dışına çıkamamış, elleri kolları bağlı bir iktidar erkinin bir ayaklanma sonucu devrilene kadarki geçen sürede yaşadıklarını konu alan film, Uzak Doğu kültürünü tanımak için de iyi bir fırsat sunuyor.
İngiliz bir hocanın imparatoru Batı medeniyetiyle tanıştırdığını izlediğimiz sekanslar, emperyalist güçlerin sistemin çarklarında ne denli güçlü ve etkili olduğunu görmemiz ve aralarındaki ilişkiye baktığımızda kimi ön yargıları kırmamız açısından oldukça önemli… Pu Yi’nin hocasıyla iletişimine paralel olarak yaşadığı dönüşümün etkileri bir yana, bir Çin milliyetçisi olan Dr. Sun Yat Sen’in organize ettiği ayaklanmanın da bir sonucu olarak Mançu Hanedanlığı yıkılır ve yerine Çin Cumhuriyeti kurulur. Bu bağlamda Son İmparator, dönemin kilit isminin hayatı üzerinden de olsa 1911 Devrimi’ni öncesi ve sonrasıyla ele alan sinema tarihinin en etkili, en başarılı biyografik filmlerinden biridir.
Çin’in komünizm ve imparatorluk dönemini en iyi şekilde yansıtan Bertolucci, Çin’de film çevirmek için izin alabilen ilk yönetmen olma özelliği taşır. Bunu kaçırılmayacak bir fırsat olarak değerlendirmiş olacak ki, filmografisinin en güçlü sinematografisine sahip, dev bir prodüksiyonu olan bir filme imza atar. Üç buçuk yıllık bir çalışmanın sonunda beyazperdeye aktarılabilen Çin’in son imparatoru Pu Yi’nin hayatı, imparatorun “From Emperor to Citizen” adlı otobiyografisinden hareketle çekilir. Günümüzde greenbox efektiyle bir çırpıda oluşturulabiliyor oldukları düşünülünce yaklaşık 20.000 figüranın yer aldığı zengin dekorlu film, hem üst düzey prodüksiyonuyla (giysiler ve motifler özellikle) yarattığı gerçekçi atmosferi hem de muazzam görselliğiyle etkileyici bir sanatsal deneyim vadediyor.
İmparatorun hüküm sürdüğü yılları ve sıradan vatandaş olarak geçirdiği hayatı, aradan geçen yıllardaki sürgün olduğu dönemi hızla geçerek anlatmayı tercih eden yönetmen, çok daha açık uçlu siyaset yaparak dramatik yapıya odaklanmayı tercih ediyor. Böylelikle, tarzını öğrendiğimiz yönetmenin birçok açıdan farklı bir deneyim sunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bertolucci bu filmle sınırlarını aşıyor ve 4 Altın Küre, 3 BAFTA ödülü ile birlikte, En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülleri başta olmak üzere tam 9 kategoride Akademi Ödülü’nü kucaklıyor. Özetle, yönetmenin Akademi tarafından onaylanmış tek filmi olma özelliği de taşıyan Son İmparator’u eşsiz bir görsel şölen ve nefis bir dramatik hikaye izlemek isteyenlere tavsiye ederim.
I sognatori / The Dreamers (2003)
Üç öğrencinin birbirlerinin hayatını ve cinselliklerini test ettikleri filmde; Isabella ve erkek kardeşi Theo, ebeveynleri tatile gittiğinde Paris’te öğrenim gören ve anarşist bir eylemde tanıştıkları Amerikalı Matthew’u evlerine davet ederler. Üçlünün evde kaldıkları süre boyunca uç noktalarda gelişen, absürt bir ilişki başlar aralarında. Fransa’nın politik çalkantı içinde olduğu 1968 yılında geçen hikaye, arka planında dönemin öğrenci hareketinin yükselen sesini beyazperdeye yansıtması açısından da önem taşır.
1968 Mayıs olayları, Fransa’nın yakın tarihinin en önemli kırılma noktalarından biridir. Tutucu, baskıcı De Gaulle iktidarına karşı Sorbonne Üniversitesi’nde başlayan öğrenci hareketi, giderek büyür ve işçi kesimin de desteğini alarak ülke çapında ayaklanmalara ve grevlere yol açar. Olaylar, meclisin lağvedilerek seçimlerin yeniden yapılmasıyla sonuçlanır. De Gaulle bu seçimden sonra eskisine oranla daha güçlü ve daha baskıcıdır. Bir neslin, hakim elitler tarafından kendilerine dayatılan sosyal ve siyasi değerlere karşı oluşan bu patlaması kısa sürse de etkisi her alana yayılır. Toplumsal olandan beslenen sinema da elbette bu olaylardan kendine düşen payı alır ve işler. Olayların yarattığı özgürlük atmosferi, filmlerin içeriğinde de önemli değişime yol açar. Özellikle militan ve radikal filmlerin sayısı artar. Düşler, Tutkular ve Suçlar, o yıllara bir saygı duruşu olma özelliği taşımasının yanı sıra, Henry Langlois’nın önderliğindeki sinematekin kapatılması ve Langlois’nın tutuklanması olaylarına da değinerek zamanda bir yolculuğa çıkarır ve tam da bu bağlamda sinefillere eşsiz bir deneyim yaşatır.
Bertolucci’nin şimdi ve geçmişle kurduğu bağı kendine has kurgusuyla oluşturduğu filmde; Greta Garbo, Jean Pierre Kalfon, Anna Karina ve Jean-Paul Belmondo gibi yıldızları da bir arada görmek mümkün. Olayların geçtiği dönemle kendi kurgusunu özgün bir şekilde harmanlayan yönetmen; bu estetik dili, Fransız Yeni Dalgası’ndan esinlenerek Bande a part, A bout de souffle gibi Godard filmlerinden sekansları birer oyuna çevirerek zenginleştiriyor. Akımın kurucularının da çok sık kullandığı bir özelliktir bu ve Bertolucci bir kez daha kıyak geçmiştir sinefillere.
1968 olaylarının devrim ateşiyle pişen gençliğinin hayat felsefesini anlamak için sinema, müzik, cinsel özgürleşme, ahlaki normlar karmasından oluşmuş mükemmel bir film olan The Dreamers; Isabella’nın rahim metaforunu, karakterlerin çelişkilerini, oynadıkları oyunları (favorim Louvre sekansı) fazlasıyla estetik bir sinemasal dille yansıtması ve hatta sadece Eva Green’i sektöre kazandırmasıyla bile kişisel listemde zirveye oynuyor. Michael Pitt ve Louis Garrel da filmografilerinin en etkileyici performanslarını sergiliyor.
Son olarak, gerçek bir yönetmen sineması size nasıl hissettirmeli sorusunun cevabını arayan her sinemasevere öneririm.
İtalyan faşizminin sinemasal tarihçisi, Godard ve Nouvelle Vague (Yeni Dalga) aşığı, sansasyon yaratan filmlerin mimarı ve her şeyden önce yedinci sanata bir ömür sığdırmış Bertolucci’ye göre sinema tarihinin en iyi 10 filmi ise şöyle:
- La Regle du jeu – Oyunun Kuralı (1939-Jean Renoir)
- Sansho Dayu – Müfettiş Sansho (1954-Kenzi Mizoguchi)
- Germany Year Zero – Almanya Sıfır Yılı (1947-Roberto Rossellini)
- A bout de souffle – Serseri Aşıklar (1959-Jean Luc Godard)
- Stagecoach – Çöl Aslanı (1939-John Ford)
- Blue Velvet – Mavi Kadife (1986-David Lynch)
- City Lights – Şehir Işıkları (1931-Charlie Chaplin)
- Marnie – Hırsız Kız (1964-Alfred Hitchcock)
- Accattone – Dilenci (1961-Pier Paolo Pasolini)
- Touch of Evil – Bitmeyen Balayı (1958-Orson Welles)
Hazırladığımız, birbirinden zengin diğer retrospektiflere buradan ulaşabilirsiniz.
Özge Yağmur
130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →





