Benim Adım… Charlie Hebdo
Charlie Chaplin’in biyografisinin ismi “Benim Adım… Charles Chaplin”dir. Bugün bizim de ismimiz Charlie. Charlie Hebdo.
7 Ocak 2015 günü, bütün dünya Charlie Hebdo’nun önünde yardım için elini havaya kaldıran bir insanın kafasına kurşunun sıkılışını izledi. Ve bu tarih sadece Fransa’da değil, evrensel boyutlarda karanlık bir gün olarak anımsanacak.
Herkesi güldürmeyi amaç edinmiş üç jenerasyondan karikatüristler, belki de güldürdüklerinden çok daha fazla insanı hiç istemeden de olsa üzdüler.
Yaşadığımız devirde büyük şeylere şahit oluyoruz. Demokrasi kavramının sallantıda olduğu aşikar, fakat gidişatın ne yöne evrildiğini bize zaman gösterecek. Her ne olursa olsun düşünce özgürlüğünün pek de özgür olmadığının, insanların korkuları üzerinden kontrol edilmeye çalışıldığının, ve bunun dozunun gitgide arttığının tartışmaya açık bir yanı da yok. Sanat da sinema da bundan kaçınılmaz olarak etkilenecek, çünkü açık bir ufkun en büyük düşmanına uzun zamandır gebeydi dünya ve artık doğum süreci başlıyor sanki: Türkiye sınırlarında epeydir yaşanan şey, otosansür, kendisine dair endişe taşıyanların gitgide evrensel çapta da uğrak bir durağı olabilir.
Charlie Hebdo ismini ilk defa duyanınız çoktur. Fakat eminim ki 2011 yılındaki Muhammed karikatürünün yarattığı etkiler hatırınızdadır, ki bu karikatür Charlie Hebdo’da yer almıştı, ölüm tehditleri de o zaman başlamıştı. Fakat Charlie Hebdo, takdim edildiği gibi İslam düşmanı değildi. Gücü yettiğince, otoritelere boyun eğmeden, yanlış gördüğü ne varsa onunla kendi araçlarıyla savaş veren bir dergiydi. Daha çok da devletin politikaları ve sağ görüş giriyordu bunun kapsamına. Bu da ne demek biliyor musunuz? Onları öldüren insanlardan çok, onları öldüren insanlardan nedensizce nefret eden, nefreti siyasileştirenlerle dalga geçiyordu Charlie Hebdo. Bunun yapılma biçimini tasvip edip etmemek kişilerin bireysel tercihi olacaktır ama yaşanan katliamı da bu katliamı kınar gibi davranırken gelen “ama”ları da anlamak mümkün değil.
Yaşı yetenleriniz, Leman dergisinin 2002 tarihli sayısını hatırlayabilirler:
Resimde gördüğünüz Georges Wolinski, ölen 12 kişinin arasında. Fakat ölen sadece dün kaybettiğimiz 12 kişi olmadı. Her defasında umuda olan inancımızdan, güzel bir şeyin olabileceği günlere dair beklentimizden de bir parça ölüyor.
Başkalarının düşüncelerine tahammülsüzlük öyle boyutlarda ki artık hoşuna gitmeyen şeyler için ekstrem tepkiler verebilen büyük güçler yok sadece karşımızda. Her an her saniye, hoşumuza gitmeyen bir şey gördüğümüzde de sanal şiddet uygulayabiliyoruz. Gerçekliğe döndüğümüzde de aynı zorbalık sürüyor. Bu zorbalar örgütlenip, silah temin edebilince de böyle şeyler oluyor.
Akıllara bu noktada Sony’ye yapılan saldırılar da geliyor. Bu saldırıyla beraber, sinema gündemini takip edenler olarak The Interview’un gösterilmesi durumunda acaba bu sahnelerin çok daha geniş çaplısını izler miydik diye sorduk kendimize… Acaba, sadece ne düşündüğümüzü paylaştığımız için bizim başımıza yarın öbür gün neler gelebilir diye sorduk… Ve bu acabalar oldukça artıştalar, nicemizi yapmak istediği güzel işlerden alıkoyuyorlar. Yakın tarihte başka neler olup bitti saymaya bile gerek yok. Yarın akıbetimiz belirsiz. Her şeyin geniş özeti, kimse sesimizi çıkartmamızı, özgürce düşünmemizi istemiyor.
Bu saldırı, yalnızca Charlie Hebdo’ya değil, dünyada daha güzel günler için savaşanlara, sanata yapılmıştır. Kınıyoruz. Kınamaktan başka yapacağımız tek şey ayrımcılığın, adaletsizliğin ve baskının her türüyle savaşmak, geride güzel şeyler bırakmak olabilir.
El ele verip dünyayı da, mizahı da, sanatı da, sinemayı da zorbalara teslim etmeyelim.
Elsa
Michel

Mustapha

Honoré

Tignous

Bernard

Charb

Wolinski

Cabu
Frédéric Boisseau
Ahmed Merabet
Franck Brinsolaro
Hazan Özturan
231 yazı · Galatasaray Üniversitesi'nde 7 yıl boyunca felsefe okudu. Şu sıralar toplumsal cinsiyet alanındaki yüksek lisansı gereği sinemanın doğduğu şehirde, Paris'te yaşıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →


