· 9 dk okuma

Ben Wheatley: Kara Mizah ve Şiddetin Estetik Buluşması

Ben Wheatley: Kara Mizah ve Şiddetin Estetik Buluşması

İngiliz sineması gerek yaşayan ustalarının sosyal ve toplumsal alt metinli filmleriyle, gerekse klasikleşmiş suç filmleriyle her zaman izleyicisini tatmin eden ürünler ortaya koymayı başarmıştır. Bu bağlamda adı ilk akla gelen isimlerin yanı sıra, yeni ve özgün işler ortaya koymaya çalışan yönetmenler de filmleriyle boy göstermeye devam ediyorlar. Son yıllarda adından daha sık bahsettirmeyi başaran ve yükselişe geçen genç yönetmenlerden biri olarak Ben Wheatley de gösterilebilir. Özellikle son iki filmiyle tarzını değiştirme gayretinde olması ve kapsamını genişletmesi onu daha da dikkat çekici kılıyor. Cesaret gerektiren karmaşık senaryolarla ve edebiyat uyarlamalarıyla ilgi toplayan ama sinema kariyerine suç-komedi filmleriyle başlayan Ben Wheatley, artık büyük bütçeli filmler de çekmeye başlayarak kendini kabul ettirmeyi başarmış olarak görünüyor.

Ben Wheatley, ilk filmi beyazperdede boy gösterdiğinde televizyon yönetmeni olarak tanımlansa da, yalnızca birkaç dizinin birkaç bölümünü yönetmiş bir isim olarak oldukça iyi bir başlangıç yapmıştı. Down Terrace adlı ilk filmi, senaryo kopuklukları çok fazla olmayan, eğlenceli bir suç filmiydi. Ardından bu tarzda devam etti ve Kill List ile biraz daha detaycı bir çalışma ortaya koydu. Ama kariyerinin şimdilik en önemli filmi olan A Field in England’la dünya festivallerini dolaşmaya başlaması onun potansiyelini ortaya koymaya başladığı ve sinemasını özgünleştirme yolunda adım attığı ilk filmiydi. Geçtiğimiz yıl çektiği High Rise ile 35. İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Wheatley, oldukça zorlu bir edebiyat uyarlamasına imza atarak sınırlarını zorlamayı tercih etti. Bu yılın ikinci yarısında da, özüne dönme sinyalleri verdiği ve etkileyici bir oyuncu kadrosunu bir araya getiren Free Fire ile yılın konuşulan isimlerinden biri oldu.

Ben Wheatley, ilk filmi Down Terrace’dan günümüze kadar sinemasını adım adım geliştirmeyi başardı. Her filminde yeteneklerini biraz daha göstermeyi başararak istikrarlı bir grafik çizdiğini söylemek de mümkün. Filmlerinin vazgeçilmezi olan kara mizahın etkileyici yanlarını, zamanla daha da üstüne düştüğü sinematografik ögelerle desteklemeyi başardı. Kariyerindeki istikrarlı yükselişini sinemasına değer katmaya çalışarak devam ettirmeye odaklanan ve İngiliz sineması dahilinde de yer yer farklılaşmayı başarabilen Ben Wheatley, son yılların en dikkat çekici isimlerinden biri olarak göze çarpıyor. Yönetmenin filmografisine Ben Wheatley: Kara Mizah ve Şiddetin Estetik Buluşması adlı dosyamızda bir bakış atacağız.

Down Terrace (2009)

down-terrace-ben-wheatley-filmloverss

Wheatley’in ilk filmi olan Down Terrace, yönetmenin sinemaya attığı adımla nasıl bir potansiyele sahip olduğunun ilk sinyallerini veriyor. İşçi sınıfına odaklandığı bu ilk filmiyle Wheatley, sinematik anlayışı henüz yerleşmeden önce sahip olduğu motivasyonları gösterirken, ilham aldığı sinemacıların da etkisini taşıyor.

Down Terrace, hemen her ferdi küçük ve orta ölçekli suçlara karışan bir ailenin, içlerine giren gizli bir polis tarafından dağılmasını ve hapse düşen üyelerinin başına gelenleri anlatıyor. Bir suç komedisi olarak Down Terrace, İngiliz suç filmlerinin karakteristikleşen unsurlarını barındırmakla kalmıyor, Wheatley’nin ileride her filminde kullanacağı ve filmlerinin bir özelliği haline getireceği twistleriyle de zenginleşiyor. Filmin genelinde klostrofobik bir atmosfer benimseyen yönetmen, bozulmuş aile düzenine kara mizah yüklü bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Kara mizah kullanımının oldukça doğal bir biçimde ilerlemesi ve zorlama sahnelerin yer almaması filmin seyrini kolaylaştırırken, keyfini de arttırıyor.

Down Terrace’ın senaryosunu Wheatley ile birlikte yazan Robin Hill, aynı zamanda filmin başrolünü de üstleniyor. Senaryonun genel çerçevede sorunsuz olması ve aile yaşamını oldukça olağan yansıtması filmin akışını kolaylaştıran ve Wheatley’nin yönetimsel reflekslerini rahatça yansıtmasına olanak sağlayan bir zemin oluşturuyor. Down Terrace, bir ilk film olarak birçok misyonunu yerine getirmeyi başarıyor. Ben Wheatley’nin sinemaya attığı ilk adımın seyri böylesine kolay ve keyifli bir hikayeyle gerçekleşmesi, geniş kitlelere ulaşabilmesi açısından bir avantaj olarak gösterilebilir. Öte yandan, gelecek filmleri konusunda da merak yaratmayı başarabilmesi filmin yönetmene sağladığı en önemli artı.

Kill List (2011)

kill-list-ben-wheatley-filmloverss

Ben Wheatley’nin ilk filmlerinde Tarantino etkisi görmek ya da bu şekilde yorumlamak oldukça yaygın bir tavır. Şiddeti kullanış ve işleyiş biçimi açısından ya da estetik kaygıları bağlamında birçok ortak nokta bulunabilir. Bu ortak noktaların dışında, Wheatley’i Tarantino’dan ayıran birçok unsur da var. Hikayelerinde yer verdiği karakterlerine kattığı kişisel derinlik ve bunun etkisiyle gelişen olay örgüsü onun bu türün filmlerine kazandırdığı en önemli artı olabilir. Filmlerinde algıyla oynamayı ve izleyiciyi yönlendirmeyi seven bir yönetmen olduğunu söylemek de fazlasıyla mümkün.

Kill List, bir suikastçinin hikayesini anlatıyor. Günümüzde geçen bu hikayede, başarısız bir görevden sonra yeni görevini teslim alan suikastçi Jay’den, yaptığı hatanın telafisi için üç infaz gerçekleştirmesi isteniyor. Kolay bulduğu görevini tamamlamak için harekete geçen Jay, aslında karşı karşıya olduğu görevin düşündüğü kadar kolay olmadığını fark ediyor.

Kendisine ilk defa British Independent Film Awards’ta En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo adaylıkları kazandıran Kill List ile birlikte Wheatley’nin gerçekten ilerleme kaydetmeye başladığını ve gelecek filmlerine daha fazlasını katabileceğini söylemek mümkün olabiliyor. İlk filmi Down Terrace, her ne kadar Kill List ile benzer türe ait olup benzer bir konu anlatsa da, eksikleri olan bir ilk filmdi. Down Terrace’dan iki yıl sonra beyazperdede gösterilen Kill List ise, Down Terrace’ın eksiklerini kapatabiliyor. Wheatley’nin filmlerinde erken twist görmek, Kill List’in ardından alışıldık bir durum haline geliyor. Ama her ne kadar bu twistler beklenilen hamleler olmaya başlasa bile, sonucu her seferinde şaşırtıcı olmayı başarıyor. Bu filmle birlikte, senaryosunu eşi Amy Jump ile birlikte yazan Wheatley’nin enerjisi hikayeye ve filmin akışına yansımaya başlıyor.

Sightseers (2012)

sightseers-ben-wheatley-filmloverss

Down Terrace ve Kill List’in ardından Sightseers ile izleyicilerin karşısına geçen Ben Wheatley, yine bildiği yoldan yürümeyi tercih ediyor. Yine bir suç komedisine imza atan Wheatley, anlatısını daha geliştirmiş bir yönetmen olarak karşımıza çıkıyor. 65. Cannes Film Festivali’nde Yönetmenlerin 15 Günü seçkisinde gösterilen Sightseers, Wheatley’nin yükselişe geçmeye başladığı film olarak gösterilebilir. Kara komedi unsurlarını büyük bir ustalıkla senaryoya yediren yönetmen, filmin eğlenceli olduğu kadar kişisel bir yer edinmesini de sağlıyor. Sightseers ile daha önce karakterlerine odaklanmadığı kadar odaklanıyor. İki başrol oyuncusunun psikolojisini takip etmek istiyor ve aralarındaki ilişkinin detaylarını komediyle iç içe geçirerek aktarmayı amaçlıyor.

Sightseers, Chris ve Tina adında bir çiftin çıktığı yolculuğu konu alıyor. Bu yolculuk tatillerini geçirmek için iyi bir plan gibi görünse de, Chris’in gerçekte kim olduğunu Tina’ya göstermek istemesiyle değişik ve tuhaf bir hale geliyor. Bir katil olan Chris, Tina’yla olan bağını derinleştirmek için ona bütün ilkel güdülerini açıklamayı planlıyor. Ama bu durumda işlerin çığrından çıkması pek de zor olmuyor. Ben Wheatley’nin sinematografiye ilk defa bu kadar dikkat etmesi filme oldukça farklı bir boyut katıyor. Down Terrace ve Kill List’ten farklı olarak mekanları da en geniş haliyle kullanmayı tercih eden yönetmen, karakterlerine de ilk defa bu kadar yakından yaklaşmayı tercih ediyor. Ayrı ayrı Chris ve Tina’nın ilişkileri hakkındaki hislerini ve bu ilişkinin yarattığı psikozu aktarmakta yer yer zayıf kalsa da, izleyiciye geçirmeyi başarabiliyor. Sightseers için eğlenceli bir yolculuk filmi demek ve yönetmenin kendini geliştirdiğinin en somut kanıtı olduğunu belirtmek mümkün.

A Field in England (2013)

a-field-in-england-filmloverss

A Field in England, her ne kadar Kill List ile dikkatleri üstüne çekmeyi başarsa da, Ben Wheatley’in tanınmasını sağlayan film olarak dikkat çekiyor. 2013 yılında Filmekimi’nde gösterilen film izleyiciyi 17. yüzyıla, İngiltere İç Savaşı’na götürüyor. Sinematografisi ve anlatı diliyle dikkat çeken A Field in England, sinemanın biçimsel ve algı sınırlarını zorluyor. Tarihi bir zemine sahip olan konuyu fantastik denebilecek bir düzeyde işlemeyi tercih eden Wheatley, estetik anlayışını filme oturtmayı ve biçimsel olarak yarattığı atmosferini de başarılı bir şekilde desteklemeyi başarıyor.

A Field in England, savaşta önce esir düşüp sonra kaçmayı başaran bir simyacı asistanı, simyacıyı esir alan komutanı öldüren bir asker ve savaştan kaçan iki asker ekseninde şekilleniyor. Savaş meydanından kaçarken kendilerini ıssız bir alanda bulduklarında yiyecek aramaya girişiyorlar ve halüsinatif etkisi olan mantarların tadına bakıyorlar. Bu esnada, simyacı asistanı olan Whitehead’in ustası da kaçaklar arasına katılıyor. Akabinde bulundukları alanda gömülü bir hazinenin varlığına ikna oluyorlar ve aramaya başlıyorlar. Savaştan kaçmanın yarattığı korkuyla paranoya birleştiğinde ise, hazineyi arama işi oldukça karmaşık bir psikolojik savaş haline geliyor.

Karakterler, birbirleriyle olan etkileşimleri bir yana, filmin gerçeklik ile arasına koyduğu mesafe dahilinde oldukça akıcı ve derin bir öyküleme yaratımının en önemli destekçileri oluyorlar. Simyacı asistanı olan Whitehead ile onu kurtaran asker Cutler’ın ağırlığa sahip olduğu senaryo işleyişi, Whitehead’in ustası O’Neill’ın ortaya çıkmasıyla tersine dönüyor. Oldukça incelikli hazırlanan senaryo, iç seslerle desteklenerek zamandan ve mekandan iyice sıyrılıyor. Wheatley, diyalogların adrese teslim olmasına dikkat ederken dolaylı olmasını da istiyor aynı zamanda. Bu durum, iyi ile kötü arasında ayrım yapmayı zorlaştırıyor ve bu ayrımı sağlayan sınırı bulanıklaştırıyor. Savaş psikolojisini ve korkusunu paranoya ile bir topta eritmeyi başaran Wheatley, kullandığı metaforlarla filmini güçlendirmekten de geri durmuyor.

Emir komuta zincirinden kaçan askerlerin bilinçlerini kaybetmeye başlamaları ve paranoyaya teslim olmaları, simyacı olan O’Neill’ın üstlerinde kurduğu baskıcı rolü iyice ortaya çıkarıyor. O’Neill’ın üstlendiği bu rol adeta bir hükümdar seviyesine ulaşıyor ve iç savaşın yarattığı travmaları tetikliyor. Karakterizasyonun derinliğini ve değerini bu hükümdarlık kisvesi altında verdikleri tepkilerle belli eden dört kaçağın arzuları ve motivasyonları, karmaşık ama bir o kadar da çarpıcı olarak beyazperdeye yansıyor. Wheatley zaman ve mekan algısıyla oynarken, mizansenlerin geçtiği ıssız arazi somutluğunu ve sınırlarını yitiriyor daha geniş çaplı bir görünüme bürünüyor, zamansızlık kavramını güçlendiren bir öge olarak karşımıza çıkıyor.

A Field in England, sepyaya kaçan siyah-beyaz renk tonları ve estetize edilmiş sinematografisiyle alt metne yerleştirmek istenilen metaforları taşımayı başarıyor; anlatısını zaman ve mekan kavramını yıkarak ilerletiyor. Bu anlamda Ben Wheatley’nin potansiyeli açısından da değerli bir konuma yerleşiyor.

High Rise (2015)

high - rise - filmloverss

J.G. Ballard’ın aynı adlı romanından uyarlanan High Rise, uyarlandığı romanın değeri ve gücü dışında, ilk bakışta zengin oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Tom Hiddleston, Jeremy Irons, Sienna Miller, Luke Evans ve Elisabeth Moss’lu kadrosuyla ön plana çıkan High Rise, aynı zamanda Ben Wheatley’nin de ilk yüksek bütçeli filmi. A Field in England ile tanınan bir isim haline gelen Wheatley, High Rise ile bir modern distopyasının kapılarını aralıyor.

High Rise, bir gökdelende geçen hikayesiyle modern toplum alegorisi olarak şekilleniyor. Her katı sınıfsal bir temsil olarak resmedilen; gerek sosyo-kültürel, gerekse ekonomik bir hiyerarşiye sahip olan bu gökdelenin içinde şekillenen yaşama odaklanıyor. Ballard’ın romanından aldığı gücü yer yer oldukça çarpıcı bir biçimde beyazperdeye yansıtan Wheatley, sınıfsal çatışmanın sonucu ortaya çıkan kaotik atmosferi etraflıca kadrajına almaya çabalıyor. Elbette, Ballard’ın güçlü anlatısının dengini yakalamak da oldukça sıkıntı çektiği de bir gerçek. Senaryonun akışı yer yer karmaşıklaşsa da, büyük resimde bağlamından şaşmayan ve ana odağını kaybetmeyen bir film görüyoruz.

High Rise, yan karakterlerinin zenginliği ve senaryoya olan katkısıyla etkisini arttıran bir yapım ve dolayısıyla bu yan karakterlerin senaryodaki ağırlığı da bununla paralel olarak artıyor. Wheatley, her bir karakterine fazlasıyla zaman ayırıyor ve sınıfsal ayrımların altını olabildiğince kalın çizmeye gayret ediyor. Gökdelen içindeki yaşamın iyice yozlaşması ve çığrından çıkmasıyla birlikte filmin başından itibaren yerleştirmek istediği vurgunun önemi ön plana çıkıyor.

Tom Hiddleston tarafından canlandırılan Laing karakteri, filmin asıl çıkış noktasıyla bağlantılara sahip olduğundan, Wheatley filmi Laing’in gözünden, onun iç sesi eşliğiyle işliyor. Liang’ın mensubu bulunduğu sosyal sınıf kapsamında kendisini ayak uydurmak zorunda hissettiği sosyalleşme görevleri dışında, yalnız kalmak isteyen ve modern insana özgü olarak adlandırabileceğimiz varoluşsal sıkıntılara sürüklenen hali, içinde hayatını sürdürmeye çalıştığı gökdelenin varlığıyla birçok noktada birleşiyor. Bu noktada gökdelen, modernleşen toplum hayatının bir uzantısı olarak daha steril bir ortam arayışının iyice yaygınlaşması sonucunda içinde çeşitli faaliyetlere yer veren toplu konutların genel bir temsili olarak görülüyor. Toplumun talebine verilen bir karşılık olarak, özelleşmiş ve istenmeyen unsurlardan temizlenmiş bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Liang’ın da benzer motivasyonlarla hareket ettiğini söylemek yanlış olmaz. Liang’ın yalnızlığı ve içten içe farkında olduğu başarısızlığı gökdelenin de yerine getiremediği misyonlarını çağrıştırıyor. Wheatley’in yaptığı anlatı tercihi bu noktada anlam kazanmaya başlıyor ve filmin toplumsal katmanlar dahilinde ortaya attığı iddialara da destek niteliğine sahip oluyor.

 


Tolga Demir

Tolga Demir

127 yazı · 1994'te İstanbul'da doğdu. Dünya algısı ve hayal gücü sinemayla şekillendi. Sinema, akademik hayatına yön vermemiş olsa da, her daim hayatının ayrılmaz bir parçası oldu.

Yazarın diğer yazılarını gör →