Before Sunrise Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film
“Hayatta yaptığımız her şeyi biraz daha sevilmek için yapmaz mıyız?”
Budapeşte – Viyana treninde bir çiftin kavgası sırasında tanışan; Fransız yüksek lisans öğrencisi Celine ile Amerikalı Jesse; trende başladıkları sohbeti aniden verilen bir kararla Viyana sokaklarına taşırlar. Ertesi gün uçağa bineceğini ancak parası olmadığı için sabaha kadar dolaşacağını söyleyen ve Celine’in kendisine eşlik etmesini isteyen Jesse amacına ulaşmıştır. İkili trenden inerler ve kendilerini Viyana sokaklarına bırakırlar. Girdikleri plakçıda birbirlerine olan kaçamak bakışlarından, akşam girdikleri bir barda oynadıkları pinball oyununa; onlar sokakları arşınlarken biz de adım adım hem şehri hem de bu ikiliyi tanırız. Onların geçmişleri, hayata ve aşka bakış açılarını öğrenir ve insanın hayatındaki sadece bir gecenin neleri kazandıracağını anlarız. Viyana’da Celine ile Jesse’in attığı her adımda hissettiğimiz şehri; müzikle, edebiyatla, felsefeyle ve aşkla o kadar güzel harmanlar ki Richard Linklater, şehrin büyüsüyle başımızı döndürür. Linklater için zamanı ve ilişkileri hem bu kadar yalın hem de etkileyici anlatmanın yolunu en iyi bilen yönetmen demek yanlış olmaz sanırım.
Linklater’ın aşkın zamansızlığını anlattığı; farklı dönemlerde geçen üçlemesinin ilk filmidir Before Sunrise, sinema tarihine adını yazdıracak etkileyici bir aşk hikayesinin ilk adımıdır. Linklater; gün doğana kadar zamanı olan bu ikiliyi ve birbirlerine karşı duydukları karşı konulamaz çekimi, sihirli sözcükleriyle bezeli diyaloglarıyla öyle güzel ele alır ki adeta bizleri mest eder. Film Jesse ve Celine’in birbirlerine ‘6 ay sonra Viyana’da’ sözleriyle bitse de; biz serinin ikinci filmi Before Sunset ile Paris sokaklarına gittiğimizde anlarız ki aradan aylar değil yıllar geçmiştir. Tek bir şey değişmemiştir; araya giren mesafeler, yaşanılan farklı hayatlar ve zaman… hepsine rağmen Jesse ile Celine hala birbirlerine aşıktır!
Richard Linklater’ın 1995 yapımı filmi Before Sunrise’da hikayeyi bu kadar sevmemizin sebeplerinin başında elbette ki yönetmenin birlikte çalışmayı seçtiği oyuncular gelir. Jesse ve Celine’i canlandıracak kişiler için Ethan Hawke ve Julie Delpy’den başkası düşünülemezdi herhalde. Bir gece Philadelphia’da tanıştığı ve uzun süre yollarda yürüyüp sohbet ettiği Amy adında genç bir kadın sayesinde Before Sunrise’ı kaleme almaya başladığını söyleyen Linklater böylece filmin bu denli etkileyici ve gerçekçi olmasına açıklık getirir. Biz de sizi zamana takıntılı olan başarılı yönetmen Linklater’ın dünyasına davet ettik ve bitmesini istemediğimiz bir geceyi, büyüleyici bir şehri ve sözleriyle yüreğimize dokunmayı başaran bir ikiliyi bizimle buluşturan; aşkı belki de en yalın dille anlatmayı başaran Before Sunrise’ı sevenlerin izlemesi gereken 10 filmi sıraladık.
Before Sunrise Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film
À bout de Souffle – 1960

Michel Marsilya’da bir otomobil çalar ve yolda bir polis öldürür ve Paris’te Champ Elysees’te New York Harold Tribune gazetesi için stajyerlik yapan Patricia’yı bulur. Michel ile Patricia daha önce birkaç kez birlikte olmuşlardır. Michel polis tarafından aranırken eski arkadaşlarıyla buluşup Roma’ya gitmek için gerekli parayı elde etmeye çabalar. Ancak ikisi de duygularından bir türlü emin olamaz. Başının polisle belaya girmesini istemeyen Patricia büyük bir ikilemde kalır. Onun bu kararsızlığına aldırış etmeyen Michel ise tam bir güven içinde son hazırlıkları yapmaktadır ancak bu kaçış planı için artık ikisi de hazırken Patricia Michel’in ve izleyicinin hayalini yok eden bir karar alır. Fransız Yeni Dalga hareketinin temsilcilerinden Godard’ın en önemli yapımlarından biri olan À bout de Souffle, rahatsızlık vermeyen kuralsızlığıyla, Michel ve Patricia’nın diyaloglarıyla izleyenleri mest eden, hem hüzünlendiren hem de suratımızda bir tebessüm bırakır.
‘uyku hüzünlü bir şeydir. insan mecburen ayrılıyor… birlikte uyumak deniyor ama doğru değil.’
Annie Hall – 1977

Woody Allen filmleri düşünüldüğünde ilk akla gelen, hatta Allen’ın baş yapıtı olarak nitelendirilen Annie Hall; kadın erkek ilişkilerine yönelik zekice tasarlanmış diyaloglarıyla da hafızalarımızda yer eder. Alvy Manhattan’ın en yetenekli komedyenidir, ancak iş romantizme geldiğinde komedideki başarısına ulaşamaz. Bir gece kulübünde şarkıcı olan Annie Hall’a aşık olan Alvy, kendine olan güvensizliği yüzünden Annie’yi çok geçmeden kaybedecektir. Çünkü Alvy’nin bu güvensizliği onların ilişkisini sabote edecek ve Annie de daha iyi bir hayat için Alvy’den uzaklaşacaktır. Tüm şanssızlıklarına ve etrafını saran kötülüklere rağmen, gerçek aşkından vazgeçmeyi aklından bile geçirmeyen Alvy, Annie ile yeniden bir arada olmaya yönelik olan inancını ise asla terk etmez.
‘çocukken de yanlış kadını seçerdim. sanırım benim sorunum bu. annem beni pamuk prensesi izlemeye götürdüğünde, herkes pamuk prensese, ben ise kötü kalpli kraliçeye aşık olmuştum.’
When Harry Met Sally – 1989

Romantik-komedi filmlerinin olmazsa olmaz konusu; “kadınla erkek yalnızca arkadaş olabilir mi?” Bu soruyu eksenine alan ve bize dostluk, öfke, sevgi, alışkanlık, mutluluk, aşk kavramlarının oldukça keyifli bir harmanını sunan When Harry Met Sally, mezuniyetin ardından, New York’a gitmek üzere yola çıkan iki genç Harry ile Sally’nin yıllara yayılan hikayesini ele alıyor. Birlikte geçirdikleri bu uzun yolculuğun ardından, asla arkadaş olamayacaklarına karar vererek, birbirlerini bir daha hiç görmemek üzere ayrılan ikili seneler sonra tekrar ve tekrar karşılaşarak hem kendilerini hem ilişkilerini, hem de herkesin kadın erkek ilişkisine olan bakışını sorgulamaya başlıyorlar. Kadın-erkek ilişkilerine, farklı hayat felsefelerine sahip insanların gözünden bakarak ele almayı tercih eden filmin başrollerinde Meg Ryan ile Billy Crystal yer alıyor.
‘Yeni bir kitap alınca önce son sayfasını okurum. Eğer bitirmeden ölürsem sonunu bileyim diye. Dostum işte bu karamsarlıktır.’
Im Juli – 2000

Asosyal bir hayat yaşayan, fizik öğretmeni Daniel bir gün Juli adında bir işportacıdan bir yüzük satın alır. Julî’nin yüzüğün ona şans getireceğini söylemesinin ardından; Daniel Melek adında bir kadına aşık olur. İlk görüşte aşık olduğu bu kadın uğruna İstanbul’a gitmeye karar veren Daniel; uçakta yer bulamayınca Türkiye’ye doğru arabayla yola koyulur. Ancak yalnız çıkmayı bu yolculuk pek de onun düşündüğü gibi olmayacaktır; şehirden ayrılmadan önce kaçmaya çalışan bir otostopçuyu arabasına alır. Otostopçu ise ona şanslı yüzüğü veren Juli’den başkası değildir. Aşkının peşinden farklı bir ülkeye giden Daniel’ın kendisine aşık olacağını hayal eden Juli için bu yolculuk mükemmel bir fırsattır. Aşkın, hayalin, arayışın hikayesiyle bizi buluşturan ikili; Hamburg’da başlayan yolculuğunu İstanbul’da sonlandıracaktır.
‘-İstiyorsan burada kalabiliriz.
-Bayern de mi?
-Gökyüzü her yerde mavidir.’
Lost in Translation – 2003

Dilinden ve kültüründen uzak olduğun bir şehirde ne hissedersin? Kuşkusuz, yoğun bir yabancılık duygusu. Fotoğrafçı kocasıyla birlikte, dilini hiç bilmediği bir şehre, Tokyo’ya gelen Amerikalı Charlotte, şehrin iletişimsizliğinde boğulurken reklam çekimi için gelen Amerikalı Bob ile karşılaşır. Orta yaşı çoktan geçmiş, evli ve çocuğu olan Bob ile genç ve yeni evli Charlotte, ülkelerinden uzakta kalabalığın içinde kaybolmak üzereyken birbirlerini bulmuşlardır. Tanımlamasını yapmanın güç olduğu bir ilişkinin içinde olan Charlotte ile Bob, kasvetli Tokyo metropolünde geçirdikleri birkaç günde kendi dünyalarını yaratırlar. Bir şehri anlamaya çalışmanın, ve bunu yaparken de kendini bulmanın nasıl bir şey olduğu anlatan Soffia Coppola imzalı Lost in Translation’da Bill Murray ile Scarlett Johansson’ı izliyoruz.
‘Kim olduğunu ve ne istediğini bilirsen, olayların seni üzmesine daha az izin verirsin.’
Once – 2007

Dublin’de gitar çalan aynı zamanda şarkıcı ve söz yazarı olan İrlandalı bir adam, bir gün sokakta çalarken Çek bir kadınla tanışır. Adamın maddi durumu pek iyi değildir ve babasının dükkanında ona yardım ederken bir yandan da sokaklarda çalarak para kazanmaya çalışmaktadır. Kız da eşiyle ayrıdır; gündüzleri çalışıp beraber yaşadığı annesine ve kızına bakmaktadır. Hayali albüm çıkarmak olan adam müzik şirketlerine yollamak için demo hazırlamaya karar verince piyano çalan genç kadın birlikte çalışmaya başlar. Glen Hansard ile Markéta Inglova’nın hayat verdiği kadın ve erkek onları bir araya getiren müzik sayesinde birbirlerini de tanıyacaklardır. Müzikleriyle izleyenleri mest eden hikayesinin de samimiyetiyle içimiz ısıtan Once’ın yönetmenliğini ve senaristliğini John Carney üstleniyor.
In Search of a Midnight Kiss – 2007

29 yaşındaki Wilson, Los Angeles’a yeni taşınmış, hayattan bir beklentisi kalmamış, geleceğe yönelik bir planı olmayan yalnız bir adamdır. Yeni yıl arifesine geldiğinde geçen sene yaşadığı kötü olayları yok saymaya karar veren Wilson’ın sıkıcı hayatı en yakın arkadaşı, son dönemlerde moda olan tanışma ve arkadaşlık sitelerinden birine Wilson’ın ilanını verince değişmeye başlar. Yılbaşı gecesi saat 12’yi vurduğunda, doğru adamı bulmaya kararlı Vivian ile buluşan Wilson’un bir gününü, siyah beyaz görüntülerle bize sunan In Search of a Midnight Kiss, ikilinin Los Angeles sokaklarında beraber geçirdikleri o tek güne hüzünlü ve komik olaylarını anlatacaktır. Alex Holdridge’in yazıp yönettiği bağımsız bir film olan In Search of a Midnight Kiss, abartısız oyunculuklarla ve yalın diyaloglarla oldukça keyifli bir film.
Copie Conforme – 2010

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz İran Yeni Dalgası’nın önemli isimlerinden biri olan Abbas Kiyarüstemi’nin filmlerinden biri olan Copie Conforme; kitabın tanırımı için İtalya’ya gelen yaşlıca bir Fransız yazar olan Shimell ile Floransa’da bir sanat galerisi sahibi olan bir kadınla tanışır ve ikilinin film boyunca, sanatta orijinal-kopya ilişkisini temel alarak kadın-erkek ilişkisini konu alır. Adam, bir konferansa konuşmacı olarak katılan İngiliz bir yazar; kadın, Fransa’dan gelen bir sanat galerisi sahibi. Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde ve herhangi birinin başına gelebilecek bir öykü… Before Sunrise’da ikiliye eşlik eden Viyana’ya vurulduğumuz gibi, Copie Conforme de bize Toskana’nın güzelliğini etkileyici bir dille sunmayı başarıyor. Ayrıca Juliet Binoche yarattığı Elle karakteriyle her zamanki gibi büyüleyicidir.
“Hatalarımız konusunda daha hoşgörülü olabilseydik daha az yalnız olurduk.”
Drinking Buddies – 2013

Luke ve Kate Chicago’da bir mekanda beraber çalışmaktadırlar. Kendi birasını üreten bu pubta hem bolca içip, hem de çok yakın arkadaş olan ikilinin beraber olması için tek engel ise ikisinin de başkalarıyla ilişkisi olması demek pek de yanlış olmaz. Luke’un altı yıllık sevgilisi artık kendisinden evlenme teklifi beklerken, Kate’in de bir müzik prodüktörü ile dengede tutmaya çalıştığı bir ilişkisi vardır. Bu iki çift bir hafta sonu beraber bir orman evine tatile giderler ve daha çok bira ile ilişkilerinin akışı değişir. Filmin senaristliğini ve yönetmenliğini Joe Swanberg üstlenirken, başrolleri Olivia Wilde ve Jake Johnson paylaşıyor. Doğaçlama bir şekilde ilerleyen hikayesiyle dikkat çeken Drinking Buddies, içten ve tanıdık diyaloglarıyla da oldukça keyifli bir seyirlik sunar.
Before We Go – 2014

Eşiyle beraber yaşadığı Boston’a dönmek üzere gece 1:30 trenine bileti olan Brooke Dalton New York garına giderken soyguna uğrar ve cüzdanını çaldırır. Bu sırada treni kaçırır, fakat eşi eve dönmeden eve dönmesi gereklidir. Durum epey bir kötü görünürken garda trompet çalan sokak müzisyeni Nick ile tanışır. İlk başlarda Nick’in ona kötü niyetli düşüncelerle yaklaştığını sanan Brooke, saatler geçtikçe Nick’i daha fazla tanır ve onun hakkındaki düşünceleri de değişmeye başlar. Chris Evans’ın hem yönetmenliğini üstlendiği hem de başrolünde oynadığı Before We Go’da Evans’a Alice Eve eşlik ediyor.
‘birinin hayatında önemli bir rol oynayacağını hissettiğin oldu mu hiç?’
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →