Başka Sinema’nın Temmuz Filmleri Belli Oldu
Bağımsız filmlerin dağıtıcısı M3 Film ve Kariyo & Ababay Vakfı işbirliğiyle hayata geçirilen Başka Sinema’nın Temmuz filmleri belli oldu.
1 Temmuz
13 Minutes / Hitler’e Suikast

Oliver Hirschbiegel’in yönettiği ve Christian Friedel, Katharina Schüttler, Burghart Klaubner ile Felix Eitner’in başrollerinde karakterlere can verdiği Hitler’e Suikast – 13 Minutes filmi Nazi dönemi Almanya’sında geçiyor. Bu Almanya’ya dair yapılmış olan birçok projeden farklı bir yerde konumlanmış olan film bugüne kadar anlatılmamış gerçek bir hikayeden yola çıkarak izleyici ile buluşuyor. Gerçek bir hikayeden sinemaya kurgunun getirdiği etkilerle beraber uyarlanan filmde Hitler’e yapılmış olan bir suikast izleyicinin gözleri önüne seriliyor. Film yerleştirdiği bomba ile Adolf Hitler’i ve kurmaylarını öldürmeyi sadece 13 dakikayla kaçıran Georg Elser’in hikâyesini anlatıyor izleyiciye ve onun bu geleceği sezinleyip olacaklardan korkmasından kaynaklı olarak verdiği bu tepkiyi ve yakalandığı andan itibaren peşini bırakmayan bir acıyı beyazperdeye yansıtıyor.
1939 yılında Hitler’e yapılan suikast girişimi başarılı olsaydı tarihte neler değişirdi? Oscar adayı “Çöküş” ve “Deney” gibi filmleriyle izleyicilerin gönlünde taht kurmuş yönetmen Oliver Hirschbiegel’in son filmi inanılmaz bir gerçek olaydan uyarlandı. Yaklaşan Nazi tehlikesini herkesten önce fark eden, başkaları bilinçsizce emirlere itaat ederken ya da sus pus otururken harekete geçen bu esrarengiz adam kimdi? Diğer insanların görmezden geldiği bir şeyi görmüştü… Ama neyi? Nazi diktatörlüğünün her geçen gün gücüne güç kattığı bir dönemde imkansızı başarmaya çalışan bu adamın hikayesini soluk soluğa izleyeceksiniz.
Filmin eleştirisini okumak için burayı tıklayınız.
8 Temmuz
Fuocoammare – Fire At Sea / Denizdeki Ateş

“Çevreyolu” belgeseli ile 2013 yılında Altın Aslan kazanan Gianfranco Rosi, Berlin´den Altın Ayı ile dönen yeni belgeseli Denizdeki Ateş’te günümüzün en acil ve en önemli toplumsal sorununa değiniyor. Film, özellikle Kuzey Afrikalı mültecilerin Avrupa’ya giriş noktası olan, İtalyan adası Lampedusa´da geçiyor. Rosi, adanın çeşitli sakinlerinin hayatını takip ediyor: bir balıkçı ailesi, bir radyo DJ´i, adada göçmenlerle ilgilenen tek doktor ve büyükannesi ve amcası ile yaşayan 12 yaşındaki Samuele… Bir anlamda filmin yıldızı olan Samuele´nin göz hastalığı, sapanla oynadığı oyunlar, hatta onunla ilgili hemen her şey Avrupa´nın göçmen sorununa yaklaşımıyla ilgili bir metafora dönüşüyor.
Bu yılın tartışmasız en iyi belgeseli, bize göçmen sorununu aşina olduğumuz konforlu bakış açısının dışından, başka bir pencereden anlatıyor. Mülteci meselesine hiç olmadığı kadar yakından ve güçlü bir bakış.
Filmin eleştirisini okumak için burayı tıklayınız.
15 Temmuz
Where to Invade Next / Şimdi Nereyi İşgal Edelim?

Roger & Me (1989), Bowling For Columbine (2002), Fahrenheit 9/11 (2004) ve Capitalism: A Love Story (2009) gibi dünya çapında büyük ses getiren belgesellere imza atan Oscar ödüllü yönetmen Michael Moore, belki de en provokatif ve eğlenceli filmi Where to Invade Next ile yaklaşık altı yıl aradan sonra beyazperdeye dönüyor. 40. Toronto Film Festivali kapsamında prömiyerini gerçekleştiren film dünya basınının radarına giren pek çok ülkede çekiliyor. Moore, Where to Invade Next’te Amerika için Pentagon’un yerine dünyayı istila etmeye hazırlanırken, Amerika’nın çözemediği ve arapsaçına dönen problemlerle diğer ülkelerin nasıl başa çıktığını tüm çarpıcılığıyla gözler önüne seriyor.Kapitalizmin altın gömlek olarak kabul gördüğü bir dünyada, küreselleşen ekonomiyle beraber güçlünün zayıfı alt etmeyi başardığı bir çıkar çatışmasının tam ortasına düşmeyi her daim kendine görev bilen Michael Moore, Where to Invade Next hakkında şu açıklamaları yapıyor:
“Amerika Birleşik Devletleri’nin içinde bulunduğu sonsuz savaş, düşünmem için bana yeterli bir süre tanıdı ve filmin eleştirel yönü böylelikle kendi yolunu buldu. Sır artık çözüldü: Yeni bir film yaptım. Bu filmi yaparken oldukça sessiz ve derinden ilerledik. Filmin altyapısı için tek bir dürtünün olduğunu söyleyemem. Hepimiz 11 Eylül sonrası dönemde bugünü yaşıyoruz; bu ülkede olup bitenleri göz önüne alınca her daim düşmanınızın olacağını da biliyorsunuz. Peki ama yeni düşmanımız kim? Bu yüzden tüm bu askeri-endüstriyel kompleksleri canlı tutmaya çalışıyor, kapitalizmden en fazla nemalanacak şirketleri ayakta tutuyoruz. Bu durumdan her zaman rahatsız oldum, komedinin başladığı nokta da tam burası.”
22 Temmuz
Remember / Hatırla

“Başka Bir Dünya” filmi ile Oscar adayı olan; Cannes, Berlin, Locarno, San Sebastian gibi birçok festivalden ödül almış sayısız filme imza atan yönetmen Atom Egoyan’dan her anı sürprizlerle dolu, sürükleyici bir o kadar da dokunaklı bir yapım. Başrolde yer alan Christopher Plummer, yaklaşık 70 yıl önce ailesini öldüren Nazi subaylarından kendini korumak için Amerika’da sahte bir kimlik ile yaşamaya başlar. Bu doğrultuda Remember’ın konusu, yaşlı bir adam olan Zev’in (Christopher Plummer) adaleti yerine getirmek ve saklı gerçekleri ortaya çıkarmak için çıktığı kıtalararası yolculuğun etrafında dönmektedir. Sağlam bir oyuncu kadrosuna sahip olan filmde Plummer’a eşlik eden isimler ise Martin Landau, Bruno Ganz, Dean Norris, ve Jurgen Prochnow.
Hafızası ile ilgili sorunlar yaşayan yaşlı bir adam olan Zev, yeni kaybettiği karısı Rurh’un yasını tutmaktadır. Karısına ölmeden önce verdiği intikam sözü onu hayatta tutan tek güçtür. Zev bakım evindeki yaşlı arkadaşı Max’in de yardımıyla Max ve kendi ailesini Auschwitz toplama kampında katleden ve yıllarca kaçak olarak yaşayan esrarengiz adamı bulmaya ve öldürmeye yemin eder. Max’in, kendisinin hatırlayamadığı tüm yaşananları ve bu kimliği belirsiz katili bulmak için gereken tüm ipuçlarını yazdığı mektubu da alarak intikam ateşi ile yola koyulur. Ancak Zev’in bilmediği tek şey intikam yolculuğunda en büyük düşmanının kendi hafızası olduğudur.
Filmin eleştirisini okumak için burayı tıklayınız.
29 Temmuz
Mon Roi / Prensim

Her aşk, zaman içerisinde bir enkaza dönüşmez mi? Ödüllü yönetmen Maïwenn’in son filmi, bildiğiniz aşk filmlerine pek benzemiyor. Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan film; acı ve özlem, tutku ve ihanet arasında gidip gelen fırtınalı ve sıra dışı bir ilişkiye odaklanıyor. Bir tarafta düzenli hayatıyla istikrarlı bir avukat olan Marie-Antoinette, diğer tarafta ise karizmatik, özgür ruhlu, kadın avcısı Georgio. İdealize edilmiş bir aşk mefhumunu ve beyaz atlı prens kavramını sorgulayan film, klişelerden uzak durarak bir ilişkinin duygusal türbülanslarını son derece cesur bir şekilde perdeye taşıyor. Variety’nin “Jules ve Jim” kadar ultra-romantik olarak nitelediği filmin başrollerini Emmanuelle Bercot, Vincent Cassel ve Louis Garrel paylaşıyor.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →