Bağımsız Sinemanın “Cool” Abisi: Jim Jarmusch
* iki bölüm halinde yayınlanan bu dosyanın ilk bölümünde yönetmenin kariyerine, karakterine ve hayata bakış açısına odaklanırken; ikinci bölümde, çektiği filmler üzerinden sineması hakkında fikir sahibi olacağız.
“Hayatın konusu yoktur, neden filmlerin ya da kurmacaların olsun ki?”
Amerikan bağımsız sinemasının günümüzdeki en önemli isimlerimden olan Jim Jarmusch, 1953 yılında Akron, Ohio’da doğdu. 1971 yılında New York’a taşınana kadar Akron’da kalan Jim, Columbia University’de Amerikan Dili üzerine eğitim almaya başladı. Okulunu bitirmesine bir dönem kala verdiği ani bir kararla Paris’e gitti. Paris’te geçirdiği günlerde bir sanat galerisi için şöförlük yaparak geçimini sağlayan Jim Jarmusch, sinemayla ilişkisini daha ciddi bir boyuta yine bu şehirde taşıdı. Dünya sineması için çok önemli bir mabet olan Fransız Sinemateği’nde, o günlerde hala hayatta olup sinemateğin yöneticiliğini yapan Henry Langlois ile tanışma fırsatına ulaşıp, dünyanın her köşesinden sinemacının işlerini görme fırsatını yakaladı. Zehir kanına girmiştir bir kere. İlerlemek istediği alanın edebiyattan ziyade sinema olduğuna karar veren bu genç adam, Amerika’ya döndüğünde New York University’de sinema okumaya başladı. İlerleyen dönemlerde yaptığı açıklamalarda, aldığı eğitimin sinema açısından hatalı ve gereksiz olduğunu belirtecek olan Jarmush, okul taksitini ödemek için aldığı burs parasıyla ilk uzun metraj filmi olan Permanent Vacation’u çeker. Benim, yönetmenin filmografisi içinde ilk uzun metrajı diye tanımlamayı pek doğru bulmadığım, daha çok bir bitirme projesi olarak gördüğüm bu film yönetmenin, kendisini tanıması ve neler yapabileceğini görmesi açısından önemli bir noktadadır. Dünya üzerinde bir Jim Jarmusch vardır ve o artık bir yönetmendir.
“Kafasını Ozu’ya takmış hayali bir Doğu Alman film yönetmeninin tarzında yapılmış, yarı yeni-gerçekçi bir kara mizah” diye tanımladığı Stranger Than Paradise ile gerçek sinema kariyerini başlatan Jim Jarmusch, bu filmle hem kendi ülkesinde hem de Avrupa’da, hem seyirci hem de ödül anlamında beklediğinden çok yüksek bir başarı yakalar. Ardından çektiği her film ile sinemanın kurallarını bozan ve yerine kendi kuralarını koyan bu Amerikalı, üretmenin her geçen gün daha zor hale geldiği bir dünyada bağımsız kalarak da hala bir şeyler yapılabildiğinin en güzel örneğidir.
Herhangi bir sınıflandırma içine sığmayacak, yaratmak, sınırları aşmak ve Amerika’yı yeni bir bakış açısıyla irdelemek için kafasını durmaksızın çalıştıran bir sinemacı o. “Ben kendi çıkardığım bir işi analiz etme konusunda çok beceriksiz biriyim ve geriye dönüp ona tekrar bakmaktan nefret ediyorum. Bu meseleyi bir gün bu konuda bana açıklama yapabilecek ve benden daha akıllı olan birine bırakmak en iyisi.” Bu sözleriyle filmleri hakkında görüşlerini paylaşmaya hevesli olmadığını aktaran usta yönetmen, izleyen her kişinin film hakkındaki görüşlerinin en az kendi düşünceleri kadar değerli ve önemli olduğunu, kendisinin söyleyeceği her sözün de seyirciye bir şeyler dayatmaktan başka bir işe yaramayacağını belirtmektedir.
[vimeo video_id=”29199334″ width=”600″ height=”350″]
Filmlerinden hiç birinin kayda değer şekilde otobiyografik olmadığını belirten Jarmush, kendisi ile ilgili bir şeyler göstermese bile kendisine ilginç gelen, farklı ve komik bulduğu birçok karakter ve olayı perdeye yansıtmaktan geri durmamıştır. Bir hikaye yaratıp, ardından karakterleri oluşturup, karakterleri canlandıracak oyuncuları seçmek yerine, farklı bir yol izleyerek önce kafasında karakterleri ve o karakterlere can verecek oyuncuları belirleyen Jim Jarmusch, ardından o güne kadar not ettiği kısa anekdotlardan, hayatın içindeki yaşanmışlıklardan bir hikaye meydana getirerek var ediyor filmlerini. Yıldız oyuncularla asla çalışamayacağını, çünkü onlarla adam akıllı bir şey meydana getirmek için gereken tanışıklığı-yakınlığı sağlamak için çok zamana ihtiyacı olduğunu belirten Jim Jarmusch, kalıplaşmış bir kadroyla çalışmayı tercih ediyor. Filmlerinin neredeyse tamamında görüntü yönetmenliğini Robby Müller’e emanet ederken, John Lurie, Neil Young ve Tom Waits gibi isimler müzikler ile ilgilenirken, Roberto Benigni, Alfred Molina, Bill Murray, Tilda Swinton gibi isimler de oyuncu olarak sıklıkla Jim Jarmusch filmlerinde karşımıza çıkıyor. Tabi eğer Jim Jarmusch’un arkadaşıysanız, yaptığınız işin çok da bir önemi yok. Müzisyen olan Tom Waits ve çok daha fazlası, bu uçuk yönetmen sayesinde sinemada oyuncu olarak kendilerine bir kariyer yapmış durumda.
Filmlerinde denetimi elinde tutmayı isteyen ve yaptığı işte sınırları kendisinin koyması gerektiğine inanan Jarmusch, Hollywood’dan kendisine gelen, gerek yönetmenlik gerekse de senaryo yazma ile ilgili tekliflerin hiç biriyle ilgilenmiyor. Oyuncular, kurgu ve diğer bütün kararlar konusunda kendisinden başka kimsenin söz sahibi olmasını istemediği için filminin sahibi olmak ve filmin kazancının yüzde 50’sini isteyen Jarmusch, yönetmene maksimum yüzde 30 gibi bir oranın verildiği sektörde oyunu kendi kurallarına göre oynayan bir isim.
Kendisiyle yapılan bir röportajda “Hiç kendinizi Amerikan hükümetini eleştiren ya da siyasal içerikli bir film yaparken görebiliyor musunuz?” sorusuna verdiği cevap, Jim Jarmusch’un siyasal duruşu açısından aydınlatıcı bir konumda iken politik sinema yapan birçok kişinin de kendine bir şeyler çıkartması gereken bir ağırlığa sahip: “Bakın, ideolojik nitelik taşıdığı çok açık olan bir şeyin, Amerika’da bir şeyleri ortadan kaldırma amacına hizmet edeceğine inanmıyorum; çünkü çok doğrudan bir siyasal ifadeyle ortaya çıkarsanız, sizinle anlaşabilme ihtimali olan insanların düşüncelerini pekiştirirsiniz ve anlaşamayacak insanlar da sizinle anlaşmamaya devam ederler; hiç kimsenin düşünce tarzını değiştiremezsiniz. Dolayısıyla, ben asla doğrudan siyasal ya da ideolojik bir film çekmeyeceğim.”
“Gençliğimde kafam siyasal düşüncelerle doluydu, idealist biriydim. Şu anda gezegenimizi kirlettiğimiz duygusunu taşıyorum. Politikada her şey hırs üzerine temellenmiş. Her şeyi mahvettik; örneğin, Çernobil’den sonra insanlar nasıl olur da nükleer güç kullanmayı düşünebilirler! Sadece kendi hayatlarını düşündükleri için hiç aldırmıyorlar. Bir bakıma bu gezegen için her şey çok geçtir artık ve bana göre karşılıklı konuşmalar, birisiyle birlikte yürüyüşe çıkmak, bulutların üstümüzden kayıp gitmesi, ışığın bir ağacın yapraklarının üzerine düşmesi ya da oturup birileriyle karşılıklı sigara tüttürmek gibi en basit şeyler daha önemli hale gelmiştir.” sözleriyle de sisteme ve hayata bakışını dile getirmiştir karizmatik yönetmenimiz.
Dışarıda kalmış, gözünü hırs bürümemiş, aklı fikri yukarılara tırmanmak olmayan insanların hikayeleridir Jarmush filmlerindekiler. Dil konusunda takıntılı bir sevgisi olan yönetmen, kısa diyalogları tercih ederken karakterleri arasında da daima bir iletişim problemi bulundurur. Onun filmlerinde birbirlerini anlamadan, kendi dillerinde konuşarak sohbet eden iki insan bile görebilirsiniz. Yarattığı insanları için kimi zaman siyah beyaz bir fonu tercih eder, kimi zaman renkli. Hayata, kurgulanmış büyük dramatik bir hikaye olarak bakmadığını belirten Jim, şansınıza, tesadüflere ve duygusal durumunuza bağlı olarak, yorumladığımız olayların bir araya toplanmış halidir der hayat için. Ve sinemaya da bu bakış açısıyla yaklaşır.
Vahşi kapitalizmin kendisini en sert şekilde hissettirdiği şu günlerde yazımı yine yönetmenimizin kendi sözleriyle bitirmek istiyorum: “Parayı; çalarak, hile yaparak, yalan söyleyerek ya da şans eseri bulabilirsiniz. Fakat bütün günlük programınızı ona göre yapıp, bütün hayatınızı paranın etrafında kuramazsınız. İhtiyaç duyduğunuzda temin ettiğiniz bir vasıtadır o. Muhtemelen bu düşünce, benim yaptığım her filmin teması olacaktır.”
* iki bölüm halinde yayınlanan bu dosyanın ilk bölümünde yönetmenin kariyerine, karakterine ve hayata bakış açısına odaklanırken; ikinci bölümde, çektiği filmler üzerinden sineması hakkında fikir sahibi olacağız.
Jim Jarmusch Filmleri
Permanent Vacation

Jim Jarmusch’un öğrenciyken çektiği, bir nevi bitirme projesi olan ve kimi otoritelerin yönetmenin ilk uzun metrajı olarak kabul ettiği Permanent Vacation, Allie Aloysious Parker isimli bir gencin hikayesini anlatmaktadır.
Jarmusch’un, Chris isimli bir arkadaşının yaşam tarzından esinlenerek, yine Chris’in kendisini canlandırdığı film, hiçbir şekilde hiçbir yere bağlı olmayan, mekansız, sürekli farklı birilerinin yanında yatıp kalkan Allie ile tanıştırıyor bizleri. Profesyonel bir suçlu olarak nitelendiremeyeceğimiz fakat küçük illegal işlerden de uzak olmayan Allie, kimse için bir tehlike oluşturmaz fakat zaman zaman uyuşturucu satıp, araba çalıp, başkalarından geri ödememek üzere borç alabilir. Allie isyankardır fakat bu isyan, odaklanılmış ve gerçekten siyasal odağı olan bir isyan değildir. O sadece oradan oraya savrulmayı kendine amaç edinmiş biridir.
Filmin açılışındaki kalabalık New York kentinin ağır çekim görüntüler eşliğinde, normal hızdaki seslerle verilmesi hoş bir farklılıktı. Karakterinin bir dış ses şekliyle kendi hakkındaki monologu başka Jarmusch filmlerinde görmediğimiz bir uygulamaydı. Çok rahat şekilde bir öğrenci filmi olduğunu söyleyebileceğimiz Sürekli Tatil, bugün dünyanın önde gelen sinemacılarından birinin ilk işini görmekten fazlasını sunmuyor seyirciye.
Stranger Than Paradise

Okulundan yeni mezun olmuş Jim Jarmush’un, sinemasal dehasını tüm dünyaya gösterdiği bir ilk film olan Stranger Than Paradise; karemanın neredeyse hiç hareket etmediği, 67 kareden oluşan ve her bir karenin birbirinden karartmalarla ayrıldığı nevi şahsına münhasır bir film olarak dikkat çekiyor.
Wim Wenders’ın verdiği 40 dakikalık artık malzeme kullanılarak ortaya çıkarılan 30 dakikalık ilk bölümün ardından, 120 bin dolar bularak diğer iki bölümü tamamlanan film, Cannes’da Altın Kamera ödülü alıyor ve sadece Amerika’da bir milyon kişi tarafından izlenilip, Jarmusch’a 2 milyon dolar kazandırtıyor.
Willie ve Edie, hayatlarını at yarışı ve kumar oynayarak devam ettiren, toplum normlarını pek umursamayan iki New Yorkludur. Willie’nin Macaristan’dan gelen kuzeni Eva, Cleveland’daki teyzesinin yanına gitmeden önce bir süre Willie’ye misafir olur. Eva gider, fakat iki kafadar üzerinde bıraktığı etkisi hala oradadır. Bir yılın sonunda Willie ve Edie ellerine biraz para geçtiğinde Cleveland’a Eva’nın yanına giderler, yolculukları bu üçlüyü Florida’ya kadar götürecektir.
Eva, yeni bir hayata başlamak üzere Yeni Dünya’ya geliyor fakat macera isteğini tatmin etmekten ziyade, geldiği yerdeki gibi sıkılıp, bunalıyor. İlişkilerinde Edie’ye göre daha baskın olan Willie’de aynı sıkılganlıktan muzdarip, gittikleri her yeri cennet olarak hayal edip, büyük hayal kırıklıkları yaşıyorlar. Jarmusch’un sonraki filmlerinde sıkça karşımıza çıkacak olan aykırı karakterlerin ilk örnekleri olduğunu söyleyebiliriz bu trionun. Siyah beyaz estetiği ve sıra dışı anlatımıyla yeni başlayanlar için olmasa bile yönetmenin sevenleri için güzel bir film Stranger Than Paradise.
Down by Law

Zack, kariyeri pek parlak olmayan bir dj’dir. Eski bir arkadaşının teklifi sonucunda gerçekleştirdiği bir nakliyede polise yakalanır. Jack, bir pezevenktir ve haremine yeni bir kadın katmak üzereyken polise yakalanır. Orleans Bölge Hapishanesi’nde aynı koğuşa düşen ekibin son üyesi bilardo topuyla adam öldüren İtalyan Bob olur.
Çok kaliteli arkadaşlara sahip olan Jim Jarmusch, bu avantajını harikalar yaratmakta kullanmaktan asla geri durmuyor. Tom Waits, John Lurie ve Roberto Benigni gibi yönetmenin başka filmlerinden aşina olduğumuz isimler üzerinden yaratılan karakterlerle birlikte, Jarmusch’un klasik yapısından çok fazla şey barındırıyor içinde Down by Law. İletişimsizlik ve amaçsızlık olguları son derece yoğun hissedilmektedir. Karakterlerin hepsinin bir fikri, amacı var gibi gözükmektedir, bu yönde söylemleri vardır fakat aslında hiç biri, özellikle Zack ve Jack bunların gerçekleşeceğine dair hiç bir inanç taşımamaktadırlar.
Başrol oyuncularından ikisinin filmin müziklerini yapması filmden alınan keyfi yukarılara çekerken, Roberto Benigni’nin performansının üst düzeyde olduğunu belirtmeliyim. Özellikle annesinin tavşan öldürüşünü İtalyan aksanlı İngilizcesiyle anlattığı sahne, kahkahalar atmanıza yol açıyor.
Jarmusch filmografisinin zirve noktalarından biri olan Down by Law, yönetmenin sinemasına yabancı olanlar için harika bir başlangıç noktası olabilir. Yönetmene aşina olanlar için zaten başlı başına bir haz kaynağı.
Mystery Train

Elvis Presley’nin memleketi olan Memphis, Tennessee’de bir gün içinde geçen, birbirine çok yakın olup, temas etmeyen 3 hikayenin anlatıldığı dingin bir film Mystery Train.
Sevdikleri müzisyenlerin yaşantılarının geçtiği yerleri görmek amacıyla Yokohoma’dan Amerika’ya gelen Japon çiftimiz; bir yakınının cenazesini Roma’ya götürmek isterken uçağında çıkan sıkıntıdan dolayı bir gece daha Memphis’te kalmak zorunda kalan İtalyan bir kadın ve sevgilisi tarafından terk edilip, işten kovulan ve etrafındakileri de kendi kaosuna çeken Elvis benzeri bir İngiliz erkeği filmin hikayelerindeki ana karakterlerimizi oluşturmakta. Episodlar halinde kurgulanmış filmde, her hikayede ortak olan görüntüler ve sesler bulunmaktadır; hikayelerin birbirine en yaklaştığı yer ise varoşun içinde yer alan, her odasında Elvis posteri olan bir oteldir.
Kaybeden İngiliz’in işlendiği son bölümde, Steve Buscemi’nin canlandırdığı berber tiplemesini izlemek oldukça keyifliydi. Mizah yönü bol olan bu bölümde Jarmusch, absürd sinemayı kendi bakış açısıyla yorumlamış. Her hikayede duyduğumuz Elvis şarkısı Blue Moon’u anons eden dj’in de Tom Waits olduğunu belirtmezsek olmaz. Waits, görüntüsüyle olmasa bile, bir şekilde Jarmusch filmlerinde var olmaya devam ediyor. Mystery Train, Jim Jarmusch’un müziğe ve müzisyenlere saygısını kendine has anlatımıyla göstrdiği bir film.
Night on Earth

Bir gezegen, bir gece, beş şehir, beş taksi ve 5 hikaye. İlk duyulduğunda pek anlamlı gözükmese de usta bir elden çıkan bir filmi oluşturan öğeler olunca durum değişiyor. Üzerinde uğraştığı bir filmin çekilemeyeceğini anlayınca kendisini çok yormayacak başka bir proje yapmaya karar verip 8 günde Night on Earth’ün senaryosunun temelini oluşturan Jarmusch, ortaya yine harika bir iş çıkartıyor.
Los Angeles’ta, ergen taksi şöförü kızımız, Hollywood’da casting işiyle uğraşan müşterisinin kendisine yaptığı oyunculuk teklifini reddeder. Yaptığı hayat planlamasından mutlu olduğunu ve fazlasını aramadığını belirten karakterimiz bir anlamda Jarmusch’un hırssız yapısının bir yansıması gibidir. New York’ta, taksicilikte ilk günü olan Doğu Almanyalı eski bir palyaço çıkar karşımıza. Yolları bilmeyen, araba kullanmayı bile tam anlamıyla beceremeyen karakterimiz, taksisine başka taksicilerin almadığı zenci bir müşteri alır. Yoyo isimli bu müşteri taksiyi kendisinin kullanmasının tecrübesinden dolayı daha sağlıklı olacağını belirtir ve böylelikle yola çıkarlar. Aralarındaki diyaloglar, Yoyo’nun neşesi ve havada uçuşan fuck’larla oldukça keyifli bir yolculuk yaşarlar. Paris’te ise şöför Afrikalı bir göçmendir ve müşteri olarak taksisine kör bir kadın alır. Fakat aslında kör olan şöförümüzdür; çünkü adam kızın körlüğünü bir zayıflık, sadece onu ilgilendiren bir sakatlık, bir engel olduğunu düşünmektedir. Roma’da ise Roberto Benigni kullanmaktadır taksiyi, tek yön olan yollara tersten girmekte problem görmeden. Filmin genel yapısına uymayan tek bölüm olduğunu söyleyebiliriz Roma kısmının. Diyaloglardan ziyade Benigni’nin monoloğuna sahne olan bu episodda şöförümüz, taksisine binen bir rahibe günah çıkartmaktadır. Helsinki ise, filmin belki de dramatik yapısının en ağır bastığı, anlatılan hikaye ile hüznün tavan yaptığı bir bölüm olmuş. Karlar altındaki Helsinki’nin anlatılanlara güzel bir fon olduğunu söylemeden geçmeyelim.
Yarattığı karakterle ve onların hikayeleriyle klasik bir Jim Jarmusch filmi olarak nitelendirebileceğimiz Night on Earth, hem basit bir seyirlik olarak, hem de üzerine derin düşüncelere dalınıp, sağlam çıkarımlar yapılabilecek bir film.
Dead Man

Merkezine ölümü koyup, fon olarak vahşi batının tercih edildiği bir film Dead Man. Jarmusch, sonda ölümün olduğu bir yola sokuyor seyirciyi; filme dahil olan neredeyse bütün karakterleri öldürürken, filmografisi içindeki en ayrıksı iş olan bu mucizeye ortak ediyor bizleri.
Modernleşme konusunda emekleme günlerini yaşayan Amerika’da William Blake, Cleavland’dan iş amacıyla kovboyların dünyasına gelir fakat planlar beklediği gibi gerçekleşmez; işi alamadığı gibi bu yeni dünyadaki ilk akşamında göğsüne bir kurşun isabet eder. İlerleyen zaman Blake’i ölüme yaklaştırırken, ona bu yolculukta yardım edecek kişi, kabilesi tarafından dışlanmış olan Kızılderili Nobody’dir.
Karakter yaratımında bir dünya markası olan Jarmusch’un; okyanus geçmiş, eğitimli kızılderilisi filmin önemli dinamiklerinden birini oluşturmaktadır. Western filmlerinde bu güne kadar hep yüceltilerek gösterilen vahşi batının da aslında ne kadar berbat bir ortam olduğunu görmemizi sağlıyor Dead Man. Kızılderililere yapılan doğrudan veya dolaylı katliam ise Amerika’daki birçok sinemacının bahsetmekten çekindiği bir konu iken, adamın dibi yönetmenimiz bu konuyu da es geçmiyor.
Bu güne kadar yaptığı işler arasında en büyük prodüksiyon çalışmasını gerçekleştirdiği Dead Man’de gerek mekan yaratımı, gerekse sanat yönetimi Jarmusch’tan beklenmeyecek kadar iddialı. Johny Depp’in tartışmaya gerek olmayan oyunculuğu, Neil Young’ın müzikleri ve Robby Müller’in görüntüleri eşliğinde damakta kaliteli bir tat bırakıyor Dead Man.
Coffee and Cigarettes

Yapımı 17 yıla dağılan, maddi yetersizliklerden ve projenin biraz keyfiliğinden ötürü 3 farklı dönemde çekimleri yapılmış olan Coffee And Cigarettes, isminden de anlaşılacağı üzere, insanoğlunun bir bulaştı mı kolay uzaklaşamadığı; ruha yararlı, bedene zararlı iki maddeyi odak noktasına almış bir Jarmusch filmi.
İlk çekimleri 1986 yılında, son çekimleri de 2003 yılında yapılan film toplamda 11 kısa filmden oluşmaktadır. 11 farklı masaya misafir olduğumuz filmde, ‘kahve ve sigara’ masaların olmazsa olmazları konumunda. Fakat aslında filmin derdi, insanların kendileriyle ve başka insanlarla olan ilişkileri; kahve ve sigara o ilişkilerin her anına eşlik eden bir nesne sadece.
Coffee and Cigarettes, filmin tamamında bütünlük aranmaması gereken bir film. Ayrı zamanlarda, ayrı koşullarda, birbirinden uzak ortamlarda çekilmiş, her biri kendi içinde değerlendirilmesi gereken kısa filmlerden oluşan bir film. Jarmusch, bir bölümle sizleri gülme krizine sokabilirken, başka bir bölümle insanın karaktersizliğini göze sokuyor, başka bir bölümde de seyirciyi hüzne boğabiliyor. Sigara kullanmayan, kahve içmeyen kişilerin bile hoşuna gidebilecek yapısıyla, yönetmen filmografisi içinde çok üstte duran bir film.
Ghost Dog – The Way of the Samurai

Her fırsatta doğu ve özellikle Japon kültürüne olan hayranlığını belirten Jarmusch, bu kez modern bir samuray filmiyle karşımıza çıkıyor. Neresi olduğu bilinmeyen bir kentte insanlara çok karışmadan, bir apartmanın çatısında, güvercinleriyle birlikte yaşayan Ghost Dog, kendisini samuray felsefesine adamış ve geçmişte hayatını kurtarmış bir gangsteri de efendisi olarak kabul etmiştir. Bu efendinin tetikçisi olan Ghost Dog, bir gün tetiğin önünde kendisinin olduğunu öğrenir ve dengeler değişir.
Mesajcı güvercinler, sadece Fransızca konuşan dondurmacılar, çatıdaki tekneler, Rashomon, rap, çizgi filmler ve samuraylık Jarmusch’tan başka bir sinemacının elinde birbirine karışıp, anlamsızlaşabilirken, usta yönetmenimiz bu ve bundan daha fazla öğeyi filme yedirmeyi her zamanki gibi başarıyor. Forest Whitaker’in dingin yapısı, karakterin inandırıcılığına büyük katkı sağlamışken, küçük jestleriyle de samuray öğretisinin hayatının ne kadar içinde olduğunu bizlere gösteriyor. Filmde görülen İtalyanvari mafya üyelerinin de insanda gerilim yerine, gülme hissi uyandırdığını belirtelim. Jean Pierre Mellville’in 1967 yapımı Le Samourai filminden etkilenmelerin kolayca yakalanabileceği filmde, Jarmusch da minik göndermelerle filme saygısını göstermiş.
Yoğun bir metne sahip olan Ghost Dog- The Way of the Samurai, modern Amerika’yı ciddi şekilde hicvederken, aynı zamanda sizi yönetmenin beyni içinde de güzel bir yolculuğa çıkartıyor.
Broken Flowers

Don Johnston orta yaşların sonunda, ekonomik anlamda özgürlüğe ulaşmış, hayattan ne istediğini bilen biridir. Genç sevgilisi Sherry, kendisini terk ettiği gün Don bir mektup alır ve kendini beklenmedik bir maceranın içinde bulur. İsimsiz ve adressiz bu mektupta Don’un 20 yıl önceki bir ilişkisinden oğlu olduğu yazmaktadır. Yan komşusu, dedektif ruhlu Winston’ın zorlamasıyla o yıllarda beraber olduğu kadınların bir listesini çıkaran Don, teker teker bu kadınları ziyaret etmeye başlar. Don’un bu yolculuğu, aslında oğlunu bulmasından ziyade geçmişe dönerek kendi hayatındaki yaşanmışlıkları ve yarım kalmışlıkları sorgulamasına sebep olur.
Son dönem Jarmusch filmleri arasında eli yüzü düzgün, yapılmak istenilenin yapılabildiği bir film olarak dikkat çekiyor Broken Flowers. Diğer filmleriyle kıyaslandığında belki diyalogların biraz daha ana akıma yaklaştığını söyleyebiliriz fakat yine de karakterlerin klasik Jarmusch kafasını yansıttığı yadsınamaz bir gerçek. Don’a hayat veren Bill Murray’nin, uzun uzun düşündüğü sahneler başkalarını sıkar mı bilinmez fakat o yalınlık ve duruluk beni etkileyen unsurların başında geliyordu.
Elinizde pembe çiçeklerden bir buket, tıklatırsınız kapıyı. Kapı geçmişe açılır, biraz oturur ve bu güne dönersiniz. Dönüp baktığınızda elinizde kalan tek şey solmuş pembe çiçeklerdir.
The Limits of Control

Yalnız bir adamın, en tepedeki kötüyü yok etmek için çıktığı yolculukta, karşılaştığı ve kendisine yardım eden insanlar sayesinde hedefine ve amacına ulaştığını gördüğümüz bir Jim Jarmusch filmi The Limits of Control.
Ana karakterimizin çıktığı bu yolda, ona inanç ve güç sağlayan en önemli etmen alışkanlıklarının ve kendisine çizdiği sınırların asla ve asla dışına çıkmamasıdır. Müzik, resim, bilim, sinema ve hayata dair diyalogların bolca yer tuttuğu film, yönetmenin diğer filmleriyle karşılaştırdığımızda biraz aceleye getirilmiş gibi bir izlenim yaratıyor. Robby Müller’in yerine görüntü yönetmenliğini üstlenen Christopher Doyle’un kusursuz kadrajlarının filme yaptığı katkıya rağmen, ağızda kekre bir tat kalıyor filmin sonunda.
Sinema tarihine, filmlere, yönetmenlere ve kendi işlerine göndermelerden hiç vazgeçmeyen yönetmen bu davranışına bu filmde de devam ediyor. Eski alışkanlıkların bazılarını devam ettirip, bazı yeni şeyler deneyen yönetmenin sinemasına aşina olmayanlar için oldukça zorlayıcı bir deneyim Kontrol Limitleri.
Only Lovers Left Alive

Bir yönetmenin bütün filmlerini izlediğiniz zaman, onun gelişimini ve kat ettiği yolu çok daha doğru şekilde değerlendirebiliyorsunuz. Bu dosyayı hazırlama sürecinde, daha önceden izlediğim-izlemediğim bütün Jarmusch filmlerini tekrardan izledim ve gönül rahatlığıyla söylüyorum ki yönetmenin en muazzam işi budur.
Yaptığı her işin altından kalkan, denediği her şeyi kendi sihirli dokunuşlarıyla güzelleştiren usta, vampir filmi yapacağını söylediğinde hepimiz şaşırmıştık. Kötü bir şey çıkmayacağını az çok tahmin ediyorduk fakat bu kadar kalburüstü bir filmle karşılaşacağımı ben şahsen beklemiyordum. Müzik tutkunu Adam ile edebiyat aşığı Eve’in ilişkisinin kısa bir dönemine tanık ediyor bizi Jim Jarmusch. Bunu yaparken önce terk edilmiş Detroit’e ardındanTanca’ya gidiyoruz. Zombi olarak niteledikleri insanların dünyayı berbat hale getirdiklerine gün be gün şahit olup, müdahale edememenin verdiği entelektüel bir rahatsızlık yaşamakta Adam, o kadar depresif ki kendisini öldürmeyi bile planlıyor. İmdadınaysa olgun ve durgun, deyim yerindeyse nirvanaya ulaşmış olan Eve yetişiyor. Yeni nesil vampirlerin bile dejenere olmaya başladığı bir dönemde, asaletinden hiç bir şey kaybetmeyen Eve, erkeğini de alarak yeni bir başlangıç için onu doğuya, Tanca’ya getiriyor.
Tilda Swinton ve Tom Hiddleston performanslarıyla göz kamaştırırken, son dönemde gerçek hayatta ve sinemada gördüğüm en muhteşem çift olmayı başarıyorlar. Soundtrack konusunda her zaman başarılı tercihler yapan Jarmusch, doğu ezgileriyle birlikte bu defa coşmuş. Epik açılış sahnesinden son ana kadar, diyaloglarıyla, göndermeleriyle, estetiğiyle her şeyiyle muhteşem bir post-modern vampir filmi olan Only Lovers Left Alive, Jarmusch’un ustalık dönemi filmi olarak daha şimdiden bir klasik olacağını hissettiriyor.
Nuri Şimşek
138 yazı · 1990 yılında İstanbul’da doğdum. 13 yaşına kadar yaşadığım bu büyük şehrin ne kadar büyük olduğunu tam kavrayamadan Çorlu’ya taşındık. 4 sene sonra da Milas’a. Yaşadığım şehirlerin küçülen coğrafyaları, beni daha büyük dünyalar aramaya yönlendirdi. Benim büyük dünyam sinema oldu. 80′lerde nasıl VHS’ler uçuşuyorsa ortalıkta, benim gençliğimin başları da önce VCD ardından da DVD’lerle geçti. Her fırsatta film izliyor, farklı dünyalara yolculuk ediyordum.Bir gazetenin haftasonu verdiği DVD’ler ile başlayan koleksiyonum ilerleyen yıllarda büyük bir arşive dönüştü.
Yazarın diğer yazılarını gör →