Arzunun Karanlık Yüzünü Yansıtan 13 Etkileyici Film!
“Anlık hazzın yanında, sonsuzluğun lafı mı olur..” – Charles Baudelaire
Bazı hisler ve yarattıkları bazı olaylar vardır ki bunlar iyi ile kötünün çok ötesindedir. Toplumsal kurallar, yıkılmaması gereken normlar ve ahlaki sınırlar; belki de bazı karanlık yanların bastırılmasına sebep olan en önemli durumlardır. Ama işte bireyin zevk aldığı, önlenemez bir şekilde arzuyla bağlandığı ve toplum tarafından bazen hoşgörüsüz olarak, bazen ise ahlaksız olarak nitelendirilen şeyler de var olabilir. İnsanın önlenemez benliği ve bastırdığı tüm ‘toplum tarafından yasaklı’ duyguları açığa çıkmasıdır bu! Hedonizmin bireyin kararlarının ve yaşam şeklinin önüne geçip, her şeyi kökten değiştirmesi; bizleri arzunun karanlık yüzüyle yüzleştirir. İnsanın hem aydınlık hem de karanlık yanı, belki de siyah-beyaz kadar net bir kimlik olarak açığa çıkmaz ama seçtiği yüzü tüm gerçekliğiyle ortaya koyar. Pek çok keşfin ve bastırılmış duyguların hakimiyetinde olan insanı, vazgeçilmez öznesi olarak bizlerle buluşturan sinema, usta yönetmenlerin gözünden farklı tarzlarda hikayelerle hayat bulur. Stanley Kubrick’ten Lars Von Trier’e; David Lynch’den Paul Verhoven’a, sinemanın kendisine has diliyle kendisine hayran bırakan, hatta bazen yarattıkları dünyalarla bizleri koltuklarımızda rahatsız etmeyi başaran yönetmenlerin filmlerini sizler için sıraladık.
Arzunun Karanlık Yüzünü Yansıtan 13 Etkileyici Film
A Clockwork Orange – 1971

Sinemanın efsanevi yönetmenlerinden Stanley Kubrick imzalı A Clockwork Orange; ahlaki değerlerin birbirine karıştığı; iyi ve kötü sınırının saydamlaştığı hatta sınırdan bahsedemediğimiz bir toplumda geçen hikayesiyle dikkatleri çekiyor. Gençlerden oluşan bir çete üzerinden insan doğasının kaçınılmaz dürtüleri ile toplumsal ahlak kavramı ve değerleri arasındaki çatışmayı konu edinen film; Alex adlı gencin zaman geçirmek için üyesi olduğu sokak çetesi ile beraber işledikleri birçok suçtan sonra çete ile ayrılığa düşünce onlar tarafından ihbar edilmesini ve polis tarafından beyninin yıkanarak topluma kazandırılma metodunu ve sonrasında gelişen olayları anlatır. Anthony Burgess’in aynı adlı kitabından uyarlanan; arzunun çekimi altına giren bireyin suça ve şiddete olan eğilimini ustaca beyazperdeye yansıtan film; Kubrick’in insanı en rahatsız eden filmleri arasına adını yazdırmıştır.
Last Tango in Paris – 1973
Jeanne, evlilik hazırlıklarını sürdürürken bir yandan da evlenince oturmak için bir ev aramaktadır. Bir gün çok beğendiği bir evi gezerken çok garip bir adamla tanışır. Paul, kendinden yaşça büyük ve tanıdığı bütün erkeklerden farklı bir adamdır. İkili aralarındaki çekime karşı koyamaz ve birlikte olurlar. Uzunca bir süre sadece birlikte olabilmek için bu evin çatısı altında buluşacak ama birbirlerinin dışarıdaki hayatlarına dair hiçbir soru sormayacak ve hiçbir şey bilmeyeceklerdir. Bu, Paul’ün ilişkilerinin devam edebilmesi için koymuş olduğu önemli bir şarttır. Paul’ün karamsar ruhuna karşılık Jeanne’in capcanlı gençliği ise koydukları bu sert kurallara dayanamayacaktır… Filmin yönetmen koltuğunda Bernardo Bertolucci yer alıyor.
The Realm of the Senses – 1976

Nagisa Oshima’nın yönetmenliğini üstlendiği The Realm of the Senses, 1936 yılında Tokyo’da geçen hikayeyi konu alıyor. Bir seks işçisi olan kadının işini bırakarak bir otelde temizlik görevlisi olarak işe başlaması filmin alanında karşılaşmanın başlamasına sebebiyet veren ilk adımdır. Bu adım ile beraber kadın çalıştığı otelin müdürü ile yakınlaşmaya başlar ve ikisinin arzuları, cinsel fantezileri bu karşılaşma anıyla beraber doruk noktasına çıkar. İkisi de istediklerini yapmak ve yaptırmak hazlarını birbirlerinde bulurlar ve bu birliktelik büyük bir seks mabetine dönüşür. Bu seks mabeti içerisinde fanteziler ve arzular artık bırakılamayacak bir seviyeye geldiği için yaşam ikinci plana atılabilecek bir olgu olur ve yaşamdan duyulan haz gittikçe azalır…
Blue Velvet – 1986

Evinden bir süredir uzak olan Jeffrey Beaumont babasının geçirdiği kalp krizi üzerine geri döndüğünde evinin yakınlarında kesilmiş bir kulak bulur. Polisin vakayla yakından ilgilenmemesi üzerine olayı kendisi araştırmaya koyulan Jeffrey kendisini karmaşık bir dizi olayın içinde bulmuştur bile. Uyuşturucu bağımlısı psikopat Frank Booth şarkıcı Dorothy’nin küçük oğlunu Dorothy’e işkence etmek için kaçırmıştır… Sürrealist dünyanın efsanesi, belki de sinemanın en anlaşılmaz ismi David Lynch’in en ünlü filmlerinden biri olan Blue Velvet, Lynch filmografisini keşfe çıkmak isteyenler için ilk durağı hak edenlerden. Filmin başrollerinde ise Dennis Hopper ile Isabella Rossellini yer alıyor.
Basic Instict – 1992

Eski rock starı ve San Fransisco gece kulübü sahibi Johnny Boz yatağında öldürülmüş olarak bulunur. Dedektif Nick Curran, cinayeti araştırmakla görevlendirilir. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı konusunda sabıkası vardır. Catherine Tramell ise meşhur bir yazardır ve cinayet şekli kendi kitaplarından birinde anlattığı bir hikayeyle birebir aynıdır. Polis 2 olasılık üzerinde yoğunlaşır. Katil ya yazarın kendisidir ya da onun romanlarını yakından takip eden bir okuyucusu. Nick’in eski sevgilisi olan Beth, şüpheleri Catherine üzerine yoğunlaştırmaya çalışırken, bir anda şüphe oklarını kendi üzerinde bulur… Filmin yönetmenliğini ise Paul Verhoven üstleniyor.
Eyes Wide Shut – 1999

Arzunun eline geçmiş benliğin karanlığa adım atması konusu etrafında dönerken Kubrick’in bir diğer yapımı Eyes Wide Shot’ı almadan geçmek olmaz. Bill Harford ve karısı Alice Harford’ın dış dünyaya mutlu bir yansıyan bir evlilikleri vardır. İlişkilerinde her şey yolunda gibi görünmektedir. Bir gün katıldıkları bir davette Alice, başka erkeklerle sohbetlere dalar. Bunu fark eden Bill, hem sinirlenir hem de yaşanan bu duruma tuhaf bir tepki gösterir. Bill, yaşanan o geceden sonra kimliğini cinselliğe emanet edecektir. Oldukça tuhaf düşüncelerle örülü bir cinsellik dünyasına doğru savrulacaktır. Kubrick’in veda filmi, Eyes Wide Shut’ın başrollerinde ise Tom Cruise ve Nicole Kidman rol alıyor.
American Beauty – 1999

Çevresindeki insanlar tarafından sevilmediğini ve sürekli hor görüldüğünü düşünmekte olan Lester Burnham, eşi Carolyn’in de bunca yıllık evliliklerinden sonra sanki ondan nefret ediyor gibi hissettirdiğinden emindir. Kızı Jane onu küçük görürken; patronu ise sürekli onun iş girişimlerini baltalamaktadır. Yıllardır gizlemekte olduğu tutkuları sonucunda Lester, hayatında birkaç küçük değişiklik yapmaya karar verir; böylelikle orta yaş krizini kolaylıkla atlatabileceğine inanmaktadır. Aldığı kararlar sonucunda giderek özgürleşen ve mutlu olmaya başladıkça da karısıyla kızını daha çok sinirlendirmeye başlayan Lester, yaşadığı değişim ile artık bambaşka bir insan olmuştur.
The Piano Teacher – 2001

Film, Viyana konservatuarında piyano öğretmenliği yapan ve kırk yaşını aşmasına rağmen otoriter korumacı annesiyle birlikte yaşayan Erika Kohut’un ekseninde aşkın ve cinselliğin boyutlarını Schubert ve Bach gibi klasik müziğin büyük ustalarının eserleri eşliğinde anlatıyor. Erika’nın genç ve yakışıklı öğrencisi Walter’ın çekimine kapılarak hayatı boyunca bastırdığı tehlikesi arzuların kölesi olmasını izlerken; aynı zamanda da annesi tarafından yıllardır sürdürülen psikolojik baskılarla örlen dugusal duvarların bir anda yıkılmasına şahit oluruz. Kışkırtıcı ve tabu yıkıcı filmleriyle tanıdığımoız usta yönetmen Michael Haneke’nin başyapıtı niteliğinde sayılan The Piano Teacher, Cannes Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalden ödülle ayrılmıştır.
The Dreamers – 2003

1968’de Paris’te gerçekleşen ünlü öğrenci ayaklanmalarının gölgesinde, 3 sinema aşığının aşkı ve cinselliği keşfetmesinin anlatıldığı, Barnardo Bertolucci’nin şaheserlerinden biri olan The Dreamers, adeta bir şiir gibi beyazperdede yer alır. Matthew, Paris’e bir yıllığına gelmiş Amerikalı bir öğrencidir, Vietnam savaşına katılmak istememesi de gelme sebeplerinden biri olan Matthew, tüm boş vakitlerini sinemada geçirmektedir. İkiz kardeşler, Isabella ve Theo ile de orada karşılaşır. Kardeşlerin ailelerinin tatile gitmesinin ardından Matthew, Isabelle ve Theo ile kalmaya başlar. Isabelle’yi seven Matthew için ikiz kardeşler arasındaki yakınlığın sınırının olmaması rahatsız edicidir, ancak kardeşleri birbirinden ayıramayacağını fark ettiği için o da zamanla onlara ayak uydurmaya başlar. Film, haftalarca evden çıkmadan, politika, sinema, müzisyenler, yönetmen hakkında tartışmalara giren gençler, cinsellik sınırlarının kalmadığı oyunlar ile 68 kuşağının özgürlüğe bakış açısını, gençlerin tutkularını ve saplantılarını gözler önüne serer.
Shame – 2012

Steve McQueen’in ikinci filminde Hunger’daki gibi başrolü yine Michael Fassbender’e verdiği Shame; otuzlu yaşlarında, cinsel dürtülerine hakim olamayan, bir New York’lu Brandon’un hikayesini konu alıyor. Brandon’ın iş, ev ve barlardan ibaret tekdüze yaşamı, seks işçileri ve porno filmler arasında geçmektedir. Dik başlı kız kardeşi Sissy, birkaç gün kalmak için evine gelince, hayatı birden rayından çıkar. Utanç, saplantı, ihtiyacın doğası ve hayatta yaptığımız seçimler üzerine, son derece sakin ve minimalist bir film ile bizleri buluşturan McQueen; geçmişten gelen acı dolu hatıraları beraberinde getirip bizi New York’un kalabalıklığında yaşayan yalnız Brandon’a odaklanır.
Irreversible – 2013

Genellikle romantik-komedi filmlerin vazgeçilmezi olan Paris şehri bu kez Gaspar Noe imzasını taşıyan Irreversible’de alışagelmiş büyüsünden çokça uzak, hatta rahatsız edici bir atmosferle karşımızda! Ölüm ve cinselliğin derinliklerine inen yönetmen kırmızının ağırlığını üzerimizde hissettiğimiz on dakikalık açılış sahnesiyle bile bizi ekran başında huzursuz etmeyi başarır. Kendine özgün tekniğiyle ve anlatım tarzıyla klasik örneklerden ayrılan Irreversible, insanın içinde barınan kimi zaman gizli olan kimi zaman ise açık edilen şiddet dürtüsünü ortaya koyar. Sert bir öyküyü sert bir dille anlatan Noe, Irreversible’de geriye doğru anlatmayı tercih ettiği hikayesiyle, müzikleriyle, renkleriyle, şiddetin yoğunlukla hissedildiği sahneleriyle sarsıcı bir film yaratmayı başarır.
Nymphomaniac – 2013

Böyle bir liste varsa, elbette ki Lars Von Trier’in bir filmini almadan geçmeyiz. Yönetmen, Antichrist ve Melancholia’nın ardından üçlemenin son filmi Nymhomaniac ile 2013 yılında karşımıza çıkmıştı. Sansürlenmesi konusunda ciddi tartışmalarla oldukça çok konuşulan film; beyazperdede iki bölüm halinde kendine yer buldu. Filmde, Gainsbourg’un canlandırdığı, nemfoman olan Joe’nun gençlik yıllarını ise Stacy Martin hayat veriyor. Joe’nun yaralı olarak geldiği Seligman’ın evinde anlattıklarını sekiz başlık altında izleyiciyle buluşturan film; Von Trier’in akıcı ve lirik anlatım tarzıyla ve yalın diyaloglarla bezeli bir yapım.
Elle – 2016

Bir Paul Verhoven filmi daha! Başarılı bir şekilde yönettiği bir video oyunu şirketinin başında olan Michéle, ayrıldığı eşiyle görüşmeye devam etse de bekar bir kadındır Orta yaşlarını yaşayan ve görünüşte asla yıkılmaz bir kadın olan Michéle, aniden yaşadığı bir cinsel saldırı sonucunda geçmişi, korkuları, tutkusu, hırsı gibi pek çok duyguyla yüzleşir. Kimliğini bilmediği saldırganı arayışa geçen Michéle’i tam bir kedi fare oyunu beklemektedir.
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →
