· 14 dk okuma

Arkadaşlık Üzerine Mutlaka İzlenmesi Gereken 25 Film

Arkadaşlık Üzerine Mutlaka İzlenmesi Gereken 25 Film

“Ailenizi seçemezsiniz, peki ya arkadaşlarınızı?”

Trainspotting filminde yer alan bu cümle bizlere bir gerçeği hatırlatır: En yakınınız olan anneniz ve babanızla bir sorun yaşadığınızda bile sizlere destek olacak, sıkıntınızı paylaşacak bir arkadaşın yolunu gözlersiniz. Sinema tarihinde de bu özel ilişkiden güç alan binlerce filme rastlamak mümkün. Bu doğrultuda komediden drama, korkudan bilimkurguya dek farklı türlerde rastladığımız bu ilişki, filmlere olan bakış açımızı derinden etkiler. Biz de bu ilişkiden yola çıkarak bizi en çok etkileyen arkadaşlık üzerine mutlaka izlenmesi gereken 25 filmi derledik.

Arkadaşlık Üzerine Mutlaka İzlenmesi Gereken 25 Film

Ballada o Soldate (1959)

ballad-of-a-soldier-filmloverss

Rus yönetmen Grigoriy Chukhray’ın doğu bloğunun dışında tanınmasını sağlayarak ona büyük bir ün kazandıran filmi Ballada o Soldate, savaş gibi en korkunç ortamlarda bile insanların içindeki sevgi ile nasıl da arkadaşlıklar kurabileceğini göstermesiyle hiç kuşkusuz herkesin içine işleyen bir yapıya sahiptir. Askerde gösterdiği kahramanlık sonrasında, evine dönüp yıkılmış olan damı tamir etmek için birkaç gün izin almayı başaran Alyosha; yolda binmesi gereken treni kaçırır ve tesadüf eseri Shura ile karşılaşır. Savaşın yıkıcılığı ve karmaşası içinde bu ikili, saman yüklü trenlerde va kalabalık istasyonlar yakın bir arkadaşlık kurar. Özellikle Sovyet propagandası temelinde, özgürlükleri için savaşmalarını her tür bireysel ilişkinin ötesine koymalarına karşın Alyosha ve Shura, hayata tutunmayı başaran iki hayat dolu genç olarak yeni develetin kutsadığı karakterler olurlar.

La Vie de Bohème (1992)

la-vie-de-boheme-filmloverss

Kara mizaha kayan tarzıyla oldukça farklı filmlere imza atan Finli yönetmen Aki Kaurismaki’nin, hiç kuşkusuz kendisinden izler de taşıyan en öenmli filmlerinden biri La vie de bohème’dir. Paris’in sanat dolu ama aynı zamanda sefaletin de kol gezdiği ara sokaklarında; yazar, ressam ve müzisyen üç arkadaşın birbirleriyle hayata ve sanatların tutunma hikayesi yer yer komedi yer yerse dram unsurlarıyla birlikte oldukça başarılı bir şekilde anlatılır filmde. En umutsuz anlarında bile sanatlarına inançlarını korumayı başarmaları ve arkadaşlıklarını her şeyin üstünde tutmayı başararak hayata karşı dik durabilmeyi başaran bu üç arkadaşın hikayesi öylesine farklı işelnir ki filmde. Yaşadıkları hayat muhteşem göründüğü ölçüde sefalet de içerir. Ama ne onlar ne de yönetmen bunu umursamaz, çünkü bir arada ne olursa olsun yaşamaya devam ederler.

Megáll az idö (1982)

megall-az-ido-filmloverss

Sovyetler Birliği’nin siyasi ve politik baskısı altında büyük bir tarihsel kriz yaşayan Macaristan’ın bu doğrudan tanıklık dönemine uzanan Megáll az idö, hem sisteme karşı bireylerin çaresizliği hem de bir araya geldiklerin oluşturdukları gücü göstermesi açısından; arkadaşlığın aynı zamanda nasıl bir güç olduğunu da bizlere kanıtlar. Okul özelinde iktidarın doğrudan baskısına maruz kalan gençler; siyasi suçlu olarak sürülmüş ebeveynlerinin eksikliğinde tutunacak tek dalı birbirlerinde bulurlar. Fakat buna karşın sistem işlemeye ve onların arasında sızmaya devam eder. Her biri içinde bulundukları çıkmazdan kurtulmak için türlü yollar ararken kaçınılmaz olarak birbirleriyle de çatışma yaşarlar. Baskı altındaki Macaristan’ın çamurlu yollarında yaşanan dramlara karşın her biri hayata tutunmaya çlışmaktadır. Kimileri sisteme boyun eğerken kimileri de karşı çıkıp cezalandırılırlar. Bazense tek yol birbirlerine yardım ederek kaçmanın bir yolunu bulmaktır.

If…. (1968)

if-filmloverss

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan yıkımla birlikte toplumsal ve politik oalrak büyük bir buhrana sürüklenen Avrupa, geçmişin otoriter baskısıyla geleceğin özgürlüğü arasındaki en büyük çatışmayı hiç kuşkusuz 68 kuşağı hareketleri zamanında yaşadı. İşte If…. filmi de, tam da bu dönemde çekilmesiyle bu bahsettiğimiz meseleleri açıkça ortaya sermektedir. Muhafazakar ve baskıcı okul yönetimi ve bunun karşısında geleceğe aç gençler arasındaki gerilim hiç kuşkusuz birçok filme konu olmuştur. Ama buradaki en önemli fark, bunun 68 kuşağına işaret eden düşünsel yaklaşımıdır. Çünkü film, ne hümanist bir söylemle biter ne de sisteme boyun eğişin bir dramını içerir. Tersine, gençlere bir araya gelmelerinin; ve ne olursa olsun artık bir şeyleri değiştirmenin yolunu açar. Bu açıdan da film, gelceği kurmak adına arkadaşlıkların önemini açığa çıkarır.

50/50 (2011)

50-50-sansa-bak-filmloverss

Jonathan Levine’in yönettiği, Will Reiser’in yaşanmış bir olaydan esinlenerek senaryolaştırdığı 50/50 Adam (Joseph Gordon-Levitt) isimli bir gencin kansere yakalanması sonucu yaşadığı olayları konu alır. Dram yönü daha kuvvetli olan filmin, seyircinin gülümsemesine sebep olan sahneleri ise genellikle Adam’ın en yakın arkadaşı Kyle (Seth Rogen)’nin öne çıktığı bölümler oluyor. En yakın arkadaşı ölümcül bir hastalıkla boğuşurken, patavatsız konuşmalarıyla seyirciye antipatik gelebilecek bir karaktere sahip olan Kyle, fimin vites arttırdığı son bölümlerde yaptığı tercihler ve Adam’ın her daim yanında olmasıyla ise büyük sempati kazanıyor. Arkadaşlığın önemine değinen 50/50, performansıyla Altın Küre’ye aday olan Joseph Gordon-Levitt’in performansıyla daha değerli bir film konumuna erişiyor.

The Angels’ Share (2012)

siobhan-reilly-and-paul-brannigan-star-in-the-angels-share

Kız arkadaşının amcalarıyla başı dertte olan Robbie; ilk çocuğu Luke’un doğumundan sonra, eski hayatını geride bırakıp çocuğuna iyi bir baba olmaya karar verir ancak başı beladan kurtulmaz. Çocuğuna iyi bir gelecek sağlamak amacıyla para ihtiyacı olan Robbie, kendisi gibi çeşitli suçlardan sabıkalı üç arkadaşıyla paha biçilemeyen Malt Mill viskisini çalıp, hayatını kurtarmak için bir plan yapar. Usta yönetmen Ken Loach bu filminde, yoksulluk ve suç konularını merkezine alarak sistem eleştirisi getirirken diğer yandan yoksulluk içerisindeki dört arkadaşın hem birbirlerine hem de hayata tutunma hikayelerini son derece esprili bir dille beyazperdeye aktarıyor.

Selfish Giant (2013)

the-selfish-giant-filmloverss

Artık zavallı çocukların oynayacak yerleri yoktu.

Hiç kuşku yok ki Bencil Dev – The Selfish Giant deyince akla Oscar Wilde’ın öyküsü geliyor. Clio Barnard’ın yazıp yönettiği ve Wilde’ın öyküsünden esinlendiği film, Arbor ve Swifty isimli iki çocuğun yoksullukla savaştığı dünyalarını konu alıyor. Kimi zaman ailelerine destek olabilmek kimi zaman ise “ufak” hayallerini gerçekleştirebilmek adına hurdacılık yapan Arbor ve Swifty’nin “gri “dünyalarında “renkli” olan tek şey ise aralarındaki arkadaşlık bağı oluyor. Fakat, Wilde’ın öyküsünde olduğu gibi bazı çocuklar için bahar bir türlü gelmek bilmiyor.

Son yılların en başarılı “arkadaşlık” temalı filmlerinden biri olan The Selfish Giant, arkadaşlık temasının çevresine yerleştirdiği yoksulluk ve eğitim başlıklarıyla sistem eleştirisi yaparken, yerleşen bu sistemi neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde ele alıyor.

The Boy in the Striped Pajamas (2008)

the-boy-in-the-striped-pyjamas-filmloverss

Johne Boyne’nin aynı isimli romanından İngiliz yönetmen Mark Herman tarafından beyazperdeye aktarılan The Boy in The Striped Pajamas, babası Nazi komutanı olan Bruno (Asa Butterfield) ile toplama kampında esir olan Shmuel (Jack Scanlon)’in savaşın gölgesinde yaşadığı “imkansız” arkadaşlığı konu alıyor. Çocukların bu dehşet dolu dünyanın içerisinde sıkışıp kalan birer melek olduğunu savunan film, savaşların toplumlar ve özellikle de çocuklar üzerinde açtığı psikolojik sorunları gözler önüne seriyor.

Nazi Almanya’sı ve toplama kamplarını çekilen onlarca filmin içerisinde, merkezine yerleştirdiği çocuk ve dostluk kavramlarıyla türdeşlerinden ayrılan The Boy in The Striped Pajamas iyi bir arkadaşlık filmi olmasının yanı sıra son derece çarpıcı bir dram örneği olarak listemizde yer alıyor.

Stand By Me (1986)

stand-by-me-filmloverss

This is Spinal Tap ile mockumentary alt türüne önemli bir film armağan eden Rob Reiner’ın dramatik ögeleri ile öne çıkan macera filmi Stand By Me, günümüzde bile arkadaşlığın odağa alındığı filmler denildiğinde akla gelen ilk yapımlardan biri oluyor. Ünlü yazar Stephen King’in The Body isimli kitabından uyarlanan film, 1959 yazında 12 yaşında dört çocuğun, kayıp başka bir çocuğun bedenini bulmak için atıldıkları macerayı anlatıyor. Dört çocuktan Gordie’nin yetişkin versiyonunun anlatıcılığını üstlendiği hikaye ilerledikçe, dört çocuğun arasındaki sıcak dostluğu izliyoruz. Rob Reiner’ın yönetmenliği ile bu samimi hikaye, izleyenlerin aklında hala yer edinmeyi başarıyor.

Sideways (2004)

sideways-2004-filmloverss

Amerikan sinemasının kendine has auteurlerinden Alexander Payne’in yazıp yönettiği, başrollerinde Paul Giamatti, Thomas Haden Church, Virginia Madsen ve Sandra Oh gibi isimlerin yer aldığı Sideways, hayattan tam olarak istediklerini alamamış iki arkadaşın, Miles ve Jack’in California üzüm bağlarına yaptıkları yol gezisini anlatıyor. Evlenme sürecinde olan Jack’e bir hediye olarak oldukça detaylı bir şekilde planlanmış bu geziyi sunan Miles’ın tüm bu detaycılığı gezi sırasında tanıştıkları iki kadın ile sekteye uğrayacaktır. Miles ile Jack’in Stephanie ve Maya ile tanışması, normal bir yol gezisi olarak başlayan seyahatin ikilinin arkadaşlıkları ve hayatları üzerine düşündükleri bir farkındalık turuna dönüşmesine sebep olacaktır.

My Own Private Idaho (1991)

my-own-private-idaho-filmloverss

Gus Van Sant’in üçüncü uzun metrajı olan My Own Private Idaho, sokaklarda yaşayan Mike ve Scott’ın hikayesini anlatıyor. Dönemin iki ünlü erkek oyuncusu River Phoenix ve Keanu Reeves’in canlandırdığı Mike ve Scott, zengin erkek ve kadınlarla para karşılığı birlikte olan iki asi arkadaştır. Zengin ailesine rağmen Mike ile sokaklarda yaşayan Scott bu durumu geçici bir hal olarak görmektedir. Scott’ın en büyük hayali ise küçükken kendisini terkeden annesini bulmaktır. İkilinin Scott’ın annesini bulmak için çıktıkları yolculuk, arkadaşlıklarını değerlendirdikleri bir seyahata dönüşür. 1993 yılında hayatını kaybeden River Phoenix, filmdeki rolüyle Venedik Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanmıştır.

Thelma & Louise (1991)

thelma-and-louise-filmloverss

Art arda yönettiği Alien ve Blade Runner filmleri ile adını sinema tarihine yazdıran Ridley Scott’ın pek çoklarınca üçüncü başyapıtı olarak gösterilen Thelma & Louise, Susan Sarandon ve Geena Davis’in canlandırdığı ikilinin dostluğunun yanında, ataerkil adalete karşı çıkan yapısıyla hala akıllardan çıkmayan bir yapım. Yoğun iş temposundan ve monoton hayatından sıkılmış Louise ile sorunlu bir evlilik hayatına sahip Thelma’nın çıktığı küçük yolculuk, Thelma’nın tecavüze uğraması ve Louise’in tecavüzcüyü vurması ile ikilinin kendilerini buldukları bir firara dönüşür. Erkek adaletinin kendilerine inanmayacağını bilen Thelma ve Louise, kalan paraları ile Meksika’ya geçme planları kursa da, tüm polis birimleri peşlerine düşer. Bu kovalamaca, filmin sinema tarihine geçmiş son sekansı ile bitmiş olur.

Ghost World (2001)

ghost-world-filmloverss

Daniel Clowes’un çizgi romanından uyarlanan, Terry Zwigoff’un yönetmenliğini yaptığı Ghost World, sancılı geçmekte olan lise hayatlarından sonra beraber eve çıkma hayalleri ile yaşayan Enid ve Rebecca’nın sıradan hayatlarına odaklanıyor. İkilinin bu sıradan hayatı, gazetede gördükleri bir ilana şaka amaçlı cevap vermeleri ile değişir.

Başrollerinde Scarlett Johansson ve Thora Birch’ün yer aldığı film, adeta ruh ikizi gibi gözüken iki karakterinin bir olay sonrası farklılaşan hayatlarını anlatmasıyla benzer büyüme ve dostluk hikayelerinden farklılaşmayı başarıyor.

The Perks of Being A Wallflower (2012)

the-perks-of-being-a-wallflower-coming-of-age-1-filmloverss

Aynı adlı romanın yazarı da olan Stephen Chbosky’nin yazıp yönettiği The Perks of Being a Wallflower, küçük yaşta geçirdiği travmayı aşmaya çalışan Charlie’nin lise döneminde yaşadıklarına odaklanıyor. Klasik bir coming of age (büyüme hikayesi) anlatısını benimseyen film, başrolleri Logan Lerman, Emma Watson, Ezra Miller’ın performansları ile herkesin kendi yaşamından bir parça bulabileceği hikayesini izleyiciye aktarmayı başarıyor.

Sıkıntılı günlerinden çıkışı Sam ve Patrick’le olan arkadaşlığında bulan Charlie, yeni arkadaş grubuyla deneyimlediği tecrübeleri vesilesi ile travmatik geçmişiyle yaşamayı öğrenecektir.

Midnight Cowboy (1969)

Hem açılış hem de kapanış sahnesi ile sinema tarihine geçmiş olan Midnight Cowboy, The Graduate sonrası Dustin Hoffman’ı 70’lerin yıldızı yapan film olmuştu. Harry Nilsson’ın Everybody’s Talkin’ şarkısını dillere dolayan açılışı ile taşralı bir genç olan Joe Buck’ın büyük umutlarla New York’a gidişini izleriz. New York’ta zengin kadınlara vücudunu sunarak para kazanmayı uman Joe’nun, kaosun kapladığı bu şehirde geçirdiği her gün işler daha da tersine gitmeye başlar. Kötürüm, hasta bir dolandırıcı olan Ratso ile zor durumdaki Joe arasında garip bir arkadaşlık oluşuverir. Fakat, New York bir şekilde bu ikiliyi yenmeyi başarır.

Amerikan Rüyası’nın üzerindeki süsü kaldırarak bu konudaki gerçeği yüzümüze vuran filmde, Ratso’nun Miami hayalleri kurduğu sahne bu bağlamda sinema tarihinde önemli bir yer kaplar. Film, finaliyle de tüm anlatısını tamamlayacak bir nokta koymayı başarır.

Fried Green Tomatoes (1991)

fried-green-tomatoes-filmloverss

Amerikalı yazar ve komedyen Fannie Flagg’ın Fried Green Tomatoes at the Whistle Stop Cafe adlı romanından 1991 yılında Jon Avnet tarafından beyazperdeye uyarlanan Fried Green Tomatoes, bir bakımevinde yaşayan Ninny’nin mutsuz bir yaşamı olan Evelyn Couch ile tanışıp gençliğinde tanık olduğu bir dostluğun öyküsünü anlatmaya başlamasını konu alır. Büyük Bunalım dönemi Amerikası’nda ırk çatışmasının en yoğun olarak yaşandığı günlerde birçok zorluğa göğüs geren Idgie ve Ruth’un dostluğunun anlatıldığı dokunaklı ve bir o kadar da güçlü hikâyede iki kadın arasında kurulan bu bağ, kadın özgürlük hareketine en önemli örneklerden biridir. Zira 1920’lerde henüz şiddetli bir ırk kavgası yaşanırken bu iki kadın toplumun dayattığı rollerle ve baskılarla mücadele etmekten vazgeçmez.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011)

bizim-buyuk-caresizligimiz-filmloverss

Çağdaş Türkiye Edebiyatının önemli isimlerinden Barış Bıçakçı’nın en naif romanlarından biri olan Bizim Büyük Çaresizliğimiz oldukça erken yaşta yitirdiğimiz yönetmen Seyfi Teoman tarafından 2011 yılında beyazperdeye uyarlandı. Otuz yaşlarındaki iki adamın uzun yıllardır süregelen derin dostluklarının hikâyesine odaklanan filmde onlarla birlikte yaşamaya başlayan Nihal ile aralarında gelişen, başlangıçta tariflendiremedikleri ilişkilerini konu alıyor. Filmde Ender ve Çetin’in büyük çaresizliğinin Nihal olduğunu söylemek mümkün olsa da kitapta Ender’in Çetin’e “Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.” demesiyle iki arkadaşın esasında çocukluğa duydukları özlemine tanık oluyoruz.

E.T (1982)

Steven Spielberg’in 1982 yapımı Amerikan Film Enstitüsü’nün (AFI) belirlediği 10 Türde En İyi 10 Amerikan Filmi listesinin bilimkurgu kategorisinde de yer alan klasik filmi E.T. Dünyaya kaçan bir uzaylının 10 yaşındaki Elliott ile kurduğu bağı ve dostluğu konu alıyor. Sadece abisi ve onun arkadaşlarıyla vakit geçirmek zorunda kalan Elliott, E.T.’nin gizlenmesine ve evine dönmesine yardım ettikçe aralarındaki ilişki güçlenerek kopması zorlaşan bir dostluğa dönüşür.

Caramel (2007)

nadine-labaki-caramel-filmloverss

Lübnan’ın başarılı yönetmenlerinde Nadine Labaki 2007 yapımı bu ilk uzun metraj filminde Beyrut’un bir mahallesinde yer alan güzellik salonunda toplanan beş kadının yaşamlarına ve arkadaşlıklarına odaklanıyor. Kimi yaşadığı yasak aşk, kimi bastırdığı cinselliği kimi ise yaşlanmanın verdiği telaş gibi karşılaştıkları ve günlük yaşamlarını etkiyen sorunlarla mücadele eden bu beş kadının hikâyesi Ortadoğunun dinî çatışmalarının yoğun şekilde yaşandığı ve iç savaşa sürüklenen ülkelerinden birisi olan Lübnan’ın siyasi karmaşasına değmeden oldukça sakin ve sade bir üslupla anlatılıyor. Filmin adıyla ise su, limon ve eritilmiş şekerin karışımıyla oluşturulan ağda kastediliyor. Başarılı yönetmen Labaki karamel ile “tatlı ve tuzlu, tatlı ve ekşi kavramlarını” vurgulayarak ilişkilerin bazen çok tatsız olabileceğini ama nihayetinde filmin merkezindeki kadın karakterler arasında paylaşılan kız kardeşliğin her şeyin üstesinden gelebileceğini sembolize ediyor.

Victoria (2015)

victoria-filmloverss

Sebastian Schipper’ın 2015’in en beğenilen filmlerinden biri olan Victoria, Berlin’in gece kulüplerinden birinin çıkışında dört genç adamla tanışan ve geceyi onlarla birlikte geçiren Victoria’yı konu alıyor. Üç ay önce Madrid’den Berlin’e yerleşen Victoria, hâlâ bilmediği bu şehre oldukça yabancıdır. Tanıştığı bu dört adam ona Berlin gecelerinde eğlenmeyi ve gerçek Berlin’i göstermek ister. Onlarla beraber başladığı bu keyifli gece banka soygununa kadar gider. Victoria ve bu gençler arasında saatler önce başlayan tanışıklık birçok fedakârlık ve birbirlerine duydukları güven ile daha derin bir yakınlığa dönüşmeye başlar. Hızla kurulan arkadaşlıkları ve aralarında geçen samimi diyalogları ile de güçlü bir anlatıma sahip olan film içinizde hafif bir burukluğa sebep oluyor.

The Intouchables (2011)

intouchablesremake-filmloverss

Olivier Nakache ve Eric Toledano’nun gerçek bir hikayeden uyarladığı The Intouchables, başından sonuna kadar sizi içine çeken samimiyetin ve dostluğun etkisiyle ikinci plana atamayacağınız filmler arasına girmeyi başarıyor. Omar Sy’ın filmde canlandırdığı karaktere binaen ırkçı damgası yemekten kurtulamayan ancak Fransa’da toplumsal çatışmanın ve modernliğin izlerini taşıdığı düşünülen film her şeye rağmen ülke tarihinin en çok gişe yapan ikinci filmi oluyor. Bu açıdan tartışmalara gebe olan filmin merkezinde yer alan iki zıt karakter; kültür, köken ve sınıf farkına karşı bir duruş, beklenmedik ve pek çoklarına ilham veren de bir dostluk göstergesi bir bakıma. Dahası zengin ama tekerlekli sandalyeye mahkum Philippe ve bambaşka bir dünyaya ait olan Driss’in çizdiği portre ile hayata farklı bir pencereden bakabileceğimizi hatırlıyor ve bir anda onların mutluluğuyla mutlu olduğumuzu fark ediyoruz.

Sleepers (1996)

sleepers-filmloverss

Rain Man’in arkasındaki isim Barry Levinson imzalı Sleepers; Kevin Bacon, Robert De Niro, Dustin Hoffman, Jason Patric ve Brad Pitt’in yer aldığı güçlü oyuncu kadrosu ile mizah ve hüznün üzerine inşa edilebilecek en sağlam dostluklardan birine işaret ediyor. Lorenzo Carcaterra’nın kitabından esinlenilen film, gerçek bir hikayeden uyarlanıyor olmasının verdiği çarpıcılığın yanı sıra sinemaseverle sunduğu görsel şölen ile de dikkatlerden kaçmıyor. Aşırı muhafazakar bir ortamda yetiştirilen ve bir araba kazası sonucu ıslah evine yerleştirilen 13 yaşlarında dört arkadaşın, cinsel istismardan işkenceye kadar yaşadığı bir dizi olayın gitgide sarpa saran bir intikam hikayesine dönüşmesini izlerken, yıllar içinde bozulmayan dostluğun etkisini görmezden gelemeyeceksiniz.

Papillon (1973)

papillon-filmloverss

Henri Charriére’nin gerçek hayat hikayesini kaleme aldığı aynı isimli kitaptan beyazperdeye uyarlanan Papillon, suçsuz olduğu halde mahkum edilen Papillon ve mahkum gemisinde tanıştığı Dega’nın etrafında dönüyor. Kaçmanın imkansız olduğu bu hapishaneye adım attığı ilk günden beri kaçmayı kafasına koyan Papillon’un yolu Cüzzamlılar Adası’na kadar düşer. Belli noktalarda Papillion ve Dega’nın göze çarpan tezatlığı, filmin ana fikrinin nasıl yumuşak bir biçimde yoğrulduğunun da göstergesi bir nevi; Steve McQueen ve Dustin Hoffman’ın mükemmel uyumuyla elbette ki. Yönetmen Franklin J. Schaffner’ın dokunuşlarıyla hayat bulan Papillon, duygusallığını yer yer melodrama bıraksa bile pek çok filmde bulamayacağınız büyük bir cesaret örneği.

Good Will Hunting (1997)

good-will-hunting-filmloverss

Gus Van Sant’ın 1997’de çektiği, senaryosunu Matt Damon ve Ben Affleck’in kaleme aldığı Good Will Hunting’in hikayesi, çocukluk arkadaşlarıyla birlikte yaşayan ve Massachuset Üniversitesi’nde hademe olarak görev yapan Will Hunting (Matt Damon)’ın etrafında dönüyor. Kendi kendini yok etmenin eşiğinden dönen arkadaşlarını hayata döndürmeye çalışan dört kişinin mücadelesinin ardındaki basit ama hayati gerçekler ilk bakışta her ne kadar tanıdık gelse de, Will’in yaşadığı problemlerin, matematik profesörü Sean McGuire (Robin Williams)’in geçmişine ayna tutması sımsıcak bir dostluğun yansımasına dönüşüveriyor bir anda. Nitekim Good Will Hunting’in ince ince işlediği mizahın yanı sıra yoğunluğundan bir şey kaybetmemesi de iki genç yetenek Damon ve Affleck’in En İyi Senaryo Oscar’ını kucaklamasını açıklıyor.

Au revoir les enfants (1987)

au-revoir-les-enfants-filmloverss

Louis Malle’nin yazıp yönettiği otobiyografi özelliği taşıyan Au revoir les enfants (Goodbye, Children), II. Dünya Savaşı sırasında yatılı Katolik Fransız okuluna giden Julien Quentin’in hikayesini konu alıyor. Malle’nin çocukluk anısından yola çıkarak beyazperdeye yansıttığı filmin en can alıcı noktası, okula yeni kayıt yaptıran üç Yahudi çocuğun yeni bir isim ve kimliğe bürünmek zorunda kalmasıyla bir anda gün yüzüne çıkıyor. savaş koşulları, dini eğitim ile perçinlenen aile ilişkileri, çocuk olmanın verdiği masumiyet ve belki de en önemlisi iki çocuk arasındaki iktidar kavgası tüm gerçekliğiyle sunuluyor sinemaseverlere. II. Dünya Savaşı ve Yahudi soykırımını konu alan bu filmi izlemek her ne kadar zor olsa da, savaş psikolojisinin çocuklar üzerinde bıraktığı etkinin büyüklüğü içinizin yanmasına sebep olacak ve her şeyi tekrar gözden geçireceksiniz.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →