· 6 dk okuma

Anlatısını Varoluşsal Kriz Etrafında Şekillendiren 10 Etkileyici Film

Anlatısını Varoluşsal Kriz Etrafında Şekillendiren 10 Etkileyici Film

“Çelişkin bir biçimde, kendileri için bir yaşama nedeni olan (yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de) düşünceler ya da düşler uğrunda ölüme giden başka insanlar görüyorum. Böylece ivedilikle yanıtlanması gereken sorunun yaşamın anlamı olduğu yargısına varıyorum.”

Albert Camus

Michelangelo Antonioni’den Andrei Tarkovsky’ye, Ingmar Bergman’dan Nuri Bilge Ceylan’a varoluşçu temalarla ön plana çıkan auteur yönetmenlerin varoluşsal kaygının sinematik güzelliğini perdeye taşıdıkları filmlerinden salt bir izleyici olarak her dönem beslendim. Bu beslenme, hiç bitmeyen bir beslenme olarak tanımlanabilir çünkü yıllar geçtikçe ve hayattan beklentilerimiz, bakışımız değiştikçe bu filmlerin sorguladıkları kavramlar da içimizde derinleşmeye başlıyor.

Varoluşçu felsefenin ana izleklerinden birkaçı olan; endişe, korku, kaygı, iletişimsizlik, yabancılaşma, yalnızlık vb. meseleler sinemanın ve yönetmenlerin de üzerinde sıklıkla durduğu konular arasında güncelliğini korumaya devam ediyor. Modernizm çarkının durmaksızın döndüğü ve hayatlarımızı kıskaçları altında tuttuğu bir çağda varoluşsal sancıların daha yoğun hissedildiği zamanın baskısı altındaki insanın kendiyle ve hayatla mücadelesini; hayatın anlamını ve yaşamın yaşamaya değer olup olmadığı sorunsalını çözmeye çabalayan yönetmenleri besleyen ortak temaların; yabancılaşma, yalnızlık, izolasyon ve iletişimsizlik olmasına da şaşmamalı.

Anlatısını Varoluşsal Kriz Etrafında Şekillendiren 10 Etkileyici Film

Yedinci Mühür – Det sjunde inseglet (1957)

Ingmar Bergman’ın en başarılı filmlerinden biri olan -birini diğerinden ayırmak pek kolay olmasa da- The Seventh Seal, bir şövalyenin ölümü, yaşamı dolayısıyla hayatın anlamını sorgulamasını konu alır. Özellikle satranç sahnesiyle bilinirliğini koruyan The Seventh Seal, içinde barındırdığı hayat sorgulamasıyla varoluşçuluğa dolayısıyla Sartre’a paralel bir çizgide ilerler. Bu ögeleri sıklıkla Bergman filmlerinde görmek mümkün olsa da The Seventh Seal’in ön plana çıktığı söylenebilir. Simgesel anlatımın hakim olduğu filmde Avrupa’yı saran veba salgını; ölümü, çaresizliği ve yıkımı simgeler. Bu simgeleştirme II. Dünya Savaşı sonrası kendi değerlerini sorgulayan Avrupa’yla da bağıntı kurar. Bergman böyle bir atmosferde çekmiştir filmini. Ölümün bir insan bedeninde somutlaşması onun kaçınılmazlığını gözler önüne sererken sonrasızlığı ve hiçliği çağrıştırır. Bu, ürkütücü bir durumdur. Olması gereken bu gerçekliği olgunlukla karşılamak ve yaşama anlam katmaktır.

Tatlı Hayat – La Dolce Vita (1960)

Sylvia’nın, Trevi Çeşmesi önündeki o meşhur sahnesi ile hafızalarımıza kazınan 1960 yapımlı İtalyan sinemasının en başarılı filmlerinden biri olan, Federico Fellini’nin unutulmaz filmi La Dolce Vita, ana karakteri Marcello Rubini’nin üzerinden insanın kendisini ve arzularını anlamlandırma çabasını izlediğimiz, Roma görüntüleriyle insanı mest eden, siyah-beyaz olmasına rağmen rengi hissedebileceğimiz ender güzellikte bir film. Roma’nın ahlaki çöküşüne ironik göndermelerle bezeli film, Fellini’nin ve İtalyan sinemasının klasikleşmiş filmlerinden biridir. Rubini’nin hızlı ve gürültülü, bol partili ve alkollü yaşantısının gitgide onu daha da çok yalnızlaştırdığını izlediğimiz filmde, Dante’nin İlahi Komedyası’na da birçok gönderme vardır.

No Exit (1962)

Jean-Paul-Sartre’ın aynı adlı oyunundan sinemaya uyarlanan The Exit’in yönetmenliğini, Orson Welles jenerikte yer almasa da Tad Danielewski ve Orson Welles birlikte üstleniyor. Sartre’ın oyununu senaryolaştıran isim ise George Tabori olarak karşımıza çıkıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Viveca Lindfors ve Rita Gam karşımıza çıkıyor. Oyunun orijinal ismi ise Huis Clos, dört tarafı kapalı alan anlamında kullanılıyor. Yanı sıra Sartre’ın Huis Clos oyununun Cameron Diaz’ın rol aldığı The Box – Kutu filminde de tartışıldığını belirtmek gerek. Sartre’ın varoluşa yaklaşımı kendisinden sonra verilen sanat eserlerinin özellikle edebiyat ve sinema alanlarının birçoğuna sirayet etmiş durumda. Ölmüş üç kişinin kapalı bir alanda birbirleriyle kurdukları diyalog üzerine şekillenen oyunun temel mesajı ise bir bakıma Sartre’ın en ünlü sözlerinden biriyle özetlenebilir: “Cehennem başkalarıdır.”

Cinayeti Gördüm – Blow-Up (1966)

Modern Avrupa sinemasının en önemli isimlerinden İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni, bu ilk İngilizce filminde, bir çekim esnasında tanık olduğunu düşündüğü cinayetin sırrını çözmenin peşine düşen bir fotoğrafçıyı takip ediyor. Lakin Blow-Up’ın böyle bir olay örgüsünden bekleneceği gibi, cinayeti çözme tabanlı sıradan polisiye olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur. Zira Antonioni, filmin çatısını hikâyenin merkezinde bulunan fotoğrafçının sırrı çözmek adına içine düştüğü saplantı üzerine kuruyor. Buradan hareketle Blow-Up’ın bir tür sanrı filmi olduğunu da iddia edebiliriz. Fotoğraf makinesi aygıtının gösterdikleri üzerinden soyut kavramlara uzanan bir sorgulamaya girişen Blow-Up’ın finalindeki pandomimcilerin topsuz tenis maçı sekansının net bir okumasına girişmek zor olsa da filmin genel ruhuyla müthiş bir uyum yakaladığı kesin.

Kurban – Offret (1986)

1986 yapımı Andrei Tarkovsky filmi olan The Sacrifice, daha çok bir mekân filmi olarak tanımlayabileceğimiz ve Tarkovsky’nin izleyeni varoluşsal sorgulamalara ittiği bir başka yapım olarak değerlendirilebilir. Yönetmenin ancak İsveç’te çekme fırsatı bulduğu Offret, başrolünde yine İsveçli büyük oyuncu Erland Josephson’u konuk ediyor. Tarkovski’nin son filmi Offret, nükleer savaşın eşiğinde modern dünyanın maneviyatını iyice kaybettiğini düşünen bir entelektüelin Tanrı’ya bu felaketi engellemesi için bir kurban vermesi gerektiğini düşünmesini ve ailesi ile birlikte kendini manevi bir şekilde bu savaşı durdurmaya adamasını anlatıyor. 1986’da Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü alan film, Tarkovski’nin son filmi olmuştu. Kansere yenik düşen, ömrünün son kısmını adeta sürgünde geçiren ancak sinema ile kendini ve içinde yaşadığı dünyayı anlatmaktan vazgeçmeyen bir sinemacı olarak, sanatın zirvesinde kendine bir yeri çoktan edindi.

Sonsuzluk ve Bir Gün – Eternity and a Day (1998)

Geçtiğimiz haftalarda Atina’da meydana gelen yangında tüm kültürel mirası yok olan Theo Angelopoulos’un üzerine uzun uzun düşünülmeden sindirilmesi pek de mümkün olmayan filmi Sonsuzluk ve Bir Gün, Alexandre isimli bir yazarın ölümcül bir hastalığa yakalanmasının ardından ölmeden önce yaşadığı son günü perdeye taşır. Sonsuzluk ve bir gün tanımı her ne kadar uzun bir zaman ifade eder gibi görünse de Alexandre için yaşanacak tek bir gün vardır çünkü sonsuzluk ölümdür. Yaşayacak tek bir gün kaldığında varoluşsal kriz, yaşanacak tek günü de insanın elinden alabilir. Çünkü yaşamak üzerine düşünmek yaşamak değildir.

The Truman Show (1998)

7/24 hayatı kameralarla gözlenen, doğduğu günden beri hayatı başkaları tarafından kurgulanmış, çok realist görünen bir dünyada, annesi, babası, en yakın arkadaşı hatta sevdiği kadınlar birer oyuncuyken bunun farkında olmayan ana karakterimiz sayesinde yaşadığımız dünyanın gerçekliğini biz de sorgular hâle geliriz. Truman hayatındaki her şeyin birer illüzyon olduğunun farkına vardıkça, onun yaşadığı Sea Haven’da kendimiz yaşasak, bu dünyanın gerçekliğini onun kadar sorgular mıydık, diye düşünürken buluruz kendimizi. Truman’ın tüm bu yaşadıkları ise büyük bir varoluşsal krizin kapılarını aralar.

New York Yanılsamaları – Synecdoche New York (2008)

“Çelişkin bir biçimde, kendileri için bir yaşama nedeni olan (yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de) düşünceler ya da düşler uğrunda ölüme giden başka insanlar görüyorum. Böylece ivedilikle yanıtlanması gereken sorunun yaşamın anlamı olduğu yargısına varıyorum.” New York Yanılsamaları’nın ana karakteri Caden Cotard, yaşama nedenini aynı zamanda ölme nedeni yapabilen bir karakter. Bu neden o kadar güçlüdür ki, yaşamak için yanılsamaları da beraberinde getirir. Kaufman’ın her şeyiyle kendi zihninin bir yansıması olduğunu söyleyebileceğimiz bu dünyada, gerçekle oyun olan iç içe geçer. Gerçekte olan oyunda canlanır, oyunda olan gerçeğe sirayet eder. Caden tüm bunları düşünür hem de ölümüne düşünür, ölümünü düşünür. “Düşünmeye başlamak, için için yenmeye başlamaktır.” der Albert Camus, Sisifos Söyleni adlı kitabında. Bu yüzden de “Kendini öldürmek, bir anlamda melodramlarda olduğu gibi içindekini söylemektir.” Peki her an ölüyor olma korkusuyla Cotard’ın yaptığı gibi yıllarca yaşamak içindekini hiçbir zaman söyleyememiş olmak mıdır ya da aksine her gün tekrar tekrar bağırmak mı?

Utanç – Shame (2011)

Steve McQueen’in ikinci filminde Hunger’daki gibi başrolü yine Michael Fassbender’e verdiği Shame; otuzlu yaşlarında, cinsel dürtülerine hâkim olamayan, New York’lu Brandon’un hikâyesini konu alıyor.  Brandon’ın iş, ev ve barlardan ibaret tekdüze yaşamı, seks işçileri ve porno filmler arasında geçmektedir. Dik başlı kız kardeşi Sissy birkaç gün kalmak için evine gelince, hayatı birden rayından çıkar. Utanç, saplantı, ihtiyacın doğası ve hayatta yaptığımız seçimler üzerine, son derece sakin ve minimalist bir film ile bizleri buluşturan McQueen; geçmişten gelen acı dolu hatıraları beraberinde getirip bizi New York’un kalabalıklığında yaşayan yalnız Brandon’a odaklanır.

Kış Uykusu (2014)

Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye ödüllü filmi Kış Uykusu, varoluş krizini temel alan en önemli filmlerden biri. Haluk Bilginer’in canlandırdığı Aydın karakterinin yani bir entelektüelin içine düştüğü varoluşsal sancı aslında yaratıcı düşüncenin kendini doğurduğu en önemli sancıdır. Kış Uykusu’nda da her ne kadar olaylardan ziyade durum ön planda gibi görünse de karakterlere varlıklarının yanı sıra özlerini kazandıran verdikleri kararlar ve yaptıkları seçimlerdir. Gitmek ve kalmak arasındaki seçim ile susmak ve konuşmak arasındaki seçimler bu noktada oldukça benzerdir.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →