· 8 dk okuma

Aksiyon Filmlerinin En Uçuk Sahneleri

Sinemanın en popüler ürünlerinin ortaya çıktığı aksiyon sineması, hemen hemen herkes için bir eğlence aracıdır. Kırk yıldan uzun zamandır beyazperdenin en çok izlenen filmlerini barındıran bu türün beslendiği noktalar da çok çeşitli olmuştur. Ayrıca, hemen her filmde aksiyon yaratmayı başarabilen Hollywood’un, türün gelişmesindeki payı asla göz ardı edilemez. Hatta aksiyon sinemasında liderliği tekelde tuttuklarını söylemek en doğrusu olur.

Günümüzde klasik olarak bahsedeceğimiz birçok aksiyon filmi var. Gerek başrol oyuncuları, gerek prodüksiyonu, gerekse yalnızca bir sahnesi olsun sayısız sinemaseverin keyifle izlediği filmler vardır. Bu filmlerden bazıları gerçeğe yakın olabilmek için çaba gösterse de, genel olarak bir çoğu daha ihtişamlı olmayı tercih edebiliyor. Seçenekleri sayılı olan bir türün böyle bir ayrıma sahip olması ortaya şık bir farklılık katıyor. Bu anlamda farklı bakış açılarına sahip olan filmlerin sevenleri benzer ya da farklı olsa bile eğlenmek için ilk olarak aksiyon filmlerini tercih ediyorlar. Polisiye filmlerin biraz daha gerçeğe yakın olma çabası içerisinde olmayı tercih ettiğini, öte yandan da daha askeri tabanlı filmlerinse ihtişamlı sahneler barındırmayı çok sevdiğini söylemek mümkün. Tabi bu ihtişamı sağlarken de, yer yer başarılı, yer yer başarısız fazlasıyla uçuk sahne ortaya çıkabiliyor. Biz de bu dosyamızda Aksiyon Filmlerinin En Uçuk Sahneleri’ni sizler için derledik.

Live And Let Die (1973)

Aksiyon sinemasını yaratan ve bu kadar popüler olmasını sağlayan filmlerin başında elbette 007 geliyor. James Bond efsanesinin ardı arkası kesilmeyen maceraları, beyazperdede hem casus hem de aksiyon filmleri için önemli bir kaynak oldu. Bu kaynak o kadar zengin ki, şimdilerde serinin 24. filmi çekiliyor. 50 yılı çoktan deviren seri boyunca birçok Bond ve Bond Kızı gördük. Fakat onca aktörün arasından uzun yıllar sonra bile hatırlanan birkaç kişi var yalnızca. Roger Moore da o isimlerden bir tanesi. James Bond ünvanını en uzun süre taşıyan aktörlerden olan Moore, karakterle en çok özdeşleşen isim ayrıca. Yedi defa James Bond’u canlandıran Moore, bu filmlerden bazılarında oldukça ilginç sahnelerde de yer aldı.

Bond serisinin sekizinci filmi olan Live And Let Die, Roger Moore’un James Bond olarak ilk defa beyazperdede göründüğü film. Bond Kızı olarak da Solitaire karakterini Jane Seymour canlandırıyor. Filmdeki sahnede Bond, bir Karayip adasında görevdeyken yerel polisler tarafından hakkında yakalama kararı çıkarılıyor. Çift katlı bir otobüsle kaçan Bond, polisleri atlamayı tıpkı 007’ye yakışır şekilde başarıyor.

The Rock (1996)

Gerçek bir aksiyon klasiği olan The Rock, günümüzün bu alandaki aranan yönetmenlerinden Michael Bay’in ikinci uzun metraj filmi. Henüz ilk filmi Bad Boys ile büyük başarı yakalayan Bay’in bu ikinci filminde Sean Connery, Nicolas Cage ve Ed Harris gibi isimler yer alıyor. Yalnızca yıldız oyunculardan kurulu kadrosuyla değil, hikayesiyle de ön plana çıkan bir film The Rock. Elbette, Michael Bay daha o zamandan kendisini tanıyan bir yönetmenmiş. Bazı sahnelerdeki tavrıyla kendini fazlasıyla belli eden bir yönetmen olan Bay, aksiyonun sınırlarını zorlamayı da her zaman çok sevmiştir.

Filmin içinde aksiyonun zirveye çıktığı sahne, elbette meşhur takip sahnesi. John Mason (Sean Connery), polislerden ve Stanley’den (Nicolas Cage) kaçmaya çalışıyor. Bu azılı takibin sonunda artık iyice imza niteliği taşıyan, tipik bir Michael Bay sahnesine şahit oluyoruz.

Grindhouse: Planet Terror (2007)

Bir Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez projesi olan Grindhouse’ın ilk kısmını oluşturan ve Robert Rodriguez imzası taşıyan Planet Terror, en uçuk aksiyon sahnelerinin büyük bir kısmını barındırıyor olabilir. Başrollerinde Rose McGowan, Freddy Rodriguez ve Josh Brolin gibi isimleri bulunduran film, ilk dakikalarından itibaren absürt bir atmosfer yaratıyor. Rodriguez’in kendi sineması açısından bir ekol yaratma niyeti ve arzusunun ürünü olan Planet Terror, 2000’li yılların olağandışı sayılabilecek örneklerinden bir tanesi.

Adından da anlaşılabileceği üzere, bir çeşit kıyamet senaryosu ortaya koyan Rodriguez, bunu tamamen kendi tarzıyla yapıyor. Yerel halktan bir takım insanla, bir grup askerin bu kıyamet senaryosu karşısındaki mücadelesini anlatan film, kahramanlık yaratmak adına bilim-kurgunun sınırlarında geziniyor. Zihnindeki silahlanma fikirlerini birçok defa gösteren Rodriguez, Cherry (Rose McGowan)’nin kullandığı silahla hem kendisini aşıyor, hem de sinema tarihinin en olağandışı aksiyon sahnelerinden birine imza atıyor.

They Live (1998)

Hollwood’un elinden çıkmış, belli özellikleriyle ender filmlerden bir tanesi olan They Live, birden fazla farklılığı olan bir film esasında. Filmin Hollywood merkezli olması önemli; zira içeriğindeki mesajlarla ve alt metniyle rahatlıkla Hollywood karşıtı olduğu düşünülen bir yapım. Sloven filozof Slavoj Zizek’in, sinema kültürü üzerine yaptığı konuşmalara ve panellere birçok defa konu olmuş They Live, birçoklarına göre de göründüğünden fazlasına sahip. Filmin başrollerinde Roddy Piper, Keith David ve Meg Foster gibi isimler yer alıyor.

Nada (Roddy Piper), bir gözlük sayesinde sokaklara, billboardlara ve bütün çevresine yayılmış gizli mesajlar keşfeder. Zaman içerisinde bu mesajların uzaylılar tarafından yerleştirildiğini farkeder ve insanları kurtarmaya çalışır. Tabi bu kurtarma girişimi ne kadar başarılı olmuş, orası tartışılır. Nada’nın, Frank (Keith David) ile karşılaştıktan sonra onu bildikleri hakkında uyarmak istemesi üzerine ikili arasında değişik bir iletişim kurulur. Bu iletişim dövüş ve aksiyon sahneleri arasında özel bir yerde duruyor şüphesiz.

Rambo 3 (1988)

Sylvester Stallone, Rocky serisiyle kısa zamanda büyük bir aksiyon yıldızına dönüştükten sonra 1982 yılında First Blood filmiyle Rambo efsanesini başlattı. Rambo serisinin üçüncü filmi olan Rambo 3 ile artık rolünün en aranan aktörlerinden bir tanesiydi. Stallone’nin gerek oyunculuk performansı, gerekse senarist yönüyle birçok yönden yön verdiği bu seri hala özel bir köşede durur. Zorlu bir kurtarma görevini konu alan filmde Rambo, eski komutanını esir tutulduğu Afganistan’dan kurtarmaya çalışır. Rambo’nun görevleri hiçbir zaman sessiz ya da mütevazı olmadığı gibi, uzun süre akıllardan da silinmedi.

Rambo 3’ün en akılda kalıcı ve epik sahnelerinden biri, bir Rus askeriyle Afgan dağları üstünde ettiği kavgadır. Rambo’nun Van Damme-vari bir tekmeyle rakibini alt ettiği bu sahne, hem Sylvester Stallone’nun hem de Rambo’nun en unutulmaz sahnelerinden bir tanesi.

Die Hard 4.0 (2007)

Bruce Willis’in 1988 yılında başladığı ve son filmi 2013 yılında gelen Die Hard serisi de, hem Rambo hem de James Bond kadar aksiyon sineması için önemlidir. Ayrıca Bruce Willis’in aksiyon kariyerinin de yapı taşlarındandır. Kuşaklar arasına yayılan hayran kitlesinin de etkisiyle gişede de başarısını hep devam ettirmiştir. En son beşinci filmi çekilen seride bu defa John McClane (Bruce Willis)’in oğlu Jack McClane (Jai Courtney) de babasına yardım etmişti.

25. yılını deviren seride dedektif John McClane ilk olarak teröristler tarafından kaçırılan karısını kurtarmış, sonra Washington Havalimanı’nı ele geçirmek isteyen askeri bir örgütü engellemiş, beş yıl sonra ise yine teröristlerle karşı karşıya gelmişti. 12 yıl sonra çekilen serinin dördüncü filminde ise Amerika’nın bütün siber altyapısını çökerterek ülkeyi açık hedef haline getirmek isteyen bir grup teröriste karşı mücadele veriyor. Washington’da geçen mücadelede aksiyon sineması tarihinde çoktan yer etmiş epik sahneler mevcut. Bu sahnelerden biri McClane’nin tek başına bir F35’i düşürdüğü sahnedir. Ölümün şimdilik oldukça zor olduğu John McClane için pek zor bir iş olmasa gerek.

Man of Steel (2013)

300 Spartalı ve Watchmen gibi çizgi romanları beyazperdeye uyarlayarak bu alanda ne kadar başarılı işler ortaya koyabileceğini gösteren Zack Snyder’in son filmi Man of Steel, genel olarak beklentileri karşılayamayan bir süper kahraman filmi olarak karşımıza çıkmıştı. Filmin yapımcılığını üstlenen ve senaryoya da katkı yapan Christopher Nolan’ın etkisini fazlasıyla hissetmiştik. Başrollerinde Henry Cavill, Amy Adams ve Michael Shannon gibi isimleri bulunduran Man of Steel ayrıca, Russell Crowe, Kevin Costner, Laurence Fishburne gibi isimlerin varlığıyla fazlasıyla zengin bir kadroya sahipti.

Zack Snyder’in Superman uyarlaması olan Man of Steel’in eleştiri aldığı nokta Superman’in kendisi olsa da, General Zod (Michael Shannon) ile olan çarpışması hayranlar tarafından pek beğeniyle karşılanmamıştı. Kahramanların karakter yapılarının tatmin edici olmamasında orijinal çizgi roman yazarlarının senaryoya dahil olmamasının da etkisi büyük elbette. Büyük bir final yapması gereken Man of Steel’in, Superman ile Zod arasındaki son kavgası film içinde en çok konuşulan kısım olmuştu. Tanrıların savaşı tadındaki bu kavga, Batman & Superman : Dawn of Justice’in fragmanını izleyince belli bir istikrar gösterirken, fazlasıyla epik olmaktan da geri kalmıyor.

Kill Bill (2003)

Quentin Tarantino’nun yarattığı en özel karakterlerden biri olan Gelin’in ilk macerası Kill Bill, ilk olarak 2003 yılında karşımıza çıkmıştı. Bir yıl sonra devam filmiyle boy gösteren Tarantino, aksiyon sinemasına çok değerli bir armağan vermişti. Şimdilerde ise serinin üçüncü filmi için çalışmalarını sürdüren yönetmen, bu serinin etkisinin daha uzun yıllar devam etmesini istiyor belli ki.

Uma Thurman, Lucy Liu ve David Carredine’li kadrosuyla ilk bakışta dikkat çeken ve izlendikten sonra uzun süre etkisini kaybetmeyen Kill Bill, sinema tarihinin aksiyon açısından çığır açmış filmlerinden biri olabilir. Tarantino’nun çekim tekniklerinden, detaylarla süslü sahne planlamalarına kadar filmin her saniyesine hakim olması, hem Gelin’in intikam isteğini çok daha iyi hissetmemizi sağlıyor, hem de ortaya fazlasıyla özgün bir sinema klasiği çıkıyor. Serinin ilk filminin en bilinen ve en dikkat çeken sahnesi kuşkusuz ki, Gelin (Uma Thurman)’ın O-Ren Ishii (Lucy Liu)’yu öldürmek için bulunduğu mekana gittiği sahne. Tarantino’nun dakikalar boyunca, kontrolü bir an bile elinden bırakmadan çektiği bu uzadıkça uzayan kavga sahnesi 2000’li yılların en epik sekanslarından.

Indiana Jones and The Kingdom of The Crystal Skull (2008)

Aksiyon Filmlerinin En Uçuk Sahneleri dosyasını Indiana Jones ile kapatıyoruz. Sinemanın en kült kahramanlarından olan, Harrison Ford’un hayat verdiği Indiana Jones, şimdiye birçok akıl almaz macerayla beyazperdede boy gösterdi. 1981 yılında tamamlanan Kutsal Hazine Avcıları filmiyle başlayan efsanevi serinin son filmi ise 2008 yılında vizyona giren Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı oldu. Son filmle ilgili genel kanı, serinin en zayıf halkası olduğu yönünde. Özellikle abartılı sahneleri ve tutarsız finaliyle hayal kırıklığı yaratan bir film ortaya çıkmıştı ne yazık ki. Harrison Ford’un can verdiği unutulmaz pek çok karakterden yalnızca biri olan Indiana Jones, ilerleyen yıllarda yeni bir filmle karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Beşinci Indiana Jones filmi ile ilgili elimizde pek bir bilgi henüz olmasa da, son filmin hayal kırıklığı dolayısıyla umut dolu bir bekleyişin hakim olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Serinin yaratıcısı Steven Spielberg tarafından yönetilen Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı, Indiana Jones’ın meslektaşı olan, John Hurt’ün canlandırdığı Profesör Oxley sayesinde buldukları Kristal Kafatası’nın öyküsünü anlatıyor. Soğuk Savaş döneminden beri Sovyet Ajanları tarafından izlenen Indiana Jones’ın bu macerasında doğaüstü olaylar fazlasıyla yer kaplıyor. Fakat, heyecanın ve aksiyonun belli bir seviyenin altına düşmediği  Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı’nda en çarpıcı sahne ise insan nedeniyle gerçekleşiyor. Patlayan bir nükleer bombadan kurtulan Jones, yepyeni bir kurtuluş yöntemi icat ediyor.


Tolga Demir

Tolga Demir

127 yazı · 1994'te İstanbul'da doğdu. Dünya algısı ve hayal gücü sinemayla şekillendi. Sinema, akademik hayatına yön vermemiş olsa da, her daim hayatının ayrılmaz bir parçası oldu.

Yazarın diğer yazılarını gör →