Acı-Tatlı Sonlarıyla Gönlümüze Taht Kuran 13 Film!
Sonsuza dek mutlu yaşadılar… her hikayenin sonu böyle bitecek değil ya!
Gerçek hayatın çocukken duyduğumuz masallar gibi olmadığını öğrendiğimizde, mutluluk ile hüzün arasındaki o ince çizgiyi de anlamıştık. Hiçbir sorunun olmadığı, gökten elmanın düştüğü ve herkesin sonsuza dek mutlu mesut yaşadığı sonların sadece masallarda olduğunu; gerçeğin aslında pek siyah-beyaz netliğinde olmadığını öğrenmemize bir nevi de büyümek diyebiliriz sanırım. Büyüdükçe sonsuzluğa olan inancımızı kaybetmeye; acı ile tatlı arasındaki mayhoşluğun keyfini sürmeye başladık demek.
Sinemada bu saydam geçişi benimseyen filmlerin bu denli kalbimize dokunması da gerçekle fazlasıyla örtüşüyor olmasından kaynaklanıyor tabii… Hal böyleyken pek çok saf mutlulukla sonlanmayan filmlerden söz etmek mümkün. Biz de sizler için bunların arasından 13 tanesini seçtik.
Acı-Tatlı Sonlarıyla Gönlümüze Taht Kuran 13 Film!
Roman Holiday – 1953

Hangi ülkenin kraliyet ailesinden geldiğini bilmediğimiz; Avrupa kentlerine yaptıkları ziyaretlerde yapmak zorunda olduğu resmi protokollerden sıkılan prenses Ann; Roma’ya yaptıkları ziyarette ailesinden ve basından kaçarak şehrin sokaklarını arşınlamaya başlar. Yıllardır özlemini duyduğu yalnızlığa kavuşan Ann, bu şehrin sokaklarında onca zenginliğe rağmen istediği ve ulaşamadığı birçok şeye sahip olacaktır. Amerikalı bir gazeteci olan Joe Bradley ile tanışan Ann için unutulmaz bir Roma seyahatine tanık olduğumuz ve başrollerinde ise Audrey Hepburn ile Gregory Peck’in yanı sıra Roma sokakları da yer alıyor.
West Side Story – 1961

William Shakespeare’in Romeo ve Juliet eserinden ilham alınarak modern zamanlara uyarlanan ve iki farklı sokak çetesinin yaşadığı çatışmaların ortasında birbirine kavuşmaya çalışan aşıkları konu edinen West Side Story, dans/müzikal filmlerine ilgisi olan, olmayan her sinemaseverin izlemesi gereken yapımlar arasında yer alıyor. Jerome Robbins ile Robert Wise tarafından yönetilen filmin, 10 Oscar ödülü bulunuyor. Başrol oyuncuları olan Natalie Wood ile Richard Beymer’ın başarılı performanslarıyla hayat bulan film, günümüzde de güncelliğini hiç kaybetmeden müzikal olarak sergilenmeye devam ediyor.
Annie Hall – 1977

Woody Allen filmografisinin ilk akla geleni, hatta Allen’ın baş yapıtı Annie Hall! Film, kadın erkek ilişkilerine yönelik zekice tasarlanmış diyaloglarıyla da hafızalarımızda yer ederken aynı zamanda Woody Allen ile Diane Keaton’ın performanslarıyla da unutulmazlar arasına adına yazdırır. Manhattan’ın en yetenekli komedyeni olan Alvy, ikili ilişkilerde ise bir o kadar başarısızdır. Bir gece kulübünde şarkıcı olan Annie Hall’a aşık olan Alvy, kendine olan güvensizliği yüzünden Annie’yi çok geçmeden kaybedecektir. Çünkü Alvy’nin bu güvensizliği onların ilişkisini sabote edecek ve Annie de daha iyi bir hayat için Alvy’den uzaklaşacaktır. Tüm şanssızlıklarına ve etrafını saran kötülüklere rağmen, gerçek aşkından vazgeçmeyi aklından bile geçirmeyen Alvy, Annie ile yeniden bir arada olmaya yönelik olan inancını ise asla terk etmez…
Before Sunrise – 1995

Richard Linklater’ın aşkın zamansızlığını anlattığı; farklı dönemlerde geçen üçlemesinin ilk filmi Before Sunrise, sinema tarihine adını yazdıracak etkileyici bir aşk hikayesinin ilk adımıdır. Fransız Celine ile Amerikalı Jesse’in bir trende karşılaşmalarıyla başlayan hikayeleri ve arşınladıkları Viyana sokaklarıyla bizleri büyülü bir dünyaya sürükleyen Linklater; gün doğana kadar zamanı olan bu ikiliyi ve birbirlerine karşı duydukları karşı konulamaz çekimi, sihirli sözcükleriyle bezeli diyaloglarıyla öyle güzel ele alır ki adeta bizleri mest eder. Film Jesse ve Celine’in birbirlerine ‘6 ay sonra Viyana’da’ sözleriyle bitse de; biz serinin ikinci filmi Before Sunset ile Paris sokaklarına gittiğimizde anlarız ki aradan aylar değil yıllar geçmiştir. Tek bir şey değişmemiştir; araya giren mesafeler, yaşanılan farklı hayatlar ve zaman… hepsine rağmen Jesse ile Celine hala birbirlerine aşıktır.
Life is Beautiful – 1997

II. Dünya Savaşı zamanında bir toplama kampında geçen hikayesiyle sinemaseverlerin ‘mutlaka izlenmeli’ kategorisine dahil ettikleri Life is Beautiful’u, onca kötülüğün yapıldığı bir toplama kampında, baş kahramanımız hayat dolu Guido’nun oğluna her şeyin aslında bir oyun olduğuna nasıl inandırdığını, gözleri dolu bir şekilde izlemeden edemeyiz. Zengin ve aristokratik bir aileden gelen Dora ile Yahudi Guido’nun mutlu bir evlilikleri, Giosue adında da bir çocukları vardır, ta ki Guido’nun oğluyla birlikte Yahudi toplama kampına götürüldüğü o güne kadar. Giosue’nin doğum gününde Guido, oğluyla birlikte kendisini bir toplama kampta bulmuştur. Guido, oğluna kampta olup biten her şeyin aslında bir oyun olduğunu, eğer bu oyunu kazanırlarsa doğum gününde istediği o tanka sahip olacağını söyler.
Lost in Translation – 2003

Dilinden ve kültüründen uzak olduğun bir şehirde ne hissedersin? Kuşkusuz, yoğun bir yabancılık duygusu. Fotoğrafçı kocasıyla birlikte, dilini hiç bilmediği bir şehre, Tokyo’ya gelen Amerikalı Charlotte, şehrin iletişimsizliğinde boğulurken reklam çekimi için gelen Amerikalı Bob ile karşılaşır. Orta yaşı çoktan geçmiş, evli ve çocuğu olan Bob ile genç ve yeni evli Charlotte, ülkelerinden uzakta kalabalığın içinde kaybolmak üzereyken birbirlerini bulmuşlardır. Tanımlamasını yapmanın güç olduğu bir ilişkinin içinde olan Charlotte ile Bob, kasvetli Tokyo metropolünde geçirdikleri birkaç günde kendi dünyalarını yaratırlar. Bir şehri anlamaya çalışmanın, ve bunu yaparken de kendini bulmanın nasıl bir şey olduğu anlatan Soffia Coppola imzalı Lost in Translation’da Bill Murray ile Scarlett Johansson’ı izliyoruz.
‘Kim olduğunu ve ne istediğini bilirsen, olayların seni üzmesine daha az izin verirsin.’
Eternal Sunshine of the Spotless Mind – 2004

Aradan geçen yıllar, bir aşkın bir insana neler yaptırabileceği; kırılan sınırlar ve duvarlar… bu konulardan bahsedildiği zaman akıllara gelen film kuşkusuz Etarnal Sunshine of the Spotless Mind’dır! Birbirinden çok farklı iki karakter olan; İçine kapanık biri olan Joel ile hisleriyle hareket etmeyi seven ve oldukça dışa dönük bir kişiliğe sahip olan Clementine bir kumsalda tanışırlar, birbirlerini çok severler… ancak tabii ki hiç bir aşk sorunsuz devam etmez. Her aşk hikayesinin mutlu bitmeyeceğinin, her birbirini seven çiftin aynı zamanda birbirleriyle iyi anlaşması gerekmediğinin kanıtı olan film; kurgusuyla ve senaryosuyla klasik romantik filmlerden kendisini ayırmayı başararak bizi bilimkurgunun kollarına bırakır.
Brokeback Mountain – 2005

Tüm kaçış noktalarını birbirlerinde bulan iki erkeğin aşk ve hüzün dolu hikayesini konu alan Brokeback Mountain; Ang Lee tarafından yönetildi ve Annie Proulx’un kısa hikayesinden uyarlandı. Filmde aşkı ve aşık olmayı etkileyici bir şekilde yansıtan iki adama Jake Gyllenhaal ve Heath Ledger hayat veriyor. Brokeback Dağı civarında bir çiftlikte tanışan ve birlikte vakit geçirmeye başlayan Ennis ile Jack’in arasındaki ilişki zamanla daha dikkat çekici bir derinlik ve duygusal bir boyut kazanır. Biri çiftçi, diğeri ise rodeo kovboyu olan iki adam farklı karakterlerine rağmen birbirlerine bağlanırlar. Yaşam boyu sürecek olan bu ilişki, kimi zaman kopmalar ve ayrılıklar yaşayacak fakat yeniden iki aşığı buluşturacaktır…
Once – 2007

Dublin’de gitar çalan aynı zamanda şarkıcı ve söz yazarı olan İrlandalı bir adam, bir gün sokakta çalarken Çek bir kadınla tanışır. Adamın maddi durumu pek iyi değildir ve babasının dükkanında ona yardım ederken bir yandan da sokaklarda çalarak para kazanmaya çalışmaktadır. Kız da eşiyle ayrıdır; gündüzleri çalışıp beraber yaşadığı annesine ve kızına bakmaktadır. Hayali albüm çıkarmak olan adam müzik şirketlerine yollamak için demo hazırlamaya karar verince piyano çalan genç kadın birlikte çalışmaya başlar. Glen Hansard ile Markéta Inglova’nın hayat verdiği kadın ve erkek onları bir araya getiren müzik sayesinde birbirlerini de tanıyacaklardır. Müzikleriyle izleyenleri mest eden hikayesinin de samimiyetiyle içimiz ısıtan Once’ın yönetmenliğini ve senaristliğini John Carney üstleniyor.
500 Days of Summer – 2009

Bu bir aşk hikayesi değildir. Aşk hakkında bir hikayedir.” Uyarısıyla başladığı andan itibaren aslında bu filmin sıradan aşk filmlerinden, romantik komedilerden farklı olacağını tahmin etmemiz gerekirdi. Film başkahramanı Tom’un aşık olmasını, terk edilmesini ve bu süreçte yaşadıklarını özgün bir anlatım tarzıyla izleyiciye sunmayı başarır. Bir anda Summer’a kızan; Tom’a kendini yakın hisseden izleyiciyi arkasına alan 500 Days of Summer; birbirinden güzel müzikleriyle, özellikle The Smiths şarkılarıyla benzerlerinden ayrılır.
Up – 2009

Yıllarca mutlu evliliği paylaşan Carl ve Ellie’nin en büyük hayalleri Cennet Şelalesi’ni görmektir. Kentsel dönüşümle evinin etrafını saran gökdelenlerden bunalan 80 yaşındaki Carl, Ellie’siz bir hayata alışmaya çalışırken, aklına bunca yıldır gerçekleştiremediği hayali gelir ve karar verir; evini uçan bir balona bağlayacak ve cennetten köşeye doğru yola çıkacaktır. Ancak Carl’a bu yolculukta; ‘yaşlılara yardım rozeti’ peşinde olan Russell de eşlik edecektir.
Celeste and Jesse Forever – 2012

Hem aşk hem de bir ayrılık hikayesi… Lisede tanışan Celeste ile Jesse; sadece birbirine aşık bir çift değil aynı zamanda da çok iyi anlaşan dostturlar. Genç yaşta evlenen çift için artık yıllar geçmiş; şimdi otuzuna gelmiş olan Celeste kendi medya danışmanlık şirketinin sahibiyken; Jesse ise işsizdir fakat bu duruma bir çözüm bulmaya da niyeti yoktur. Celeste Jesse ile şimdi boşanırlarsa ömür boyu arkadaş kalabileceklerine inanır ve boşanmanın en makul yol olduğunu düşünür. Celeste’a hala aşık olan Jesse de ister istemez bu durumu kabul eder ve bu evlilikten arkadaşlığa geçişi kabul eder; fakat zaman içinde Celeste de verdiği bu karardan pişman olur, ama zamanlamaları bir türlü tutturamaz. Aslında boşansalar da ayrılamayan Celeste ile Jesse’in ilişkisini anlatan Celeste & Jesse Forever’ın yönetmenliğini Lee Toland Krieger üstleniyor.
La La Land – 2016

Damien Chazelle imzalı Hollywood müzikallerinin duygusallığına ve cazibesine bir övgü olan La La Land; Los Angeles’ın dinmek bilmeyen rüyalarına yazılmış bir aşk mektubu! Grease izleyecekmişiz izlenimi veren muazzam açılışının ardından; filmden Casablanca izlemişçesine gözleri dolu bir şekilde ayrıldığımız; caz müziğine aşık bir piyanist olan Seb ile Hollywood hayalleri kuran Mia’nın modern romantizm rüzgarı estiren masalsı hikayesi!
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →