· 23 dk okuma

72. Venedik Film Festivali Günlükleri

72. Venedik Film Festivali Günlükleri

72. Venedik Film Festivali Günlükleri – 9 Eylül

Festivalin sekizinci gününde üç yarışma filmi görücüye çıktı. Beklenmedik sürprizler de olmadı değil. Bitime üç gün kala, ana yarışma kategorisinin neredeyse bütün filmleri seyirciyle buluştu. Ortada pek parlak bir tablo yok. Bu ortamda Jerzy Skolimowski’nin 11 Minutes’ı beklenmedik bir şekilde dikkatleri üstüne çekti. Günün diğer filmleri Heart of a Dog ve Desde Alla (From Afar) idi. Ayrıca bir de Yorgos Zois’in Interruption’ı izleyenleri etkiledi.

Heart of A Dog

heart-of-a-dog-venedik-film-festivali-filmloverss

Bestekar, müzisyen, deneysel performans sanatçısı gibi birçok ünvana sahip olan Laurie Anderson, deneysel bir belgeselle festivalde kendinden söz ettirdi. Belgeseli hem yazan, hem yöneten, hem de seslendiren isim olarak dün galada boy gösterdi. Heart of A Dog, başlı başına deneysel bir çalışma. Yer yer fütüristik ögeler barındıran hikayesiyle, farklı alanlara kayıyor. Naif bir konudan beslediği hikayesini çok yüzeysel ve yapay işliyor. Stop-motion kısa animasyonlara benzeyen görüntüleriyle ve anlatımıyla nasıl ve neden yarışma seçkisinde olduğu da ayrı bir merak konusu.

11 Minutes

11-minutes-filminin-fragmanı-filmloverss

Beklentileri aşan yönetmenlerden biri Jerzy Skolimowski oldu. Usta yönetmen, 11 Minutes ile merak uyandırmıştı ama neredeyse kimse ondan böyle eli yüzü düzgün bir film beklemiyordu. 11 Minutes, birbirinden çok farklı insanların hayatlarının ve yollarının kesiştiği ana dair 11 dakikayı anlatıyor. Yalnız arka arkaya sıralanmış kısa filmler izletiyormuş tadı vermeden, açıklayıcı ve kapsamlı bir yol izliyor. Bütünlük kurma konusunda gerçekten başarılı bir iş ortaya koymuş. Modası geçmiş bir tarzın böylesi bir örneğini izlettirmek önemli bir başarı.

Intteruption

interruption-1-filmloverss

Yorgos Zois’in deneysel denebilecek çalışması Interruption, Yunan Mitolojisi’nden beslenen bir film. Bir grubun işgal ettikleri tiyatro temsili yönlendirmesini ve başka bir boyuta taşımasını konu alıyor. Sembolik anlatımıyla öne çıkan Interruption, teatral kalmayarak önemli bir başarıya imza atıyor. Konusu gereği tiyatro sahnesini kullansa da, sahnenin dışına çok güzel taşıyor. Yönetmen Zois, izleyen herkesin kendisine göre çok farklı yorumlayabileceği evrensellikte bir film ortaya koyuyor.

Desde Alla

desde-alla-venedik-film-festivali-filmloverss

Lorenzo Vigas’ın ilk yönetmenlik tecrübesi olan Desde Alla, orta yaşlarında bir adamın gizli yaşadığı zevklerini konu alıyor. Farklı sosyal sınıfların düzenine de dikkat çeken yönetmen, filmin olay örgüsünü kurarken bazen kontrolünü kaybediyor. İlişki derinliklerinde yakaladığı seviyeler takdire şayan ama bu durumu yer yer pek kotaramıyor. Ortalama sinematografisini, diyalogların kıvraklığı kurtarıyor. Genel olarak baktığımızda ise; gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik farklılıkların, aile yapısına ve bireylerin özgüvenine olan etkisini işleyen vizyon sahibi bir yönetmen görüyoruz.

72. Venedik Film Festivali Günlükleri – 8 Eylül

bertrand-tavernier-filmloverss

Festivalde 8 Eylül tarihinin özel bir önemi var. Bugün usta Fransız sinemacı Bertrand Tavernier’e Yaşam Boyu Başarı Altın Aslan ödülü takdim edildi. Festivalin onur konuğu olan yönetmen, La vie et rien d’autre – Life and Nothing But adlı, 1989 yapımı filminin gösteriminin ardından düzenlenen törenle ödülü aldı. Ayrıca, akşam saatlerinde galasını yapacak olan Abluka da, günün en ilgi çeken filmiydi. Dün yapılan basın gösteriminin ardından, basın toplantısında meraklı gözlerle beklenen Emin Alper ve ekibi bu akşam kırmızı halıda boy gösterdi.

İlk defa gösterimi yapılan filmlerden İtalyan yönetmen Marco Bellocchio’nun filmi Sangue Del Mio Sangue – Blood of My Blood, Synecdoche, New York ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind gibi filmlerin senaristi Oscar ödüllü Charlie Kaufman ile Duke Johnson’ın birlikte yönettiği animasyon Anomalisa programda yer aldılar.

Sangue Del Mio Sangue

sangue-del-mio-sangue-venedik-film-festivali-filmloverss

İlk filmler kadar, usta sinemacıların son filmlerinin de yer bulduğu Venezia72 seçkisinin ibresi, bu yıl ilk filmlerden ya da genç yönetmenlerden yana gibi duruyor. Usta sinemacıların tatmin etmeyen işlerinden bol bir şey yok. Bellocchio’nun son filmi de bu durumdan muzdarip. Tarihin iki farklı zamanında, birbiriyle paralel ve bağlantılı üç hikaye anlatan yönetmen, Ortaçağ’dan modern dünyaya doğru keskin geçişler yapıyor. Ortaçağda işlediği günah sebebiyle kilise tarafından cezalandırılan bir kadının, modern dünyadaki bir vergi müfettişinin ve bir vampirin hikayelerini bir araya getiriyor. Hristiyan tarihinden gücünü alan yapısıyla öne çıkan Sangue Del Mio Sangue, modern dünyanın absürt ve çirkin duruşuna karşı duruyor ve dalga geçiyor. Otoriteyi ana odağına yerleştirmesiyle ve her hikayesinde kullandığı mekanlarla bir bütünlük kurmaya çalışıyor. Ancak kullandığı absürdizm, bu bütünlüğe izin vermiyor. Ne yazık ki Marco Bellocchio, Ortaçağın ağır atmosferiyle modern dünyanın şatafatlı ama sahte atmosferi arasında bir yerlerde kayboluyor.

The Endless River

the-endless-river-venedik-film-festivali-filmloverss

Oliver Hermanus, Beauty ile yakaladığı rahatsız edici atmosferi biraz geliştirmiş, belki de biraz değiştirmiştir diye düşünüyordum. Cinsel gerilimin, benlik travmalarının ve toplumsal baskıların etkisi altında ortaya çıkardığı Beauty, düşündürücü olduğu kadar etkileyiciydi de. The Endless River’ın konusu ve işleyişi; ne istenilen düzeyde bir etki bırakıyor, ne de beğeni. Vahşi bir cinayetin ardından yıkılan hayatları, birleşen insanları ve biriken öfkeyi anlatan The Endless River, hikayesinde olgunlaşmayı bekleyen birçok unsuru oldubittiye getiriyor. Karakter derinliklerini bir kenara bırakalım, cinayetin ardından yaşanan acıyı ve öfkeyi de üstünkörü geçiyor. Bir araya getirdiği karakterlerinin ilişkilerine yoğunlaşmıyor. Bir yandan polisiye bir hikaye anlatmaya çalışırken, diğer yandan süslü bir romantizm örneği sunmaya çalışıyor ama her iki tarafta da başarısız oluyor.

De Palma

jake-paltrow-noah-baumbach-brian-de-palma-de-palma-venedik-film-festivali-filmloverss

Frances Ha ile While We’re Young gibi filmleriyle tanıdığımız ve yeni filmini beklediğimiz Noah Baumbach ile Jack Paltrow’un yönetmenliğini üstlendiği De Palma belgeseli bugün ilk defa gösterildi. Bu yıl Venedik’te ödüllendirilen ustalardan olan Brian De Palma’nın otobiyografisi tadındaki bu belgesel, tamamen De Palma’nın anılarını anlatmasına dayanıyor. Kurgusal ya da sinematik açıdan pek bir özelliği olmasa da, De Palma’nın muzip anlatımıyla film oldukça keyifli bir seyre sahip. Sinemayı keşfedişinden, Fransız Yeni Dalgası’ndan etkilenmesinden, kariyerinin ilk zamanlarında yaptığı hatalardan, sonrasında “bu senaryoyu nasıl mükemmel bir film yapacağımı biliyorum” diyebilen bir yönetmene dönüşümünü kendi ağzından dinlemek oldukça zevkli bir tecrübe diyebilirim.

72. Venedik Film Festivali Günlükleri – 7 Eylül

Festivalin yavaş yavaş sonuna yaklaşırken, Venezia72’de 12 film görücüye çıktı. Bu filmlerin pek çoğu iç açıcı değil. Bu durumda hepimizin gözü Abluka’ya çevriliyor. Zaten bugünün anlam ve önemi de oydu. Abluka’nın gerçekleşen dünya prömiyeri sonrasında söyleyecek muhteşem sözlerim var. Günün diğer iki yarışma filmi ise; Rabin, The Last Day ile L’hermine idi. Bununla beraber Orrizonti’de yarışan ve Shia LaBeouf ve Gary Oldman’lı kadrosuyla Man Down, günün iyi filmlerinden bir diğeriydi. Emin Alper’in yolu apaçık ve engelsiz olsun diyerek, günün filmlerine geçelim.

Abluka

abluka-emin-alper-venedik-film-festivali-filmloverss

Bundan iki yıl önce çektiği ilk uzun metraj filmi olan Tepenin Ardı ile bizi sinemanın duru sularında yüzdüren Emin Alper, ikinci filmiyle Altın Aslan’ın güçlü adaylarından birisi. Abluka; 20 yıllık hapishane hayatının, emniyetle yapılan bir anlaşmayla şartlı tahliye ile sona ermesi sonrasında Kadir’in, İstanbul’un gecekondu mahallelerinden birinde muhbirlik yapmaya başlamasını ve zaman içinde körelen aile ilişkilerini onarmaya çalışmasını anlatıyor. Emin Alper’in iki filmdir ortaya koyduğu politik alt metin, Abluka ile iyice ortaya çıkıyor. Tepenin Ardı’ndan ziyade daha açık ve sert bir üslup benimseyen yönetmen, İstanbul’un yeni ve sevimsiz siluetini arkasına alarak son dönemlerin Türkiye’sinin özetini çiziyor. Şiddet, bombalar ve paranoya ile yaşayan halkın içinden, yozlaşmaya kadar varan konulara genişletiyor kendisini. Gittikçe distopik hale gelen atmosferini, Tepenin Ardı’ndan ziyade daha karmaşık bir kurguyla yakalıyor. Buna rağmen, olay örgüsünü oldukça net oluşturan Abluka, hem yılın en iyi yerli filmi olmakla kalmıyor, hem de Altın Aslan’ın en güçlü adaylarından biri haline geliyor. Filmin adını, yıl içinde birçok festivalde daha duyacağımız kesin.

L’hermine

l-hermine-filmloverss

Akıcı bir Fransız komedisi olan L’hermine; nüfuzlu ve mesleğinde oldukça tecrübeli olan bir yargıcın, onu görmezden gelen son aşkının beklenmedik bir anda karşısına çıkmasını konu alıyor. Usta Fransız sinemacı Cristian Vincent’in son filmi olan L’hermine, ortalama hikayesini kıvrak diyaloglarla kotarıyor. Hatta, diyalogları filmin kalbine benzetebilirim. Onların yokluğu, filmin bütün özelliklerini kaybetmesi anlamına gelebilir. Filmin komedi unsurları, Fransız sinemasının tipik örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Ufaktan adalet sistemine göndermeleri olsa da, bu göndermeler yeren değil gayet öven bir havada. Yönetmenin film boyunca, gereksiz zaman harcandığını ve filmi bir yerde çıkmaza soktuğunu da eklemek gerek. L’hermine, eğlenceli bir komedi filmi olarak bakıldığında beklentiyi karşılayabilse de, Venezia72 içerisinde hiç şansı yok.

Man Down

man-down-filmloverss

İlk bakışta Shia LaBeouf, Jai Courtney ve Gary Oldman’lı kadrosuyla ön plana çıkan Dito Montiel filmi, sıradan başlayıp gelişerek devam ediyor. Post-apokaliptik bir gelecekte oğlunu arayan bir babanın yaşadıklarını anlatan Man Down, kurgusuyla öne çıkıyor. Zamanda atlamalar yapan yönetmen, filmini üç farklı şekilde perdeye yansıtıyor. Olay örgüsünü kurmakta yer yer zorlanıp, sıkıntılar yaşasa da, bu sorunların filmin akışına yansımasına pek izin vermiyor. Efektlerin kullanımında cimri davranılmasından ötürü, gelecek portresi çizerken gözleri biraz rahatsız edebiliyor. Hikayesinin çözüm noktasını çok göz önüne koyan yönetmen Montiel, filmin ağırlığını ve gizemini tek seferde çöpe atmasını biliyor.

Rabin, The Last Day

rabin-the-last-day-filmloverss

Hiç kuşkusuz, Venezia72’nin en zayıf halkası olan Rabin, The Last Day, bugün prömiyerini yaptı. Eski İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’in son günlerini ve ardından gelişen olayları anlatan film, belgesel ve kurmaca olmak konusunda karar veremeyip iki yönde de ilerlemeye çalışıyor. Gerçek bir olayı anlatan filmde, dönemin televizyon görüntüleri sıklıkla kullanılıyor. Uzun süresi boyunca, gerçek görüntülerden ve alıntılarla süslü özgün olmayan diyaloglardan beslenen film, sonuna doğru propaganda havasına bürünüyor. Vasat sinematografisi ve özgün olmayan bütün özellikleriyle, Venezia72’nin en yetersiz filmi olarak görünüyor.

72. Venedik Film Festivali Günlükleri – 6 Eylül

Festivalin beşinci gününe üç yarışma filmi sığdı. Dünya prömiyerini gerçekleştiren El Clan ve A Bigger Splash ile birlikte L’attesa izlemeye fırsat bulduğum fillerden bazıları oldu. The Danish Girl’e en çok yaklaşan film şimdilik El Clan gibi duruyor, ardından da L’attesa geliyor. Günün basın toplantılarının başında ise A Bigger Splash vardı. Toplantıya katılan isimler; yönetmen Luca Guadagnino, Ralph Fiennes, Tilda Swinton ve Matthias Schoenaerts, cevabını bildiğimiz sorularla karşılaştılar! Guadagnino; “çekimlerin nerede yapılacağına nasıl karar verildi?”, “filmin trajik boyutunu mizah için kullanmak ne kadar doğru?” gibi sorularla karşı karşıya kaldı.

A Bigger Splash

a-bigger-splash-filmloverss

A Bigger Splash’ın yönetmeni Luca Guadagnino, çerçeve içine çok hakim bir yönetmen. Onu tanıdığımız filmlerinde bu özelliğini fark etmek rahatlıkla mümkündür genelde. Çerçeve içinde kaç kişi olursa olsun, hepsinin her hareketini planlar ve yakın planlarla öznelleştirir. Bununla beraber, sinemasında yasak aşkları konu edindiği, dramatik trajediler yarattığı ve hikayesini şehvetle beslediği de çok sık görülür. Filmografisindeki birçok örnek gibi, A Bigger Splash de bütün bu özelliklerden besleniyor. Bir rock yıldızıyla, bir film yapımcısının beraber çıktıkları tatilde eski bir dostlarıyla karşılaşmalarını konu alan film, oldukça eğlenceli anlar vadediyor. Bu defa karakterlerini dört kişiyle sınırlandırması sebebiyle, çapraz ilişkileri fazlaca kullanıyor yönetmenimiz. Ancak, flashbacklerle (geri dönüşlerle) desteklediği hikayesinde, kendine has tutumunu bir kenara bırakıp daha popüler bir girişim sergilemesi filmin dayanaklarını zayıflatıyor. En iddialı olduğu nokta olan, cinsel gerilim yaratmaktaki başarısını dahi her zaman yaptığı gibi yansıtamayan yönetmen, kendi filmografisinin ortalarında kalacak bir film ortaya çıkarıyor.

El Clan

el-clan-filmloverss

Arjantinli sinemacı Pablo Trapero’nun son uzun mertaj filmi olan El Clan, bugün dünya prömiyerini gerçekleştirdi. The Danish Girl’den sonra, şimdilik en dikkate değer film olarak öne çıkan El Clan; Arjantin’deki diktatörlüğün yıkılıp, ülkenin demokrasiye geçişi sırasında nüfuzlu kolluk kuvvetlerinin, kendi çıkarları adına işledikleri suçları anlatıyor. Temposu, müzik tercihleri ve bazı sekans kullanımlarıyla belki Scorsese’yi ya da David O. Russell’ı anımsatan bir hali var filmin. Bu konuda Hollywood’a fazlaca öykündüğünü söylemek yanlış olmaz. Ancak, göz dolduran sinematografisinin yanı sıra, enerjik ve coşkulu temposuyla El Clan, Venezia72 filmleri arasından sıyrılmayı başarıyor. Karakter derinliklerinden, hikayenin derinliklerine kadar iyi işlenmiş yapısıyla öne çıkıyor. Kurgusunun da, filmi yükselten unsurlardan biri olduğunu düşünürsek, favori filmlerden biri olarak gösterebilirim.

L’attesa

l-attesa-filmloverss

Juliette Binoche ve Lou de Laâge’nin başrolünde olduğu, Piero Messina’nın ilk uzun metraj denemesi olan L’attesa – The Wait, şimdiye kadar gösterilen Altın Aslan adayları arasında kendine iyi bir yer buluyor. Oğlunun nişanlısıyla beklemediği bir anda tanışan bir annenin, nişanlısı oğlunu beklerken onu yakından tanımaya çalışmasını konu edinen L’attesa, biraz tutuk başlıyor. Aslında, karakterler arasında ilişki derinliği açısından ilginç enstantaneler yakalanabilecek karmaşada bir yakınlık söz konusuyken, yönetmenin bu kadar çekingen bir başlangıç yapması filmin potansiyelini biraz boşa harcıyor. Zaten fazlasıyla Juliette Binoche’a odaklı senaryo ve sekanslar, filme ağır bir yük gibi biniyor. Binoche’un bu denli ön planda olması hikaye açısından gerekli ama, ağırlığının hissedilmediği bir sahnedeki başarılı sekansları görünce, onun filme zaman zaman fazla geldiğini düşünmek içten bile değil. Bu bahsettiğim sahnenin, filmin en iyi sahnesi olduğu gerçeği de önemli bir ayrıntı. Fazlaca uzayan finali de, filmin yakaladığı ritmi son bir iki dakikada hızlıca kaybetmesine neden oluyor.

Ana Yurdu

ana-yurdu-motherland-filmloverss

Senem Tüzen’in Ana Yurdu adlı ilk uzun metraj filminin, Uluslararası Eleştirmenler Haftası kapsamında gösterilecek olması çok güzel bir haberdi. Ancak, bu paragrafın devamında benzer bir güzel habere yer veremeyeceğim. Çok tipik bir taşra hikayesi anlatan Ana Yurdu, Nesrin’in kitabını tamamlamak için İstanbul’dan annesinin köyüne gitmesini ve annesinin de onun peşine düşmesini konu alıyor. Tüzen, gerilim atmosferini yer yer bir korku filmiymiş gibi yaratarak oldukça önemli bir kazanım elde ediyor. Ancak, senaryonun bazı sahnelerdeki tutarsızlığı, filmin kopmasına sebep oluyor. Nesrin’in de istenen derinliğe sahip olmaması ve iç dünyasına erişebilmemizi tam olarak sağlayamaması da bu durumu güçlendiriyor.

72. Venedik Film Festivali Günlükleri – 5 Eylül

Festivalin dördüncü günü, Venedik’te yağmurlu bir gündü. Yağmurun bereketiyle güne şahane bir açılış yaptık. The Danish Girl dünya prömiyeriyle Tom Hooper aklımızı başımızdan alırken, günün geri kalanında L’attesa ve L’hermine gösterimleri vardı. Festivalin diğer seçkilerinin de öne çıkan filmlerini görme şansını bulduğumuz günün açık ara en iyisi The Danish Girl oldu.

Filmleri hakkında konuşmak üzere festivale katılan isimler arasında Tom Hooper ve The Danish Girl ekibi, Piero Messina ve L’attesa ekibi ile bir Sartre uyarlaması olan Brady Corbet filmi The Childhood of A Leader’in oyuncuları katıldı. Tabii ki, Oscar’a da göz kırpan bir iş olarak The Danish Girl günün en çok beklenen filmiydi ve basın toplantısı da öyle geçti. Başrol oyuncularının ve Tom Hooper’ın katıldığı toplantıda soruların ortak paydası; filmin konusunun önemi, transgender olmayan birinin başrol için neden tercih edildiği ve bunun zorlukları oldu. Bütün ekibin böylesi hassas bir konuya olan yaklaşımının zarifliği, birçok sorunu ortadan kaldırmış görünüyor. Filmi inşa ederken öncelikle Lili Elbe’nin günlüklerinden ama en çok da David Ebershoff’un kurgu romanından yararlanılmasının yanı sıra; Eddie Redmayne transgender bireylerle tanışıp, onların deneyimlerini ilk ağızdan dinlemiş. Tabii ki bu baştan çıkarıcı ve zarif filmin ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden biri de, bu hassas yaklaşım. Belirtmekte fayda var, bu filmin hikayesi Darren Aronofsky ile Natalie Portman arasındaki Black Swan ilişkisi gibi, birkaç yıla uzanan bir pişme süreci geçirmiş. Hooper; filmin senaryosunu Redmayne’e ilk ulaştırdığında, ikili Les Miserables’i çekiyormuş. Yaklaşık dört yıllık olgunlaşma evresinin ardından güzel bir meyveye sahip olduğumuz açık.

The Danish Girl

the-danish-girl-ilk-fragman-filmloverss

The Danish Girl, Eddie Redmayne’li ilk görseliyle bile büyük heyecan uyandırmıştı. Tarihin ilk cinsiyet değiştirme ameliyatını olan Einar Wegener’in hayatını anlatan filmle ilgili ilmek ilmek gelen ipuçlarının ardından, bugün nihayet dünya prömiyeri gerçekleşti. Gerçek bir hikaye olmakla birlikte David Abershoff’un romanından uyarlanan film, olağanüstü zarif, dokunaklı ve ilham verici. Tüyleri diken diken eden duygusal boyutu ve yabancı kaynaklarda “love story” olarak geçmesi yanıltmasın; The Danish Girl bir aşk filmi değil, dolu dolu bir sevgi filmi. Tom Hooper, boşuna bu film için “en iyi senaryom” demiyor. Hemen her sahnesinden kalite akan, üst düzey bir iş olduğunu hiç şüphesiz söyleyebilirim. Hooper’ın sinematografi adına yaptıkları, pastel renklerle filmi coşturması ve müzik kullanımı ile sekanslardaki ustalığı filmi çok yukarılara taşıyor. Başta Eddie Redmayne olmak üzere, Alicia Vikander’in performansları da film için çok değerli bir yere sahip.

The Daughter

the-daughter-venedik-film-festivali-filmloverss

Geçtiğimiz yıl Filmekimi’nin gizli hazinelerinden olan The Turning filminin içerisinde yer alan bir kısa filmi yöneten Simon Stone’un ilk uzun metraj filmi The Daughter, festivalin Venedik Günleri seçkisinde gösterildi. Uzun zaman sonra tekrar büyüdüğü kasabaya dönen Cristian’ın; keşfettiği bir aile sırrını ortaya çıkarmasıyla dağılan hayatları anlatan film, oyuncu kadrosuyla da dikkat çekiyor. The Daughter, drama-gerilim türünde nispeten başarılı bir iş olsa da, senaryosal anlamda bazı eksikler var. Yönetmen Simon Stone, sinematografiyi önemseyen tavrıyla öne çıksa da, senaryosun aksaması yaratmaya çalıştığı gizemi alaşağı ediyor. Karakterlerini başarılı bir şekilde yaratmasına karşın, hep aynı noktaya saplanıp kalan diyaloglarla olay örgüsünü olması gerektiği gibi işleyemiyor. Venezia72’de yer alan ve Altın Aslan için yarışan Looking for Grace’in başrol oyuncusu olan Odessa Young’un, Looking for Grace’den ziyade bu filmde çok daha başarılı ve ön plana çıkan oyunculuk sergilediğini de belirtmekte fayda var.

Krigen (A War)

krigen-a-war-venedik-film-festivali-filmloverss

Orrizonti seçkisinde bulunan Krigen (A War), Danimarka yapımı olması sebebiyle oldukça dikkat çekici. Afganistan’da görev yapan bir tabur Danimarka askerinin ve geride kalan ailelerinin yaşadıklarına değinen, ama aslında savaş hukuku hakkında bir film. Batı halkları arasında Ortadoğu ve Afrika hakkında hikayeler duymak oldukça ilgi görüyor anlaşılan. Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde ayakta alkışlanan, ancak çok gelişi güzel bir hikayeye sahip olan Timbuktunun ardından, bu defa Venedik’te Orrizonti yarışmasında bulunan Krigen’in gördüğü ilgi de benzer bir temele dayanıyor bana kalırsa. Filmin yönetmeninin ve başrol oyuncularının katıldığı gösterimde dakikalarca ayakta alkışlanmasının başka bir açıklaması yok. Politik olarak stabil ve askeri gerginlikten uzak ülkelerin sinemalarında, savaş filmlerini genellikle geçmişe dayalı olarak görürüz. Danimarka gibi kuzey ülkelerinin genel itibarları, oldukça sakin bir hayat sürmelerine dayanır. Afganistan’ın kriz bölgelerinde görev yapan Danimarka askerlerinin hikayeleri bu sebepten çok farklı ve ilgi çekici karşılanıyor sanırım. Bizim gibi, askeri gerginliği hemen hemen hiç dinmeyen ülkelere göre daha düşük bir tolerans var. Krigen’in savaş hukuku hakkındaki söylemleri haricinde, sinemasal olarak pek bir üstünlüğü olmadığı ve teknik anlamda örneğine çok sık rastlandığını da rahatlıkla söyleyebilirim.

Janis

janis-venedik-film-festivali-filmloverss

Günün son filmi, 27’ler klübünün bir üyesi olan Janis Joplin’in belgeseli Janis idi. Hakkında halihazırda çokça belgesel bulunan bu efsanevi müzisyenin daha az anlatılan hikayelerine yer veren bu belgesel, sanatçının 25 yaşına denk gelen döneme odaklanıyor. Ortalama bir belgesel örneği olarak, dostlarının ağzından anlatılan hikayelere ve o zamanlara ait kayıtlara dayandırılan senaryosuyla izlemeye değer bir belgesel.

72. Venedik Film Festivali Günlükleri – 4 Eylül

Venedik’te erken başlayan üçüncü günün tek bir odak noktası vardı: Johnny Depp. Dünya prömiyerini yapan Black Mass, günün en öne çıkan filmi oldu. Film ekibinin festivale katılması da büyük bir kalabalık tarafından takip edildi. Film ekibinden yönetmen Scott Cooper ile birlikte, Johnny Depp, Dakota Johnson ve Joel Edgerton festivale katılan isimlerdi. Toplantı sırasında neredeyse hiç konuşma fırsatı bulamayan yönetmen Scott Cooper’dan ziyade, bütün gözler oyuncularda ama en çok Johnny Depp’in üstündeydi haliyle. Black Mass’deki rolü üstüne, kariyerinin son zamanlarında hem gişede, hem de izleyenlerin zihinlerinde istenen başarıyı sağlayamamış filmlerde oynayan ünlü oyuncunun, şiddet eğilimli ve acımasız karakterle daha başarılı uyum sağladığına yönelik bir soruya Depp’in cevabı oldukça samimi oldu. İçindeki kötülükle uzun zaman önce barıştığını söyleyen Depp; Black Mass özelinde, canlandırdığı karakter James “Whitey” Bulger’ın aslında bir iş adamı olduğunu ve onu bu şekilde tanımaya gayret gösterdiğini anlattı.

Black Mass

black-mass-johnny-depp-filmloverss

Black Mass, Johnny Depp’in son dönem işlerinden şüphesiz, en dikkat çekeni. Yönetmen Scott Cooper için de aynı durum geçerli. Ancak Scott Cooper; 2013 yapımı filmi Out of the Furnace’da uyguladığı bütün formülleri tekrarlayarak karşımıza çıkarken, Johnny Depp metot oyunculuğunun hakkını vererek beyazperdede boy gösteriyor. Uzun yıllar boyunca FBI’ın en çok arananlar listesinde bulunan ünlü ganster James “Whitey” Bulger’in hayatını anlatan Black Mass, tüm hatlarıyla eli yüzü düzgün bir suç filmi. Out of the Furnace’ın sinematografik yapısında bir kusur görmeyen ve aynı teknikleri bu sefer daha güçlü olduğuna inandığı bu filmde de deneyen yönetmen Scott Cooper, filmin temposuna kilit noktalarında bütün işi oyunculara yıkıyor. Geçtiğimiz yılın en çok konuşulan filmlerinden olan David O. Russell filmi American Hustle’a bazı yönlerden benzeyen Black Mass, daha kapsamlı ve tutarlı bir senaryoya sahip. Bu durum, oyuncuların performansına da olumlu katkı yapıyor ve film içerisinde ön plana çıkmalarını sağlıyor.

Marguerite

marguerite-filmloverss

Yine iki yarışma filminin görücüye çıktığı bugünde, Marguerite ve Equals filmleri gösterildi. Tutkular ve idealler üstüne bir film olan Marguerite, günün ilk filmi olarak izleyici karşısına çıktı. Fransız yönetmen Xavier Giannoli’nin son çalışması olan Marguerite, müzik üstüne inşa edilmiş ve 1920’lerin odağında gelişen bir film. Geniş bir çevrede tanışları olan zengin ama yalnız bir kadının, en büyük iki tutkusuna sıkı sıkıya bağlanmaya çalışmasını anlatıyor. Hayatını adadığı müziği ve kocasına olan aşkı için her şeyi yapmaya gayret eden bu kadının, çevresi tarafından hor görülüp, yer yer aşağılanmasına karşın pes etmeme öyküsünü anlatan yönetmen Giannoli, bunu oldukça yüksek mertebeden yapıyor. Müzikal göndermeleri ve absürde varan komedi ögeleriyle filmin entelektüel seviyesini yükselttiğini söyleyebiliriz. Ancak, Giannoli hikayesini genişletirken tutarsızlıklara düşüyor ve öncesi ile sonrası arasındaki bağlamı kaybediyor. Filme yaptığı ufak dokunuşlar ve incelikli geçiş sahneleri her ne kadar bağımsız dursa da, filmi derinden besleyen ögeler olarak duruyor ama filmin genel olarak kopuk olmasından da nasibini alıyor.

Equals

equals-kristen-stewart-filmloverss

Başrollerinde Nicholas Hoult ve Kristen Stewart gibi isimler bulunduran, Drake Doremus’un filmi Equals, Altın Aslan adayları arasında bulunan bir bilimkurgu-drama. Bir gelecek distopyası olarak tasarlanmış Equals, duygulara yer olmayan mükemmel düzeni konu edinen ve beklenmedik bir aşk hikayesi anlatan bir film. Aslında son zamanlarda, özellikle Amerikan bağımsız filmleri arasında, sıklıkla gördüğümüz yapıda bir film olarak Equals, yeni bir fikir ya da argüman geliştirmek bir yana, teknik ve senaryo yapısı bağlamında da özgün bir tat bırakamıyor. Gerek kamera açılarının kullanımında, gerek bütün filmi boğan müzik kullanımında olsun tatmin edici olamayan yönetmen Doremus, hikayesinin duygusal boyutuna parmak basmaya niyetleniyor. Oyunculara çok alternatif sunmayan filmin yapısal atmosferinde, performanslar belli bir kalıba sığmak zorunda kaldığından bu konuda da istediğini elde edemiyor. Yine de, Nicholas Hoult’un gayretli performansı takdiri hak ediyor.

Festivalde 5 Eylül Programı

Festivalin dördüncü gününde ise, çok daha dolu bir program yer alıyor. The Danish Girl dünya prömiyerinin ardından, Geoffrey Rush ve Sam Neill’li kadrosuyla The Daughter gösterilecek. Juliette Binoche’un başrolünde yeraldığı L’attesa ise günün bir diğer Altın Aslan adayı olarak karşımıza çıkacak. Son olarak da, Janis Joplin belgeseli olan Janis ve Shia LaBeouf ve Jai Courtney’li Man Down ile günü kapatacağız.

72. Venedik Film Festivali Günlükleri – 3 Eylül

Festival, ikinci gününde ilk güne nazaran daha yoğun bir programa sahipti. Kırmızı halı koşuşturması olmadan, filmlere yoğunlaşma şansı bulduğumuz bir gün oldu. Yarışma filmleri yavaş yavaş görücüye çıkmaya başladı ve özellikle Yarışma Dışı kategorisinin öne çıkan filmlerinden bazılarını da görme şansı bulduk. Günün ilk filmi Thomas McCarthy’nin filmi Spotlight’tı. Ardından, Altın Aslan adaylarından olan Sue Brooks’un yönetmen koltuğunda oturduğu Looking for Grace ilk defa gösterildi. Orrizonti seçkisinin öne çıkan iki filmi olan Italian Gangsters ile Neon Bull’un gösterimleri ayrıca izleyenlerden iyi tepkiler aldı. Ama belki de en çok beklenen film, Aleksandr Sokurov’un son filmi olan Francofonia’ydı. Filmin başlamasına uzun zaman kala kapıda beklemeye başlayan izleyicilerden bazıları, 1400 koltuklu Sala Darsena salonuna sığmadı. Sokurov’un yaşattığı ilginç deneyime şahit olmak, gerçek anlamda bir ayrıcalık oldu demek hiç yanlış olmaz.

Günün önemli etkinlikleri arasında; Beasts of No Nation’la Altın Aslan için yarışacak olan Cary Fukunaga’nın ve dünya prömiyerini yapan Spotlight’ın basın toplantıları gerçekleşti. Özellikle yılın hem konusuyla, hem de kalitesi açısından en büyük beklenti yaratan işlerinden olan Beasts of No Nation için Fukunaga, açıklamalar yaptı. Mesela, yönetmene yöneltilen soruların ortak paydası, kitapla film arasındaki farklılıklar oldu. Bazı sorular da, doğrudan karakterler üzerinden geldi. Fukunaga, özellikle son zamanlarda Kuzey Afrika’da iyice artan örgütler ve onların kullandığı çocuk askerlerden örnek vererek, karakterleri daha gerçeğe yakın kılmak istediğinden bahsetti. Bu açıklama da filmin amacını ve gidişatını değerlendirme açısından oldukça açıklayıcı oldu. Spotlight ekibinden, yönetmen Thomas McCarthy, oyuncular Mark Ruffalo ve Stanley Tucci’nin katıldığı toplantıda asıl konu, senaryo yazım aşamasında olayların takibinin ve araştırmasının nasıl bir titizlikle yürütüldüğü oldu. McCarthy ise, konuyla ilgili bütün makalelerin incelendiğini ve alakalı olan gazetecilerle konuşulduğunu ve ayrıca kendi araştırmalarını da yaptıklarını söyledi. Gazetecilik üstüne de çokça sözü olan bir film için gerekli bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

Festivalin ilk ödülü, bugün Amerikalı usta yönetmen Jonathan Demme’ye verildi. Vizyoner Yetenek Ödülü’ne layık görülen; The Silence of the Lambs, Philadelphia ve Ricki and the Flash gibi filmleriyle tanınan ünlü yönetmen, ödülünü Orrizonti kategorisinde gösterilen Italian Gangsters filminden önce düzenlenen etkinlikle aldı.
jonathan-demme-venedik-film-festivali-2-gun-filmloverss

Spotlight

spotlight-ruffalo-keaton-mcadams-filmloverss

Oscarlı kadrosuyla başı çeken Spotlight, ilk gösterimiyle büyük beğeni topladı. İyi bir sinematografi ve iyi kurgulanmış olay örgüsünün getirebileceği güzel sonuçlardan biri olarak, yapay bir atmosfer kurmaya yeltenmeyen film pek çok konuda izleyenleri tatmin etti. Konusu itibarıyla benzetilse de; Spotlight, ne bir Zodiac, ne de bir The Insider olmanın peşinde. Gerilim yüklü, karanlık bir atmosfer yaratmaktan ziyade daha gerçekçi olmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Senaryonun tutarlılığını ve kurgunun kalitesiyle kendini gösteren Spotlight, müzik kullanımıyla da bütüncül bir havaya bürünüyor.

Looking For Grace

looking-for-grace-filmloverss

Yarışma filmlerinden olan ve haliyle merak edilen Looking for Grace de bugün ilk defa izleyici karşısına çıkan filmlerden biriydi. Yönetmenin ilk filmi olması itibarıyla, nasıl bir filmle karşıya karşıya olduğumuzu bilmiyorduk. Karakterlere odaklanan ve bu şekilde ana hikayesini keskin hatlara bölen yönetmen Sue Brooks, tahmin ediyorum ki aklından geçenleri pek sorun yaşamadan gerçekleştirmiş. Çünkü, kurgusuna güvenen ve bu sayede ayakta kalabilen bir film Looking for Grace. Hikayesini geliştirirken absürt komediyle süslemek isteyen Brooks, sonunda çiğ bir olay örgüsü elde ediyor.

Francofonia

francofonia-sokurov-3-filmloverss

Francofonia için bir benzetme yapmam gerekirse, uzun soluklu bir roman yazarının aniden denemeler yazmaya karar vermesiyle ortaya çıkan içsellik durumuna benzetmeyi tercih ederim. Sokurov’un karateristikleşmiş sinemasının yanı sıra, Francofonia oldukça kişisel bir film. Geçmişe olan özlem ve ilgiyi ön plana alırken Paris ekseninde şekillenen film, yönetmenin aklını çelen sorular eşliğinde, cevap bulma gayreti olmadan tartışmaya benzer bir şekilde ilerliyor. Sokurov’un alıştığımız derin ve sembolik anlatımından çok minimal düzeyde etkilenen film, yönetmenin sinemasını sevenler için oldukça ilginç ve özel bir deneyim olacaktır.

72. Venedik Film Festivali Günlükleri – 2 Eylül

72. Venedik Film Festivali’nin ilk gününde; bütün hazırlıklar kırmızı halı ve festivalin açılış filmiyle birlikte, diğer kategorilerin açılış filmleri için yapıldı. Basın toplantısıyla jüri üyelerinin tanıtılmasının ardından festival resmen başlamış oldu. Festivalin açılış filmi olan Everest ile Orrizonti kategorisinin açılış filmi olan A Monster with a Thousand Heads gösterimleriyle birlikte ilk günü geçirdik. Ardından Cary Fukunaga’nın merakla beklenen Beasts of No Nation filmi prömiyerini yaptı. Günün kahramanı, A Monster with a Thousand Heads’in Meksikalı yönetmeni Rodrigo Pla diyebiliriz. Filmi salonda seyircilerle birlikte izleyen yönetmen, filmin bitiminden sonra uzun süre alkışlandı.

Everest

jake-gyllenhaal-josh-brolin-jason-clarke-everest-filmloverss

Ödül sezonunda adını sıklıkla duymayı beklediğimiz Everest’in, bu beklentiyi karşılamayacağını söylemek mümkün. Genel hatlarıyla baktığımızda, karşımızda iyi çalışılmasına karşın ortalama bir film buluyoruz. Baltasar Kormakur’un gerçek bir hikayeden uyarladığı film, birkaç teknik dalda başarılı sağlayabilir ama genel anlamda isteneni verebilen bir film değil. Everest’in, görüntü yönetmeni Salvatore Totino’nun filme kattıklarının yanı sıra pek bir artısı bulunmuyor. Everest’in etekleri arasında yakalanan görüntülerin derinliği ve başarısı, bu artılara verilebilecek en önemli örnek. Bununla beraber, Rodrigo Pla ise beklentileri aşan kişi olmayı başardı.

A Monster with a Thousand Heads

a-monster-with-a-thousand-heads-filmloverss

Aslında gerek sinematografisi, gerek hikayesi ve onu işleyiş tarzı bakımından klasik bir Meksika filmi olan A Monster with a Thousand Heads; ortam seslerinin yanı sıra, sürekli tempoyu oluşturan müzik tercihleriyle ön plana çıkıyor. Yakın kadraj ve sabit plan kullanımıyla Meksika Sineması dahilindeki herhangi bir filme benzeyen film için, hikayesinin biraz zorlama olduğunu söylemek de mümkün hatta. Ancak, yarattığı atmosferle ve belki de Hollywood kadar sert bir mizaç oluşturması dolayısıyla izleyenlerin büyük beğenisini kazandı.

Beasts of No Nation

beasts-of-no-nation-cary-fukunaga-ilk-fragman-filmloverss

Günün son önemli filmi olan ve aynı zamanda sonunda Altın Aslan’ın sahibini bulacağı Venezia72 yarışmasının açılışını yapan Beasts of No Nationuzun süre alkışlandı. Cary Fukunaga’nın True Detective’den ya da Jane Eyre’dan bildiğimiz sinematografi anlayışından oldukça farklı bir yapıda olan film, baştan sona kadar karakter inşası konusunda çok iyi işler yapıyor. Bir çocuğun büyüme hikayesi diyebileceğimiz konusu vasıtasıyla -elbette ortam koşulları da göz önüne alındığında- birçok farklı dinamik ortaya çıkıyor. Bu dinamikler de Fukunaga’nın sinematografik tercihlerini etkiliyor. Özellikle daha aktif kamera kullanımını tercih etmesi sebebiyle, alıştığımız geniş plan çekimleri daha az yer buluyor. Tabii, film özelinde daha değerli olan bu geniş planlarda şahane derinlik yakalayan Fukunaga, çok iyi bir iş çıkarıyor.

Fstivalin ikinci gününde ise, programı yine Yarışma Dışı kategorisinin ve Altın Aslan adaylarının iddialı yapımları dolduruyor. Thomas McCarthy’nin yıldız dolu kadrosuyla dikkat çeken yapımı Spotlight, Altın Aslan için yarışacak olan Looking for Grace ve Aleksandr Sokurov’un son filmi Francofonia günün öne çıkan filmleri. Festivalin ikinci gününde, ilk günün aksine daha kalabalık bir program bizi bekliyor.


Tolga Demir

Tolga Demir

127 yazı · 1994'te İstanbul'da doğdu. Dünya algısı ve hayal gücü sinemayla şekillendi. Sinema, akademik hayatına yön vermemiş olsa da, her daim hayatının ayrılmaz bir parçası oldu.

Yazarın diğer yazılarını gör →