(500) Days of Summer’ı Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
Aşkın karmaşık doğası içerisinde insan doğası her zaman aradığını bulmak ile kendini yönetmiş ama aradığının tam olarak ne olduğunu da bilmediği için bu arayış içerisinde çoğu zaman ya kendini kaybetmiştir ya da arzusunu yok etmiştir. Çünkü aşkın doğasını anlamamış olan insan ile kendi doğasını anlamamış olan insan bir çarpışma yaşar ve bu çarpışma içerisine başkasını anlama olgusunun içeriye girmesi çoğu zaman karmaşanın en büyük patlaması olarak insanları yok eder ve eritir. Bu çarpışma içerisinde insan büyük arayışının öznesi olarak kaybolduğu için diğer özneyi nesneleştirip aşkı üstün bir yere kaldırır ve bu hareketler doğrultusunda ne yaptığını bilmeden bir okyanusun içerisinde bir yerden bir yere savurulur. Bu savrulma ile de kendini tanımaya çabalar ama bu tanımanın da farkında olmadığı için aşkın doğasını anlamaya kendini adar, boşa attığı her kulaçla beraber sürüklenişinin bilinmez yolculuğunu oluşturur ve bu yolculuk içerisinde göz yaşlarının hapsinde kendi için bir ölmeyenler mezarı kurar.
Bu mezarın anlatıldığı en şiirsel filmlerden biri de (500) Days of Summer’dır. Filmin ana gözleri olan adam aşkı arayan bir adamdır ama bahsettiğim gibi aşkın doğasını da çözümleyememiş olan bir adamdır. Görmediği ve bilmediği şeylere inanmanın dayanılmaz hafifliğinde doğan her insan gibi yine bir inanışın altında kendi huzurunu bulmaya çabalar ve filmin ana merkezinde olan ululuğa yani aşka inanır. Bu inanışın bir bedende somutlaşacağını da düşündüğü için hayatının kadını diyeceği o kadını aramaktadır ve ömrün yazının bu an olacağını bildiği gibi sevdiği kadının da Summer (yaz) olduğunu bilir, en azından bildiğine kendini inandırır. Film bize klasik bir aşk ve ayrılış hikayesi olarak kendini tanıtmaz ve aşkın beş yüz gününü zamansal olmayan bir doğrultuda anlatır. Bu zamansız aşk hikayesiyle beraber aşkı paylaşan iki kişinin farklı günlerine izleyici olarak yola çıkarız. Bu yolculukla beraber farklı günlerin farklı dönemlerini ziyaret ederiz ve bir döngü olan aşkın farklı mevsimlerine yolculuk yaparız. Bu farklı mevsimler duraklarında da aşkın yükseliş ve çöküş anlarına tanıklık ederiz. İzleyici olarak aşkın ne olduğunu ve bireysel olarak kendimizi tanımamız ile beraber aşkı nasıl tanırız sorusunu hep aklımızda tuttuğumuz (500) Days of Summer izleyicisi için her zaman farklı bir atmosferi olan bir filmdir. Eğer siz de bu atmosfer içerisinde kaybolmaktan haz duyuyorsanız izlemeniz gereken filmleri bu listede bulabilirsiniz!
(500) Days of Summer’ı Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
Breakfast at Tiffany’s (1961)

Breakfast at Tiffany’s bir aşk filmi gibi gözükmez ilk başta. Bir kadının kendi yolculuğudur ama bu yolculuk içerisinde her zaman kendini aramanın altında bir de aşkı aramanın huzursuzluğu vardır. Filmde aşk ise iki anlamlıdır diyebiliriz. İlk olarak aşk denilince aklımıza ilk gelen anlam yüklüdür ve bu anlam iki kişinin dahil olduğu bir paylaşımla kendini gösterir. Paylaşılan sevgiyle beraber tutkunun var olduğu bu aşkın yanında filmde bir de ikinci bir aşk yer alır. Bu aşk ise insanın kendine duyduğu sevgiyle beraber hayattan aldığı tutkuyla alakalıdır. Breakfast at Tiffany’s filminin ana ve ikonikleşmiş karakteri Holly’nin yolculuğunda da bu iki aşktan söz edebiliriz. Holly’nin filmde kaçtığı aslında ikili aşklardır ama en büyük kaçışı ise kendisidir. Dönüştüğü kadından kaçan bu kadın kendisine olan tutkuyu da geride bırakmıştır ama bu geride bırakışla da beraber büyük bir boşluk içerisine girmiştir. Bu boşluktan kurtulmak için kendisine ve kendi hayatına olan tutkuyu yeniden yaratmaya çabalayan Holly aşkın mevsimselliğinde yer aldığı sonbaharı yaza dönüştürmeye çabalar.
The Way We Were (1973)

The Way We Were büyük bir aşkın karmaşasının bir kadının saçlarının karmaşası içerisinde kaybolması ve kadının saçlarının özgünlüğü ve öznelliği gibi aşkın da özgün ve öznel olmasının getirdiği tutkulu karmaşayı anlatır. Filmin ana karakteri dünyayı bir hareket alanı olarak görür ve bu hareket alanı içerisinde kendini ifade etmek için her zaman sesinin yükselmesi gerektiğine inanır. Bu inanış ile beraber aktivist olan ruhunu her daim ayakta tutmaya çabalar. Bu aktivist ve baş kaldırı hayatın dayattığı her şey üzerinde etkilidir ve hayatın en büyük dayattığı şeylerden biri de aşktır. Bir adamın hayatının kadınını arıyor olması da aslında hayatın büyük oyunların ve yalanlarından biridir; aynı zamanda bu büyük aşka olan inanış da insanın kendi mezarı için bir düzenektir ve insanın kendisiyle olan ilişkisini pençeleyen bir hayvansal iç güdüdür. The Way We Were ise tüm bunlara farklı bir noktadan yaklaşan güçlü bir sestir. Kadın karmaşadan tıpkı saçları gibi beslendiği için hayatının erkeğini geride bırakabilir ve onun yeni aşkının ne kadar güzel olduğunu söyleyebilir çünkü asıl güzel olanın insanın tutkuları peşinden gitmesi olduğunu artık biliyor ve deneyimlemiştir.
Annie Hall (1977)

Woody Allen’ın büyük bir adım attığı filmdir Annie Hall. Büyük bir adımın altında yatan durum ise şudur, Allen bir erkek profili için ve aynı zamanda bir kadın profili için de bir manifesto ortaya atmıştır. Özellikle Hollywoodvari bir aşk düzeneği içerisine büyük bir eleştiri getirmiştir ve büyük bir izleyici kitlesini bu yüzden peşinden sürüklemiştir. (500) Days of Summer’ın yaptığı ile bir paralellik mevcuttur iki film arasında. (500) Days of Summer içerisinde başka bir adam ve başka bir kadın ile karşılaşırız. Bu adam eril dünyanın taşıdıklarına aykırı bir adamdır ve her zaman bağlanamayan, giden erkeğin karşısında durarak bir manifesto yaratmıştır. Bununla beraber filmdeki kadın da kadın kimliğinin eril toplum tarafından yüklediklerine baş kaldırmıştır ve aşkı bekleyenden çok aşk istemeyen asi bir kadın olmuştur. İşte bu yıkıcı karakterlerin ilk tohumları Annie Hall ile beraber atılmıştır diyebiliriz ve bu yüzden de eğer farklı bir aşk hikayesi istiyorsanız izlemeniz gereken filmler arasında direkt kendine bir yer yaratır. Erkeğin manik haliyle beraber kadının kıyafetlerinin bile büyük bir mücadele olarak karşımıza çıktığı Annie Hall aşkın düzen tarafından yüklediği yükler olmadan da aşk olarak kaldığını izleyiciye gösterir.
Say Anything… (1989)

Aşkı için savaş veren kahramanlaştırılmaya çabalanan erkekler arasında gözler her zaman gerçekçi bir şeyler arar çünkü erkek karakteri her zaman savaşçı olmak zorunda değildir ve gücün sembolü değildir. Bu eril toplumun getirmiş olduğu erkek ağlamaz bakış açısının tohumlarıdır ve erkekler her zaman bunun etkisiyle beraber kendilerini olduklarından büyük görerek bir şeyleri yakıp yıkmak ekseninde duyguların önemsizliğini yaratmışlardır. Bu yaratılış ile beraber de erkek karakter tek düze klişeler arasında sıkışıp kalmıştır ve bu olgular içerisinde de insan olmanın doğasıyla aşkın doğası arasındaki ilişkide büyük bir yabancı ve kurgu olarak kalmıştır. (500) Days of Summer’da Tom bu klişelerden uzak bir insandır, bir erkektir, bir kendini arayan birey ve bir aşkın yarattığı kaosta nefes almaya çabalayan bir canlıdır. Bu büyünün ise ilk ışıltılarını gördüğümüz film Say Anything…’dir. Filmde lisenin en asi çocuğu ile karşı karşıyayızdır ve bu çocuk toplumun yüklediği her şeye sahiptir daha doğrusu her şeyi benimsemiştir. Bir gün lisedeki balonun sonunda okulun en zeki kızına aşık olarak uyanır ve bu uyanışla beraber bir erkek olarak uyanışını yaşayacak ve toplumsal erkeğin dışına çıkarak benimsediklerini aşk için geride bırakacaktır, bu onu kahramanlaştırmayacak bizden biri yapacaktır.
Chungking Express (1994)

İki insanın hatta iki aynı işi yapan insanın aynı duygular ve yaşanmışlıklar üzerinden ilerleyen ve aynı duraklarda durarak içerisinde kendini oluşturan ve karşılaşmanın tarif edilemez hüznü içerisinde iki insanı buluşturan film Chungking Express. Filmde iki kişi görüyoruz, ilk yarıda bu iki kişiden ilkiyle karşılaşıyoruz ikinci yarıda ise diğeriyle. Bu karşılaşmalarımızda şunları görüyoruz ki herkesin derdi aynı noktada başlıyor ve aynı noktada bitiyor. İlişki dediğimiz okyanusun içinde herkes aslında birer küçük balık ve büyük balık diye uydurulan hayali bir varlık yok, hiçbir zaman olmadı. Denizdeki bu küçük balıklar aynı şeyleri yaşayıp aynı şeyleri hissediyor ve biz de bu balıklardan biri oluyoruz! Büyük denizler içerisinde dert ettiklerimizin gelip geçiciliği ve aşk dediğimiz dert kaynağının aslında kendi sınırlarımızda başlattığımız bir yanılgı olduğunu gösteren film (500) Days of Summer’da olduğu gibi Chungking Express’te de bir dert okyanusunun kendini unutmuş bireylerinin dertleri karşımıza çıkıyor. İki ayrı bireyin bireyselliklerini göz ardı ettikleri filmlerde aşk ulu gibi gözükürken bir profana dönüşüyor.
50 First Dates (2004)

50 First Dates tarifi olmayan bir aşk hikayesidir ve filmdeki karakterlerden biri için de hem tarifi yoktur hem de anısı yoktur. Bir kaza sonucu oluşan bir rahatsızlıktan dolayı kadın artık her gün aynı günü yaşamaya başlamıştır ve uyuduğu anda o gün olan her şeyi unutur. Yeniden yaşamak için kapana kısılmış olduğu günü yaşamak için uyanır. Çevresindeki insanlar onun doğasının artık kabullenişinde oldukları için her gün aynı günü yaşamak için hayatı kurgulamaya başlarlar ve bu kurgu içerisinde onlar da kadınla beraber aynı günün yaşanışına ayak uydururlar. Burada bedensellik üzerinden bir çok eleştiri yapabileceğimizin bilincinde bu kaosu bir köşeye çekersek filmde hayatın her gün aynı kalmadığına tanıklık ediyoruz. Tıpkı (500) Days of Summer’da olduğu gibi her gün farklı bir hikayeye sahip oluyor ve içerisinde taşıdığı bu potansiyelle beraber her gün yeni bir hikaye kendini gösteriyor. 50 First Dates’in içerisinde de bu yeni gün yeni bir karşılaşmayla beraber geliyor ve bu yeni karşılaşma aşkın doğasını harekete geçiriyor ve aşkın ilk kalp atışları başlıyor. Her yeni gün bu kalp atışlarını unutan bir birey bile aşkın doğası içerisinde kendini yüzerken bulabiliyor.
Submarine (2010)

(500) Days of Summer için alternatif bir evren arayışına zihniniz girdi ise ve bu alternatif evren arayışında farklı bir bakış açısını özellikle o temiz ve saf dediğimiz çocukluk – ergenlik dünyasının ışıltısını arasanız izlemeniz gereken ilk film mutlaka Submarine olmalıdır. Submarine bir çocuğun gözü içerisinde aşkın ne olduğunu bilmek için yalpalayan çabayı içeriyor. Bu çaba içerisine de aşkın içerisine birçok dünyevi arayış ve anlayış giriyor. Aşkın gözlerdeki arayışı ile beraber ana karakter benzersiz olan kimliğini filmde izleyiciye yansıtıyor ve bu yansıtmayla beraber aşkın arayışı içerisine hayatının anlam arayışı, ailenin ne olduğunun sorusu ve hayat içerisinde ne yapmamız gerektiği konusunda izleyici ile film arasında köprüler yıkılıyor. (500) Days of Summer içerisinde aşkın ne olduğu hiçbir zaman tartışılmıyor ama aşkı yaşayan karakterler ekseninde hem bir eleştiri atmosfere hakim oluyor hem de bunun yanında aşkın var olup olmadığı ve doğru bireylerin karşılaşmasıyla beraber mümkün olup olmadığı sorgulanıyor. Bu sorgulamaların ilk başında devreye girecek olan aşk nedir ve iki insanı özellikle aile içerisinde birbirine ne bağlar sorgusu da Submarine içerisinde geçiyor ve bu iki filmin birlikteliğiyle beraber bütün sorgulamalar izleyici için tartışma alanına dönüşüyor ve görsel hazzın muazzamlığıyla beraber izleyici mest oluyor!
One Day (2011)

One Day filmi iki insanın hayatındaki özel bir gün çevresinde yıllarca süren bir maceranın ve hayatın hikayeleriyle yer aldığı bir filmdir. Filmin iki ana karakteri hayatın içerisinde iki farklı yoldan yürümüş ve iki farklı geçmişe ve bu geçmişin özelliklerine sahip iki karakterdir. Bu iki karakterden kadın olan bir devrimci ruha sahip gençtir. İşçi sınıfından gelen geçmişiyle beraber hayatın savaşılması gereken ve değiştirilmesi gereken bir yapıya sahip olduğunun düşüncesi içerisinde büyümektedir. Filmin erkek karakteri ise kadının zıttı bir konumda yer almaktadır. Geldiği geçmiş içerisinde hiçbir zaman bir şeyler için savaşması gerekmediği için onun algıladığı dünya farklı bir dünya olarak izleyici ile buluşuyor. Bu farklı iki insan lise mezuniyeti olan ayın 15’inde birbirleriyle karşılaşır ve bu karşılaşma anının yarattığı tesir ile beraber bir daha kopamayacakları bir yolculuk ve macera başlar. Bu yolculuk içerisinde (500) Days of Summer’da olduğu gibi hayat aşk ile bir araya geliyor ve insan zihninin kurgulayamayacağı bir hikaye kendini gösteriyor. Bu hikaye içerisinde meydana gelen her olay iki bireyin hayatlarını etkiliyor ve aşkın kendisini göstermesiyle beraber hayatın üzerinde bir aşk ortaya çıkıyor.
Sleepwalk with Me (2012)

Sleepwalk with Me aşkın üzerinde şekillenen ama aşkın en büyüğünü izleyici ile buluşturan kurgusal dünyada geçen bir otobiyografik hikayenin sinemasal gösterimidir. Filmde bir komedyenin hayatına giriş yapar izleyici ve komedyenin size bir hikaye anlatacağım sözüyle filmde gözlerini açar. Bu hikaye bir adamın ana merkezde olduğu ve hayat ile girdiği ilişkide kendini nasıl var ettiğini gösteriyor. (500) Days of Summer’ın merkezinde yer alan aşkı arama hikayesini ve aşk ile girilen ilişkide yaşanan hayal kırıklığıyla beraber bulutlar üzerinde olan dünyanın zıtlığını ve ikililiğini filmin dışarısında bırakırsak karşımıza bir adamın hayat ile mücadelesi çıkıyor. Bu mücadele içerisinde işin ve aşkın zorluklarıyla beraber günlük hayatın gereksiz yükleri ve tahammül edilmez acısı izleyici karşısında yerini alıyor ve izleyicinin gözleri bunlar ile kesiştiği anda film başka bir yolculuğa çıkıyor. Eğer bu yolculukta ilerlemek isterseniz listede yer alan filmler arasında size en çok hitap eden film Sleepwalk with Me olacaktır. Filmde bir adamın hayatın her alt uğraşıyla beraber nasıl başa çıktığını ve bazı noktalarda başa çıkamadığını gösterecek ve bu gösterilen ile beraber hayat size daha tahammülsüz bir yolculuk olarak gözükecek!
The Perks of Being a Wallflower (2012)

(500) Days of Summer içerisinde büyümenin bir yere ait olduğunu söyleyemeyiz. Aşkın yetişkinler evreninde yer aldığını görürüz ve bu evren içerisinde her zaman bir bölünmenin var olduğuna tanıklık ederiz. İlk başta aşktan ne anlaşıldığına dair bir ikililik vardır. İki ana karakter aşk denildiği anda farklı tepkiler verir ve izleyici bu iki tepki içerisinde karakterlerin bireysel dünyalarını nasıl kurguladıklarını ve neler bekleyip, neler istediklerine dair bir okuma gerçekleştirir. Bununla beraber filmdeki en büyük ikililik ise hayata karşı ve aşka karşı beklenilen ile beraber olan gerçeğin ayrımıdır ve (500) Days of Summer’da bu izleyicinin unutamayacağı bir şekilde verilir. Tüm bu ikililik içerisinde de değindiğim gibi bir büyüme hikayesi ve arada kalmışlık duygusu yer almaz. The Perks of Being a Wallflower ise tam da bu noktada izleyici için bir kaçış noktasını oluşturur. Filmde ana karakter hayat içerisinde kaybolmaya başlamış olan ve kendini bir yerde konumlandırmayan bir gençtir ve onu büyüme hikayesi beklemektedir. Bu büyüme hikayesi içerisinde de bir aşk ve bir aşkın tercihi ortaya çıkar. Bu tercih ile beraber aşkın, hislerin ve gerçekliklerin hali büyü içerisinde ve kahraman olma gününün gelmesiyle devam eder.
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →