25. Ankara Uluslararası Film Festivali Günlükleri
Starred Up (Yüksek Risk) – David Mackenzie (2014 – İngiltere)

Şiddete eğiliminin yüksek olduğu 19 yaşındaki Eric Love’ın yetişkinler hapishanesine taşınması ve orada karşılaştığı babasına kendini ispat etmeye çalışmasının gerilim ve dram yüklü öyküsü… Mackenzie; geri kazanılmaya çalışılan suçlular, hapishanedeki ağa babaları, en ağır suçu işlemiş bile olsa bir erkeğin de her zaman için sevgiye aç olması durumlarını müthiş bir gerçeklikle yansıtıyor.
Jack O’connell’in hayat verdiği Eric Love karakterinin konumuna özellikle değinmek istiyorum. Festival boyunca izlediğim filmler arasında açık ara en iyi performanstı izlediğim. O’connell adeta Eric Love olmuş ve karakterin öfkesini birebir öyküye yedirebilmiş.
2014 Dublin Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ve 2013 İngiliz Bağımsız Film Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü alan filmin alternatif bir incelemesini okumak için… Tıklayın…
Ana – Ebubekir Uyğur (2013 – Türkiye)
Nazife Ana’nın oğlu Metin, henüz 16 yaşındayken dağa çıkar. 20 yıl haber alamadığı oğlunun yaşamından ümidini kesen Nazife Ana, bir gün oğlunun sağ olduğu ve kendisine ulaşabileceği yönünde haber alır. Örmüş olduğu kazağı çocuğuna ulaştırma girişimi hiç beklemediği bir sürece dönüşür…
Böyle bir sinopsisi var bu filmin. Hatta gerçek bir hikâyeden yola çıkıldığı ibaresiyle başlıyor. Belgesel mi kurmaca mı olduğu net ifadeyle söylenemeyecek Ana filmi, elinde bu kadar naif bir hikâye varken ne yazık ki hakkını teslim edememiş. Alakasız yan öyküleri, gereksiz ayrıntıları, vasat oyuncu performansları ve oldukça kötü kurgusuyla sinopsisinde vaat ettiği dünyayı kuramıyor Uyğur. Üstelik yine altını çizerek belirtiyorum; başlangıçta gerçek bir hikâye denmesine rağmen, benim ancak “abartılmış acıtasyon” olarak yorumlayabileceğim bir final kurguluyor.
Son olarak, dilerim böyle acılar yaşanmaz ülkemde. Dilerim, kimse çıkıp da bunu “kör göze parmak sokmak” şeklinde sunmaz da bizim de bir saatimiz çalınmaz.
Gözümün Nûru (Eye am) – Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu (2013 – Türkiye)

Genç bir sinema sevdalısı olan Melik’in film yapma hedefi üzerine kurduğu hayatı, gözündeki rahatsızlıklar nedeniyle alt üst olur. Kör olmanın kıyısından dönen Melik’in bandajlı yüzükoyun yatmak zorunda kaldığı bu süreç, onu korkularıyla yüzleşmeye ve sinemayla kurduğu takıntılı ilişkisini gözden geçirmeye iter.
Lumiere Kardeşler’e, Yeşilçam’a, Paris’e ve sinema sektörüne olabildiğince selam çakan film kişisel bir konumda dursa da, içinde bulunduğu duruma trajikomik yaklaşımıyla ilginç bir seyir keyfi sunuyor. Otobiyografik özelliği de olan film, oyuncuların bizzat hikâyenin kahramanları olmasıyla belirgin bir gerçeklik hissi yakalayıp sunuyor.
Ulusal prömiyerini gerçekleştirdiği 20. Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü Yozgat Blues ile paylaşan film, En İyi Senaryo, En İyi Kurgu ve SİYAD En İyi Film ödüllerine de layık görüldü.
Cennetten Kovulmak – Ferit Karahan (2014 – Türkiye)

Emine, İstanbul’da çoğunlukla Kürt işçilerin çalıştığı bir inşaatta elektrik mühendisidir. Ayşe ise Muş’un bir köyünde her şeyden habersiz İstanbul’a hayranlık duyan, kalabalık bir Kürt ailenin kızıdır. Çevresi ve vicdanı arasında sıkışıp kalan Emine ve İstanbul’a göç etmek zorunda kalan Ayşe’nin iç içe geçen hikâyesini konu alan film 50. Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü Kusursuzlar filmiyle paylaşıyor. Yine aynı festivalde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve Jüri Özel Ödülü’nü alan film Dublin, Irlanda Silk Road Film Festivali’nden de En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle dönüyor.
Açıkçası benim için tek taraflı ve birbirinden alakasız alt metinlerle doldurulmuş zayıf bir film Cennetten Kovulmak. Daha detaylı bir okuma yapmak isteyenler benim de altına imzamı atacağım şu incelemeyi okuyabilirler… Tıklayın…
La Mort en Direct (Ölümü Beklerken) – Bertrand Tavernier (1980 – Fransa)
Ölümcül hastalığa yakalanan bir aktrise iki ay ömür biçilmiştir. NTV yapımcıları “yeni pornografi” adında bir trend uğruna tüm ulusun seyredeceği “naklen ölüm” şovu için kolları sıvar. İçlerinden birinin (Roddy) beynine, bu görüntüleri kaydetmek için bilim adamları tarafından ışığa hassas bir kamera yerleştirilir ve hikâye başlar.
İletişim araçlarının ölümü bile metalaştırdığı karamsar bir gelecek çizen Tavernier’in cevapladığı iki soru; medya yaşamımıza bu kadar girebilir mi? Sınır nerede başlar nerede biter?
1980 yılı İngiltere’sinde böyle cesur bir konuyu olabilecek en iyi şekilde değerlendirmenin karşılığı paha biçilemez aslında… Filmografisinde en dikkat çekici filmlerden biri de değil üstelik. 1982 yılı Sant Jordi Ödülleri’nde Yabancı Filmdeki En İyi Performans Ödülü’nü almış. Mutlaka izlenmesi ve içselleştirilmesi gereken bir film…
Wadjda (Vecide) – Haifaa Al-Mansour (2012 – Suudi Arabistan, Almanya)
İlk kez 2012 Venedik Film Festivali’nde görücüye çıkan film, 32. İstanbul Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini gerçekleştirdikten sonra Ankaralı sinemaseverlerle de buluşuyor.
10 yaşındaki kız çocuğu Wadjda’nın bir bisiklete sahip olmak istemesini anlatan film, Suudi Arabistan’dan çıkan ilk uzun metraj. Üstelik kadınların yok sayıldığı bölgede bir kadın yönetmenin imzasını taşıyor. Derdini, Suudi Arabistan’da kadın olmanın zorluklarını küçük bir kız çocuğunun masum hayalleri ve dünyayı keşfetme isteği üzerinden anlatan film feminist bir çizgide durduğu kadar tatlı üslubuyla da seyircisini sarıp sarmalıyor. Uzak diyarlarda böylesi bir kederin varlığını bilmek salondan çıktığımda buruk bir havaya soksa da buna değerdi.
Wadjda’nın aldığı ödüllere gelince; 2012 Dubai Uluslar arası Film festivali; En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu, 2012 Venedik Film Festivali; CinemAvvenire Ödülü En İyi Film, 2013 Göteborg Film Festivali; İzleyici Ödülü, 2013 Tromse Uluslar arası Film Festivali; Norveç Barış Filmi Ödülü, En İyi Film Ödülü
Son olarak; kadın bir yönetmenin ülkedeki konumları üzerine çektiği filmin ülke yönetimi tarafından Oscar Aday Adaylığı alabilmesi de oldukça umut verici. Wadjda, mutlaka izlenmesi gereken filmlerden…
Üç Yol – Faysal Soysal (2013 – Türkiye)

Bosna’da yaşananlar sonrası hâlâ yakınlarını bulamayan, onların izinden, umudu be adaleti arayan insanları ve bu göreve gönül veren Türk bir şair ile vicdan sahibi Boşnak-Sırp bir psikoloğun, toplu mezarların gölgesindeki aşkına uzanan şiirsel bir yolculuk.
Yönetmen Faysal Soysal’ın da ifadesiyle; unutulanın unutulmayanla, rüyanın gerçeklikle, hatıranın yaşanan zamanla kesiştiği yerde başlayan bir hikâye bu. Daha iyi ifade etmek gerekirse Mostar’dan Hasankeyf’e süren bu yolculukta; ölüm (Bünyamin’le), aşk (Züleyha’yla) ve dirilme (Yusuf’la) temsil edilerek gerçekliğine ulaşmayı hedefliyor.
2014 Kosova Priştina Film Festivali’nde En İyi Oyuncu, 2013 Türkiye Eskader Sanat Ödülleri’nde En İyi Film, 2014 İran Fajr Film Festivali’nde ise En İyi Senaryo Ödülü’nü alan film festival gösterimlerine devam ediyor.
Daha fazlası için ….Tıklayın….
Bi Küçük Eylül Meselesi – Kerem Deren (2014 – Türkiye)

Eylül hayatta istediği her şeye sahipken geçirdiği bir kaza yüzünden yaşamının son bir ayını unutur. Hatırlamadığı bu bir ayın peşinden Bozcaada’ya gider. Orada, daha önce hiç görmediği derbeder, garip bir adam ona seslenir: “Eylül. Beni Hatırlamıyor musun? Sen burada, bu adada bana âşık oldun.”
Daha çok dizi projeleriyle bilinen Deren, hem yazıp hem yönettiği ilk filmiyle etkili bir merhaba diyor. Bozcaada’nın eşsiz manzarası, Gökhan Tiryaki’nin görüntü yönetmenliği, Erdil Yaşaroğlu’nun karikatürleri ve Nil Karaibrahimgil’in “Kanatlarım Var Ruhumda” adlı şarkısıyla ön plâna çıktığı filmin hikâyesi oldukça Yeşilçam kokuyor aslında… Ama Deren, sıradan bir hikâye birkaç manevra ve başarılı bir kurguyla nasıl kotarılır’ın dersini veriyor adeta. Başrolleri paylaşan Farah Zeynep Abdullah ve Engin Akyürek’i de anmadan olmaz.
Karakter analizleri ve çok daha fazlası için …Tıklayın…
Girlfriend Boyfriend (Kız Arkadaş Erkek Arkadaş) – Ya-che Yang (2012 Tayland)
Üç isyankâr öğrencinin gerçek hayatın baskılarıyla şekillenen ilişkilerini konu alan film, arka plânda da 1980’ler Tayvan’ındaki sosyo-politik reform hareketlerini yüzeysel olarak gösteriyor. Mabel, Liam ve Aaron’un deli dolu geçen lise yıllarından başlayıp yollarının tekrar birleştiği on yıllık bir boşluktan sonra ki buluşmalarına ağırlık veren Yang, siyasî mesaj verme kaygısı taşımıyor. Bu üç gencin birbirlerine ait ol(ama)ma hikâyeleri üzerinden, daha çok; evrensel insanî duygulara ağırlık veriyor.
2012 Asya Pasifik Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu; 2012 Altın At Film Festivali’nde Seyirci Ödülü – Altın At Ödülü; 2012 Taipei Film Festivali’nde FIBRESCI ödüllerini alan filmi festivalde izlenebilecek bir seyirlik olarak nitelendirebilirim.
3x3D – Jean Luc Godard, Peter Greenaway, Edgar Pera (2013 – Fransa)
2013 Cannes Film Festivali’nde Eleştirmenler Haftası Bölümü’nün kapanış filmi olarak gösterilen film, Türkiye’de ilk kez 2013 Filmekimi programında gösterime girmişti. Ankaralı sinemaseverler ise festival boyunca iki kere izleme şansı yakalıyor.
Üç bölümden oluşan deneysel çalışmanın ilk bölümü İngiliz sinemacı Peter Greenaway imzalı. Greenaway, ‘Tam Zamanında’ adını verdiği bölümde seyirciyi Guimaraes kentine doğru fiziksel ve tarihî bir keşfe çıkarıyor. Yazıların üç boyutlu şekilde görsele yerleştirilmesi hâli hazırda üç boyutlu filmi takip etmeyi zorlaştırıyor olsa da etkileyici bir atmosfer filme hâkimdi. İkinci bölüm ise Portekizli yönetmen Pera’ya ait. Pera, ‘Cinesapiens’ adını verdiği bölümde bir yandan seksist Hollywood eleştirisi yaparken bir yandan da sinema seyircisine yaklaşımıyla keyifli bir dil üretiyor. Siyah beyaz bölümlerin de olduğu bu kısımda iyice göz yorduktan sonra Godard’ın “Üç Felaket” adını verdiği bölüme geçiyoruz. Seslerin, görüntülerin ve yazıların birbirine karışıp metaforlaştığı bu kısımda Fransız Yeni Dalgası temsilcilerinden Godard bir kez daha kültür endüstrisine savaş açıyor.
70 dakika da olsa üç boyutu maksimum seviyede tuttukları için yoruyor olsa da farklı bir deneyim olması adına görülmesi gereken bir deneysel çalışma…
Kusursuzlar – Ramin Matin (2013 – Türkiye)

İstanbul’dan gelen iki kız kardeş, Lale ve Yasemin Ege’de anneannelerinin yazlığında tek başlarına kalmaya başlarlar. Her şey başta normal gözükse de aralarındaki asıl gerginlik zamanla su yüzüne çıkmaya başlar.
Birbirinin tamamen zıt karakterleri olan iki kardeşin hayatları ile ilişkilendirilerek ifade edilen; ataerkil toplum analizi, bilinçaltına gizlenmiş cinsel arzuların bireye etkisi ve geçmişte yaşanıp da üstü kapatılmaya çalışılan ortak bir sorunun varlığı filmin kilit ve de gerilim noktalarını oluşturuyor.
Ödüllere doymayan filmin, oyuncu performansları, karakter analizleri ve daha fazlası için ….Tıklayın…
Şarkı Söyleyen Kadınlar – Reha Erdem (2013 – Türkiye)

Yaşamları farklı engellerle sıkıştırılmış bir grup kadının; inanç ve cesaret ile hayatın farklı boyutlarına yaptıkları yolculukları anlatmaya çalışıyor film. Acılarını isyan ve hayat şarkılarıyla dışa vuran bu kadınlar, bir türlü çıkamadığı çocukluğuyla erkekliğinde boğulan Adem’i hayatta tutmaya çalışarak insan olmanın naifliğini vurgulamak istiyorlar.
Karakterlerin tanımlanmamış özellikleri, cevaplanmamış sorular, kaynağının ne olduğunu kestiremediğim bir felsefe, oyuncuların sinema performansından çok tiyatroya kaçan abartılı jest ve mimikleri, hepsinden önemlisi gerçeğin fazlasıyla yok sayılarak şiirsel bir dilin filme hakim olması… Tüm bunlar birleştiğinde Şarkı Söyleyen Kadınlar benim için fazlasıyla “olmamış” bir film.
Jin filminde de birlikte çalıştıkları Deniz Hasgüler’in söyleşisiyle devam eden gösterim sonrasında söyleyebileceğim tek bir şey var aslında. Korkuyorum Anne, Kosmos, Jin, Hayat Var filmlerinden izleri bolca yakaladığımız bu film, ne yazık ki benim için yönetmenin filmografisinde son sıraya yerleşiyor. Sebebini özellikle belirtmek istiyorum. Bir röportajında; “Filmlerimi anlamlandırmaya çalışmayın, simgesel manalar yüklemeyin.” diyen sevgili Erdem’e söyleşiye katılsaydı soracağım tek bir soru olurdu… Filmde bir yere koyma özgürlüğümüzün elimizden alındığı şu durumda bu kadar metafor niye?
Walesa – Andrzej Wajda (2013 – Polonya)

Wajda son filmiyle, ülkedeki işçilerin çıkarlarını gözeterek komünist sosyalist rejimin yıkılmasına ön ayak olan, Polonya tarihinde önemli bir yer edinmiş Lech Walesa’nın politik yaşantısının yanı sıra özel hayatını da irdeliyor.
Walesa’nın hikâyesi 1970’lerde sokağa dökülenler arasında başladığı davasından, ilk bağımsız işçi sendikasının kurulmasına ve Dayanışma Sendikası’nın liderliğini üstlenmesine kadar uzanıyor. Nobel Barış Ödülü sahibi, zekâsıyla ve liderlik vasfıyla kitleleri peşinden sürüklemeyi başarabilmiş önemli bir tarih figürünün hikâyesini anlatmak kolay değil. Ne yazık ki parça parça sunulmuş, arkası gelmeyen olayların peş peşe verilmesi, bazı kilit noktaların es geçilmesi ya da hem politik hem kişisel hayatı aynı anda anlatma telaşı olumlu sonuç vermemiş. İki işi bir arada yapayım derken birçok detay ve dolayısıyla akıcılık yitmiş. Filmin artılarından da bahsetmek gerek tabii. Walesa’yı canlandıran Robert Wieckiewicz oldukça başarılı bir performans sergiliyor. Hatta bu performans Wieckiewicz’e 2013 yılı Chicago Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Oyuncu Ödülü’nü kazandırıyor. Müzikleriyle de tatmin eden filmin asıl olayı, Wajda’nın olaylı günlere ait görüntüleri filme yedirmiş olması.
Tabu – Miguel Gomes (2012 – Portekiz)

Eleştirmen kimliği de olan yönetmen, açılış sekansını Afrika’da bir keşişi anlattığı kısasıyla yapıyor. Sonrasında film iki bölüme ayrılıyor. İlk bölüm “Kayıp Cennet” 35mm çekilirken, ikinci bölüm “Cennet” geçmişe yöneldiğinden olsa gerek 16mm ile ekrana düşüyor.
Doğru ya da yanlışın durmadan sorgulandığı bu film, yaşlı ve huysuz bir hanımefendinin bugünü, arzuları, günahları ve geçmişi arasında geçen bir maceraya sürüklüyor seyirciyi. Filmin ilk bölümü oldukça ağır ilerlese de düğüm çözülüyor; aşk ve suç öyküsü ikinci bölümde devreye giriyor.
Sonuç olarak hoş bir deneyim yaşatan filmin aldığı ödüller ise şöyle; 2012 Berlin Uluslararası Film Festivali; Alfred Bauer Ödülü, 2012 Ghent Uluslararası Film Festivali; En İyi Film, 2012 Altın Küre; En İyi Film, 2012 Las Palmas Film Festivali; İzleyici Ödülü
Daire (Circle) – Atil İnaç – (2014 – Türkiye)

Atil İnaç imzalı film, kullanılmayan bir havaalanı etrafında gelişen trajikomik bir hikâye… Bozuk düzen, bürokrasi kaynaklı birey çaresizliği, çıkmazlar… İroniyle sunulan bu hikâye bana Aziz Nesin’in eserlerini çağrıştırdı. Sistemin bireyleri nasıl irrasyonel bir varoluşa sürüklediğini aslında bütün karakterler üzerinden ama özelikle Feramus ve Betül’ün yaşayışından yansıtıyor. Bu iki karakter, hayatın onlara sunduğu tüm düeollara direniyor ve hayatla inatlaşıyorlar. Ama her seferinde rasyonel sonuca yaklaşıp da irrasyonel olanı seçmek zorunda kalmaları, devletin de buna araç olması onları oldukça yoruyor.
Filmin sonunda gerçekleştirilen söyleşide başrol oyuncusu Fatih Al’ın da söylediği gibi; inanmaya motive olmuş, anlamaktan ve tercih yapmaktan çok uzak politikler gerçek dünyamızda da bizimle değil mi?
Filmin adı neden “Daire” sorusuna cevapsa yine aynı söyleşide yapımcının ifadesinde karşılık buluyor. Film, bir grup insanın çıkışsızlığı üzerine kurulu… Feramus karakterinin devlet ehliyle el konulmuş evine ulaşması aslında bir yandan kendi hayatının iplerini ele geçirmesi demek. Türk insanının “ev” kavramına verdiği değerin altını çizen yapımcı, filmde sık sık karşımıza çıkan gündüz kuşağı evlilik programlarını da, maruz kaldığımız için, rutin hayatlarımızda birçoğunun döngüsünde önemli bir yeri olduğunun vurgusu olarak yorumluyor.
Senaryosunu da kendisi yazan yönetmen, felsefesini absürtlük üzerinde kurduğu dünya ile Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü alıyor. İlginç bir anlatım dili eşliğinde iyi bir yerli film izlemek isteyenlere önerebilirim.
Serra Pelada (Kel Dağ) – Heitor Dhalia – (2013 – Brezilya)
Latin Amerika usulü Western aynı zamanda 1980li yıllarda geçen bir yol hikâyesi… Çocukluk arkadaşları olan Juliano ve Joaquin açık olan en büyük altın madenini, Serra Pelada’yı öğrenince zengin olma hayalleriyle yola çıkarlar. Ancak işler plânladıkları gibi yürümez ve tüm dengeler değişir.
60.000 işçinin tamamen hırsları yüzünden koskoca bir dağı çukura çevirmeleri, neredeyse tersten bir Mısır piramidi inşa etmeleri dönüşümün ne kadar derin olduğunu açıklıyor aslında… Doyumsuz insanoğlunun, eline çok fazla para geçtiğinde içinde yeni birini keşfedip ortaya çıkarması filmin neredeyse bütün alt metnini karşılıyor.
Hikâye birkaç maden ocağında geçtiği ve filmde binlerce figüranın oynadığı hesaba katılırsa bu filmin handikabı prodüksiyon. O kadar insanı bir araya getirip yönetmek kolay olmasa gerek, Dhalia senaryosunu da yazdığı Serra Pelada’yla muhteşem bir filme imza atıyor. Juliano Cazerre, Julio Andrade, Sophie Charlotte, Wagner Moura ve Matheus Nachtergaele’in oyunculuklarıyla kelimenin tam anlamıyla mest etmesi bir yana filme dair en sevdiğim şey Antonio Pinto imzalı müzikleri oldu.
Mavi Dalga – Zeynep Dadak & Merve Kayan (2013 – Türkiye)

İlk kez Uçan Süpürge Film Festivali’nde seyrettiğim film, ekibinin de katılımıyla festivalde yer aldı.
Bir grup genç arkadaş, günlük hayatın rutin telaşı içinde bir yandan gelecek plânları yaparken bir yandan da ergenliklerinin en çetrefilli dönemini yaşarlar. Deniz ise hem arkadaşlarının gelecek hayallerinden hem de anne babasının mevcut durumundan farklı bir hayatı arzular. Kimsenin bilmediği bir şarkı arayışındadır: umutsuz bir aşk, İstanbul yerine Ankara, fen yerine sosyal bilimler, yalnızlık… Başka bir dünya ama neresi?
Oyuncu performansları yüksek olsa da, ilk film olduğundan mıdır şüpheliyim ama benim akıcı bir bütünlük yakalayamadığım film, tercihinizde etkili olabileceği kanaatindeyim, 50. Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi İlk Film, En İyi Senaryo ve En İyi Kurgu ödüllerini aldı.
My Sweet Pepper Land (Tatlı Biber Diyarım) – Hiner Saleem – (2013 – Irak)

Iraklı Kürt sinemacı Hiner Saleem; Türkiye, Irak, İran sınırındaki dağların ortasında kalan bir köyde geçen eğlenceli bir Kürt Western’i hikâyesi anlatıyor. Savaştan dönmüş bir polis komiseri (Baran), kötü bir ağa(Aziz) ve güzel bir öğretmen (Govend) ile oluşturulmuş öykü yapısı muazzam bir sinematografiyle buluşup eğlenceli bir seyirliğe dönüşüyor.
İçinde Türk oyuncuların da olduğu kastın yüksek performanslarıyla göz doldurduğu film en net ifadeyle bağımsızlığını yeni kazanmış bir devletin oturmamış sistemini eleştiriyor. Bunu yaparken mutluluğu, kederi tattırdığı kadar “özgürlük” uğruna gerçekleştirilen direnişlere de selam çakıyor.
2013 Asya Pasifik Perde Ödülü’nde En İyi Yönetmen; 2013 Cabourg Romantik Film Festivali’nde de Genç Ödülü alan bu eğlenceli kürt westerninde eksik kalmış bir final dışında her unsur tamam.
Ben O Değilim (I’m not Him) – Tayfun Pirselimoğlu – (2013 – Türkiye)
Bir röportajında; “Neden bir başkası olmak isteriz? Bir başkası olmak ne anlama gelir? Ötekinin yerine geçmek ne demektir? Biriyken başkası olma, ‘öteki’ haline gelme konusu hep ilgimi çekmiş, yaptığım işlere bir yerlerinden sızmıştır. “Ben O Değilim” ise tamamen bunun üzerine kurulu bir hikâye; farklı okumalarla değişik menzillere ulaşabilecek bir yapısı var.” diyen Pirselimoğlu festivalin özel gösterim bölümünde bir nevi Ankara galasını gerçekleştiren filmi oldukça güzel özetliyor aslında. Kapalı gişe oynayan film, sonrasında emekçilerinin katıldığı bir söyleşiyle son buldu.
İlk gösterimini 33. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştiren film, yine aynı festivalin düzenlediği yarışma sonucu Altın Lale En İyi Film, En İyi Müzik ve En İyi Senaryo ödüllerini aldı. 2013’te düzenlenen 8. Uluslararası Roma Film Festivali’nden de En İyi Senaryo ödülüyle dönen filmin geniş kapsamlı eleştirisini okumak için tıklayınız…
7 Haziran 2014
Le Ballon Rouge (Kırmızı Balon/1956) ve White Mane(Beyaz Yele/1953) – (Albert Lamorisse, Fransa)

Festivalin çocuklar için hazırlanmış bölümünde Fransız yönetmen Albert Lamorisse’nin iki kısa metraj filmi art arda verildi bugün. 34 dakika süren ilk film Kırmızı Balon, metropolde yaşayan erkek bir çocuğun sokakta bulduğu bir balonla maceralarını anlatıyor. Lamorisse, minik bir çocuğun masum hayallerini tatlı bir dille anlatırken bir yandan da seyirciyi dönemin Fransa sokaklarına götürüyor.
Zamanında En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü’nü kazanan film, bu bakımdan kısa film kategorileri haricindeki kategorilerde Oscar kazanabilmiş olmasıyla biliniyor. Aynı zamanda diyalogsuz olup da ödül alabilmiş ilk film özelliği taşıyor. Cannes Film Festivali’nde de kısa film dalında Altın Palmiye’yi kucaklamış olduğunu da belirtelim.
Filmle ilgili bir diğer önemli ayrıntı ise, yönetmenin kendi çocuklarını oynatmasıdır. Oğlu Pascal Lamorisse başrolü oynarken kızı Sabine de küçük bir kızı canlandırmıştır.
İkinci film; Beyaz Yele ise Kırmızı Balon’dan üç yıl önce çekilmiş 40 dakikalık bir film. Lamorisse, vahşi bir atın insanlar tarafından ele geçirmeye çalışmalarını ve bir çocuğun aynı at için verdiği mücadeleyi siyah beyaz kameraya alıyor. Fransa’nın güneyinde yer alan ve Akdeniz’e dökülen Rhone Nehri yakınlarında bir bataklıkta geçen hikâye genç yaşta hayatını kaybeden yönetmenin enfes kadrajlarıyla ölümsüzleşiyor.
Die Andere Heimat – Chronik einer Sehnsucht (Evden Eve – Bir Hayalin Kronolojisi) – Jerome Bonnell (2013 – Fransa)

225 dakika sürdüğü için iki bölüm halinde gösterime giren filmi, festival haricinde izlemek mümkün olur mu bilemem. Almanya’da hayalî bir köyde yaşananların anlatıldığı filmde; anavatan, kültür, savaş, açlık, korkular, zulüm ve yeni bir dünya umudu filmin ana temalarıdır.
Uzun ve yalın sekanslarıyla bana film izlemekten çok bir roman okuyormuşum hissini tattıran film, her bir oyuncusunun performansıyla göz kamaştırıyor. Sinematografik olarak da ışık ve ton kullanımı oldukça başarılı olan film, derin felsefesi ve analizleriyle kafa yormanızı, düşünmenizi, hayaller kurmanızı sağlayacak türden.
2014 Bawarian Film Ödülleri’nde En İyi Film ve Alman Film Eleştirmenleri Birliği tarafından En İyi Film ile En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerini almış olması bu tarz bir filme yaklaşımınızı olumlu etkiler mi bilmiyorum ama belirtmekte fayda var.
6 Haziran 2014
25. Ankara Uluslararası Film Festivali 5 Haziran’da gerçekleşen törenle açılışını yaptı.
Onur Ödülleri
Festival bünyesinde her yıl düzenlenen “Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı Özel Ödülleri” de törende sahiplerini buldu.
Bu çerçevede “Aziz Nesin Emek Ödülü” kariyeri boyunca gösterdiği başarı ve Türk sinemasına yaptığı katkı nedeniyle Hülya Koçyiğit’e verildi.
Kitle İletişimi Ödülü, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’na takdim edilirken, ödülü vakıf adına Mehmet Başman aldı.
Sanat Çınarı Ödülü ise balerin Meriç Sümen’in oldu.
Bellek/sizleşme
Öte yandan 15 Haziran’a kadar sürecek festivalde, ulusal uzun film, kısa ve belgesel film yarışmaları da düzenleniyor. Başkanlığını İnci Demirkol’un yaptığı festivalin 25. yılında teması‘bellek/belleksizleşme/belleksizleşmeye direnme’ olarak belirlendi. Festival süresince Türk sinemasının 100. yılı dolayısıyla Ankara sokakları ve meydanları görsellerle donatılacak.
Festivalde Türkiye ve dünya sinemasından filmler sunulacak. 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı nedeniyle bu savaş üzerine yapılmış ve klasik olmuş 5 filmden oluşan bir seçki, Romanya Sineması Özel Bölümü, Portekiz, İspanya, Brezilya ve Meksika sinemalarından örneklerin yer aldığı özel bir bölüm de Ankaralı sinemaseverlere sunulacak. “Türkiye’de video sanatının 40 yılından 40 video” isimli bir seçki de festivalde yer alacak.
William Shakespeare’in 450. yaş günü, Orson Welles’in “Othello” filmiyle kutlanacak. Böylelikle Ankara Uluslararası Film Festivali, sinema tarihinde önemli bir yeri olan “Othello”nunonarılmış kopyasını ilk gösteren uluslararası festivallerden biri olacak.
ULUSAL FİLM YARIŞMASI
Festivalin en ilgi çekici bölümü ise Ulusal Film Yarışması… Bu yılki yarışmanın jürisi de; yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, oyuncu Belçim Bilgin, oyuncu Mert Fırat, öğretim üyesi Dr. AliKaradoğan ve Yunan ünlü görüntü yönetmeni Andreas Sinanos’tan oluşuyor.
Yarışma için başvuran 35 filmin arasından seçilen 10 film ise büyük ödülü almak için mücadele edecek. Yarışma filmleri şunlar:
1. Kusursuzlar: Yönetmen: Ramin Matin
2. Cennetten Kovulmak: Yönetmen: Ferit Karahan
3. Mavi Dalga: Yönetmen: Zeynep Dadak & Merve Kayan
4. Bi Küçük Eylül Meselesi: Yönetmen: Kerem Deren
5. Şarkı Söyleyen Kadınlar: Yönetmen: Reha Erdem
6. Bir Varmış Bir Yokmuş: Yönetmen: Kazım Öz
7. Daire: Yönetmen: Atıl İnanç
8. Gözümün Nuru: Yönetmen: Hakkı Kurtuluş & Melik Saraçoğlu
9. Özür Dilerim: Yönetmen: Cemil Ağacıkoğlu
10. Üç Yol: Yönetmen: Faysal Soysal
25. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında seyrettiğimiz 25’den fazla filmi güncellenecek bu sayfada paylaşıyoruz.
Ida (Anna) – Pawel Pawlikowski (2013 – Polonya)
Sinema filminin bir saniyesi için 24 kare fotoğraf gerekir. Ida, her bir karesi adına söyleyebilirim ki; muazzam ve de iz bırakacakfotoğraflar geçidinden oluşmuş bir film.
Çocuk yaşta kiliseye bırakılan, eğitimini burada alan ve rahibe olabilmek için sadece yemin etmesi gereken Ida’dan, bu fedakârlığı yapmadan önce hayatta kalan tek akrabası olanteyzesiyle tanışması istenir. Ida, teyzesiyle tanışmasıyla birlikteNazi işgaline dayanan bir aile sırrını keşfeder. Tamamen karşıt karaktere sahip teyzesiyle paylaştığı geçmişten gelen ortak bir keder, iki kadını birlikte yürüyecekleri bir yola sürükler. Ida, çıkmış oldukları bu yolda çocukluğundan, kimliğinden ve kendi kabuğunun dışında bambaşka bir dünyanın varlığından haberdar olur. Teyzesinin de söylediği gibi; fedakârlık yemini edebilmek için hayatı tam anlamıyla tatması gerekir.
2013 Toronto Uluslararası Film Festivali’nde FIPRESCI; 2013 Varşova Uluslararası Film Festivali’nde Ekümenik Jüri Ödülü ve 2013 Londra Film Festivali’nde de En İyi Film ödülü (çeşitli festivallerden toplamda 16 ödül) alan film ülkemizde ilk kez 33. İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti. Bu festivalle, Ankaralı sinemaseverler de program kapsamında filmle beyazperdede buluşma şansı yakaladı.
Filmin geniş kapsamlı eleştirisi için, Utku Ögetürk’ün yazısına buradan ulaşabilirsiniz.
Tom at the Farm (Tom Çiftlikte) – Xavier Dolan (2013 – Fransa)
Genç kuşak sinemanın yetenekli isimleri arasında gösterilen ve her yeni projesiyle sinema dilini, tarzını belli bir seviyeye çıkaranXavier Dolan’ın son filmi ödüllere doymuyor. 2014 VancouverFilm Eleştirmenleri Birliği En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve 2013 Venice Film Festivali FIPRESCI ödülünü alan film yıllar sonra da adından söz ettirecek gibi.
Bu başarının sebebini, oyuncu kimliğinden ziyade yönetmen kimliğiyle dikkat çeken Dolan’ın farklı hikâyeleri oldukça cesur bir üslupla anlatmasına bağlıyorum.
Tom, sevgilisinin ölümü üzerine onun ailesinin yaşadığı çiftliğe gider. Orada hiçbir şeyden habersiz bir anne, maço bir ağabey, karanlık sırlar ve gerilim bulur. Ucu açık bir finalle son bulan filmin daha geniş kapsamlı eleştirisi için; https://fl.ibrahimmumcu.com/tom-ciftlikte/
Son olarak bu film için, Ankara’da olmayıp festivali takip edemeyenlerin Başka Sinema’nın Haziran ayı programına göz atmaları tavsiye olunur.
Blancanives (Pamuk Prenses) – Pablo Berger (2012 – İspanya)

İspanyol sinemasından Paolo Berger’in, 2012’nin en iyi filmleri arasında değerlendirilebilecek, siyah beyaz ve diyalogsuz çekilen, Pamuk Prenses öyküsüne cesur bir yorum olarak nitelenen ve 1920’lerde yaşayan kadın bir boğa güreşçisini anlattığı film 37 ödülle tam bir ödül rekortmeni…
Evrensel bir masalın modern bir hikâyeye vurucu şekilde uyarlanmasının en çarpıcı örneği diyebilirim bu film için.İspanyol ezgileri, dans figürleri, boğa güreşi ve güldürenmetaforların masalın kritik noktalarıyla harmanlanması baş döndürücü. Pamuk Prenses, mutlaka deneyimlenmesi gereken özel bir seçki…
The Tragedy of Othello: The Moor of Venice (Othello) –Orson Welles (1952 – ABD)

Ünlü oyuncu, yönetmen ve yazar Orson Welles’in filmi,Shakespeare’nin 450. doğum günü nedeniyle restore edilmiş kopyasıyla Türk izleyicisiyle ilk kez buluştu. Bu film aynı zamanda bu sene gösterilecek Amerikan bağımsız filmlerinin öncüsü de oldu.
Iago , Othello’yu karısı Desdemona’nın sadakatsiz olduğu konusunda ikna eder. Oysa Iago, küçük ve sinsi plânları olan hırslıbir tiptir. Tüm Shakespeare eserlerinde olduğu gibi kıskançlık, öfke, insan ruhunun gizemleri ve hiç kuşkusuz ona eşlik eden pişmanlık hissini güçlü betimlemeler ve başarılı performanslar sayesinde bu uyarlamada izlemek mümkün. Böyle klasik bir eserin filmin çekildiği döneme ait ve bugün de geçerliliğini koruyan küçük doğaçlamalarla güldürmeyi başarması ne muazzam bir iş olduğunun alenen kanıtı… Gerek oyuncu gerekseyönetmen kimliğiyle Orson Welles yine iz bırakıyor.
Son olarak, filmi tarif etmek için yeterli olacaktır kanısındayım: “Shakespeare’nin meşhur trajedisinin ünlü yorumu!”
Özge Yağmur
130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →


