2000’li Yılların En İyi 10 Metot Oyuncusu
Her gün haberlerde, reklamlarda, televizyon programlarında ve tabii ki filmlerde gördüğümüz oyuncuların kariyerlerinin bir nevi kamera önündeki daimi duruşuna bağlı olduğuna şüphe yok. Özellikle yeteneklerinin dışına çıkıp sınırları oldukça zorlayan oyuncuları bu noktada göz ardı etmemek gerekiyor. Metot oyunculuğunun özünde karakteri canlandırmaktan ziyade onu benimsemek belki de onunla yaşamak olduğu düşünülürse, her oyuncunun neden bu işin bir parçası olmayı kolay kolay kabul etmediğini ya da tercih etmediğini anlayabiliriz. Belki de bu yüzden günlerini, haftalarını, aylarını hatta yıllarını bir role bürünmek için harcayan oyuncuların sahip oldukları enerjiyi ve bu işe ayırdığı zamanı tasavvur etmek oldukça güç. Biz de 2000’li yıllara damgasını vuran bazı unutulmaz performansların arkasındaki en iyi metot oyuncuları anarak onlara haklarını teslim edelim dedik.
10. Rooney Mara

Rooney Mara canlandırdığı karakteri gerçek anlamda yaşayan isimlerden. Zira The Girl with the Dragon Tattoo filmindeki muazzam derecede yetenekli bir bilgisayar hackerı olan Lisbeth Salander karakterini canlandırmak için saçlarını kestirip siyaha boyatmanın yanı sıra kaşlarını da ağartıyor. Filmin çekimleri başlamadan önce küpe bile takmazken, filmde karakterin kendisini bulması için vücudunun birçok yerinde piercing olan Mara’yı görüyoruz. “Bütün bu dövmeler, piercingler ve vücudumun maruz kaldığı fiziksel değişimler, bana her zaman bir kostüm içinde olduğumu hissettiriyor, çıplakken bile.” açıklamalarını yapan Mara, filmin çekimleri bittikten sonra da Lisbeth’in varlığını sürdürdüğünü, bu sebeple gardırobunun bile değiştiğini kabul ediyor.
9. Shia LaBeouf

The Transformers’ın yıldızı Shia LaBeouf, üstlendiği rollerin olabildiğince gerçek olması için son zamanlarda kendini fazlasıyla zorluyor. Necessary Death of Charlie Countryman filminde uyuşturucunun etkisini tam olarak anlamak adına farklı maddeler kullanmayı göze alan LaBeouf’un benzer performanslarını saymak mümkün. Lars von Trier’in yönetmenliğini üstlendiği Nymphomaniac’ta geçen seks sahnelerinin “gerçek” olması planlandığı için, iddialara göre, rol arkadaşı ile gerçekten sevişmeyi tercih ediyor. Çok fazla ileri gitmediği sürece denemelerinin faydalı olacağını düşünen LaBeouf “Etik değerlere saygılıyım, aklımı tamamen kaçırmadım.” açıklamalarını yapsa da zaman zaman ipin ucu kaçıyor olsa gerek. Nitekim Fury filminin setinde savaş yaralarının gerçekçi görünmesi için defalarca yüzünü bıçakla kesen LaBeouf, kendini geliştirmenin bir adım ötesine geçmiş gibi duruyor.
8. Michelle Williams

Dawsons Creek’in “kötü kahramanı” olması istenen Michelle Williams’a önerilen bu güçlü karakterin, kendisi için olağanüstü bir sağduyu yaratacağını kim bilebilirdi ki? Brokeback Mountain ile yıldızı parlayan Williams, Blue Valentine ile de dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. Fakat Williams’ı zirveye taşıyan filmin, performansı ile En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına da aday gösterilmesine vesile olan My Week With Marilyn olduğunu söyleyebiliriz. Bu başarılı performansı sergileyebilmek adına aylarca ses kayıtlarını dinlediği Marilyn Monroe röportajlarının yanı sıra onun gibi yürüyebilmek için dizlerini bir kemerle bağlayıp çalıştığını da hatırlatalım.
7. Adrien Brody

Adrien Brody muhtemelen metot oyunculuğu konusunda akla ilk gelen isimlerden biri değil. Bu durum oyuncunun yaptığı işi çok fazla dile getirmemesinden kaynaklanıyor olabilir ama aktör, Roman Polanski’nin 2002 yapımı The Pianist filmi Brody’e En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandırmayı başarmıştı. Savaş mağlubu Varşova’nın azınlık mahallesinde yaşayan Wladyslaw Szpilman karakterini canlandıracağı için yaşadığı daireyi ve arabasını satmaya karar veren Brody aynı zamanda yaklaşık 14 kilo veriyor. Üstelik her gün piyona çalmak için saatlerini harcayan Brody, filmin çekimleri tamamlandığında Chopin’den parçalar çalabilecek kıvama geliyor. Dahası metot oyunculuğuna giderek ısınınan Brody, 2005 yapımı The Jacket filminin setinde zamanının çoğunu deli gömleği giyerek geçiriyor ve morga kapatılma konusundaki ısrarcılığını sürdürüyor.
6. Anne Hathaway

Les Misérables filmindeki rolü için iki hafta boyunca yulaf ezmesinden başka bir şey yemeyen Anne Hathaway yaklaşık 12 kilo veriyor. “Kilo vermeyi takıntı haline getirmiştim, neredeyse ölecekmiş gibi görünmeliydim.” açıklamalarını yapan Hathaway yaptığının çılgınca olduğunu düşünse de, karakterin kendisini bulması için doğru bir hamle yaptığını düşünüyor. Ayrıca yönetmen Tom Hooper’ın tüm ısrarlarına rağmen, çocuğunu hayatta tutmaya çalışan bir annenin yaşadıklarını hissedebilmek için her şeyi yapmaya hazır olan başarılı oyuncu saçlarını kestirmeye karar veriyor. Bu rol için her şeyi göze alan Hathaway nitekim ikinci kez Oscar’a aday gösteriliyor.
5. Kate Winslet

The Reader’da II. Dünya Savaşı sırasında bir Nazi toplama kampında görevli gardiyanı canlandıran Kate Winslet, bütün zamanını neredeyse bu rolün derinliğine ulaşabilmek için harcıyor. Filmin çekimleri boyunca Alman aksanını fazlasıyla sahiplenen Winslet, evde olduğu zamanlarda bile bu alışkanlığını sürdürdüğü için çocuklarının kafasının karışmasına sebep oluyor. “Sanki ciddi bir araba kazasından kurtulmuş gibiyim ve ne olduğunu anlamaya ihtiyacım var. Karakteri yaşamayı bıraktığımda, yaşadığım hipnozu analiz etmek zorundayım. Bütün bunlara veda etmem aylarımı alabilir.” açıklamalarında bulunan Winslet, yaşadığı tecrübenin büyüklüğünün ve yoğunluğunun altını bir kez daha çiziyor.
4. Joaquin Phoenix

Joaquin Phoenix’i, sınırların ötesine taşıyan 2010 yılı manşetlerinden muhtemelen hatırlarsınız: “Phoenix, kariyerinin zirvesindeyken neden emekli olmaya karar verdi? Bir rap yıldızı olmak için mi?” Tabii ki bir şakadan ibaret olan bu kararın arkasındaki gerçek nedenin, Casey Affleck tarafından yönetilecek I’m Still Here isimli kurmaca belgeselin haberini yaymak olduğunu anlamamız uzun sürmedi. Üstelik Phoenix filmdeki rolünü oldukça benimsemiş olacak ki katıldığı televizyon programlarında bir hip-hop starı gibi davranırken bir nevi işlerin kontrolden çıkmasına sebep olmuştu. Phoneix’in projede birlikte çalıştığı kişilerin bunun yalnızca bir karaktere bürünmeden ibaret olduğuna inanmaları kolay olmamıştı. Zira genç, yetenekli ve saygı duyulan bir oyuncunun neden birden bire sahip olduğu potansiyeli bir kenara itip, bu saçmalıkların ardına gizlenme gereği duyduğunu kavrayabilmek pek mümkün görünmüyordu. Nitekim zorlayıcı bir rap performansı eşliğinde aşırı kilo almış ve darmadağın bir Joaquin Phoenix’i izlemek de pek kolay olmamıştı. Phoneix’in rollere bürünmedeki başarısı bununla da sınırlı değil. Başarılı oyuncu 2005 yapımı Johnny Cash hakkındaki biyografik film Walk The Line’da gitar çalıp şarkı söyleyebilmek için aylarca ders alıyor. Hatta işleri bir adım daha ileri götüren Phoneix, ismini duyduğunda bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiği için setteki herkesten kendisini Johnn Cash’in gerçek ismi olan J.R. şeklinde çağırmasını istiyor.
3. Heath Ledger

Batman’in baş düşmanı olan Joker karakterine hayat vermek için kendini Londra’da bir otel odasına kapatan Ledger, rolün gerçekçi olması adına sesi ve gülüşü üzerinde çalışırken bir de günlük tutuyor. Babası tarafından onay verilene kadar ortaya çıkmayan bu günlük, Batman çizgi romanından bazı bölümleri, oyun kartlarını, palyaço resimlerini ve Ledger’ın kendi yazıları ile çizimlerini de içeriyor. Dahası günlüğün son sayfasında Joker’in el yazısı ile yazılmış “hoşça kal” notu yer alıyor ki bu oldukça trajik. Filmin çekimleri başladıktan sonra, “Olaylara sıfır empatiyle yaklaşan psikopat bir karakteri canlandırmak için neredeyse hiç uyumuyorum. Düşünmeden duramıyorum. Vücudum fazlasıyla yorgun, ama aklımdan atamıyorum.” açıklamalarını yapan Ledger’ın aşırı dozda uyuşturucu yüzünden ölmesinin sebebi olarak ”Joker”i görmek açıkçası ne kadar doğru olur bilemiyoruz. Fakat, Nietzsche’nin de dediği gibi, “Ve bir boşluğa uzun süre bakarsan, boşluk da sana bakar.” diye düşünmeden edemiyor insan, ne yazık ki.
2. Christian Bale

Metot oyunculuğu denince tabii ki Christian Bale’den bahsetmeden geçmek doğru olmaz. Bu hususta geçmişi oldukça eskilere dayanan Bale’in karakterlerle imtihanını ilk olarak American Pscyho filminde görmek mümkün. Tıpkı Patrick Bateman karakteri gibi Bale’de gününün büyük bir kısmını spor salonunda geçirip kimseyle konuşmamayı tercih ediyor. Ayrıca aşırı derecede zayıf, mütemadiyen uykusuzluk çeken, bütün gününü bir makine fabrikasında geçirip geceleri de oturduğu kafede uyumayı dileyen Trevor Reznik karakteri için yaklaşık 28 kilo veriyor. Bale, kendini iyi hissettiği sürece günde bir elma ve bir kutu ton balığı yiyerek yaşamaya devam edebileceğine inansa da yapımcıların ısrarları üzerine daha fazla ileri gitmiyor. Batman Begins ile verdiği kiloların büyük bir çoğunluğunu geri alan Bale, Rescue Dawn için tekrar kilo verip The Dark Knight için kilo alıyor. Bunlarla da yetinmeyip The Fighter’da verdiği 13 kiloyu American Hustle’da geri alıyor ve böylece Christian Bale her anlamda kendini adadığı oyunculukta, kilo alıp verdiği kısır bir döngü içine giriyor.
1. Daniel Day-Lewis

Daniel Day-Lewis’in birbirinden eşsiz ve farklı performanslarını düşününce, karakterlerin oluşum sürecini anlatmak sayfalarca sürebilir. Tek kelimeyle “efsane” olarak nitelendirebileceğimiz çalışmalarında Day-Lewis’i her defasında farklı bir kılıkta, yeni bir aksanla veya özgün ifade tarzıyla görmemiz kaçınılmaz. Hatta, yeterince yakından bakmadığınız sürece, Gangs of New York filmindeki Bill the Butcher’ı, My Left Foot filmindeki Christy Brown’u ve Lincoln’deki Abraham Lincoln karakterini aynı kişinin canlandırdığını anlamayabilirsiniz. Karakteri oynamak yerine yaşamayı tercih eden Day-Lewis nitekim The Boxer’da birinci sınıf bir boksör tarafından 18 ay boyunca eğitime tabi tutulurken, The Last of the Mochicans için 6 ay kadar ormanda yaşamayı tercih ediyor.
Damla Durmaz
166 yazı · 1989 yılında Denizli’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Halen İstanbul Teknik Üniversitesi Ekonomi bölümünde yüksek lisans yapmakta. Güne müzikle başlar, günü müzikle kapatır. Gece yaşamayı, gündüz uyumayı sever. Sinema ile dünyayı unutur haliyle. Tüm bunlardan artakalan vaktinde ise küreselleşmeye inat azimle akademisyen olmaya çalışır.
Yazarın diğer yazılarını gör →