2000’lerin Siyah Beyaz Filmleri
Siyah beyaz filmler, yedinci sanatın kendisi kadar eskidir. Yüzyıllar geçti, teknoloji ilerledi ve daha hayal dahi edemeyeceğimiz kadar da ilerleyecek gibi… Tüm bu süreç boyunca ve dünya döndükçe monokrom filmlerin modası hiç geçmedi ve geçmeyecek. Kimisi maziye doğru bir yolculuğa çıkarırken, kimisi hissedeceğimiz duyguyu tavan yapacak ve bu büyü asla bozulmayacak. Tam da bu sebepten, 2000’li yıllarda çekilmiş ve siyah beyaz üretilmiş filmlerden en sevdiklerimizi sizin için derledik.
Werckmeister Harmonies (2000)
Küçük bir Macar kasabasına sirk gelir. “Prens” adlı biri, kamyona yüklenmiş devasa bir balinanın ölüsünü kasaba halkına gösterecektir. Ancak Prens bir türlü ortaya çıkmaz. Darbe söylentilerinin dolaştığı kasabada bu durum, olası bir isyan için teşvik edici bir sessizliğe ve gerilime yol açar. İnsanlar patlamaya hazırdır ve ortam şiddeti dışa vurmak için oldukça uygundur. Film, bir süre komünizmle yönetilmiş bir ülkede düzeni ve barışı yok edip anarşizmin hüküm sürdüğü ortamı hazırlamak isteyenlere karşı etkileyici bir tepkidir.
László Krasznahorkai imzalı “The Melancholy of Resistance” kitabından uyarlanan Werckmeister Harmonies (Karanlık Armoniler)’in yönetmen koltuğunda Macar Sineması’nın yaşayan efsanesi Béla Tarr oturuyor. “Modern sinemanın kurtarıcılarından biri” olarak bilinen yönetmenin bu yakıştırmayı haketmesindeki sebeplerden birisi de kendine has sinematografi dilidir. Béla Tarr dediğimizde aklımıza gelen uzun plan sekanslara monokrom etkisi de eklenince aklımızdan uzun süre çıkmayacak filmlerden birini izleme fırsatı yakalıyoruz.
The Man Who Wasn’t There (2001)
Film; Kaliforniya ve çevresinde, 1949 yılında geçer. Küçük bir kasabada berberlik yapan Ed Crane, içki problemi olan ve muhasebecilik yapan Doris ile evlidir. Karısıyla ilginç bir ilişkiye sahip olan Ed’in aşırı sakin ve içine kapanık bir kişiliği vardır. Bir gün dükkanına gelen orta yaşlı bir müşterisi ona ortaklık teklif eder. Ed, parayı karısının onu aldattığı adamı tehdit ederek çıkarmaya çalışır. Adamın da onu araştırmaya başlamasıyla birlikte hikâye derinleşir.
The Man Who Wasn’t There (Orada Olmayan Adam) filmi, Coen Kardeşler’e 2001 yılı Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandırmıştır. Albert Camus’nün dışavurumcu romanı Yabancı’nın Kafkaesk tasvirlerle harmanlandığı film, aslında renkli çekilmiş ve daha sonra siyah beyaza dönüştürülmüştür. Her sahnesi ayrı bir fotoğraf karesi olan ve her fotoğrafla bambaşka bir hikâye anlatan film, Coen Kardeşler’e has absürt senaryosu ve kurgusundaki gerçeküstücü geçişlerle dikkat çekiyor. Soğuk savaşa yaptığı göndermelerle kara mizah unsurunu da besleyen film, eski bir fotoğraf albümüne bakıyormuş etkisi yaratıyor.
Coffee and Cigarettes (2003)
Yüzyıllardır böyledir; insanlar bir araya gelir ve hayat, müzik, sinema ve daha bir çok şey hakkında sohbet ederler. Peki onları tek bir potada eriten ortak noktalar nelerdir? Bedene zararı dokunsa da bir an için ruha iyi gelen o iki madde; kahve ve sigara elbette! Kimileri ikisine de bağımlıdır, kimileriyse nefret eder. Bırakmaya çalışanlar, başlamayı düşünenler de var üstelik. Jim Jarmusch’un da söylediği gibi; “Hayatın konusu yoktur, neden filmlerin ya da kurmacaların olsun ki?”
Birbirinden bağımsız ve her biri kendi içinde bambaşka bir hikâye barındıran kısa filmlerinden oluşturduğu bu uzun metraj çalışmasıyla yönetmen, tıpkı hayatın kendisi gibi zaman zaman eğlenceli olsa da kederli hikâyelerini de bizimle paylaşıyor. Bireyin varoluşsal kimliğini arama sürecini odağına alan filmde kahve ve sigara ikilisi aslında nesne olmaktan öteye gidemiyor. Bu deneyim siyah beyaz bir kadrajla sunulunca da bize hikâyenin ve filmin eşsiz kadrosunun keyfini çıkarmak kalıyor.
The Saddest Music in the World (2003)
Büyük Buhran Dönemi’nin etkilerini fazlasıyla hissettirdiği bir dönemde, Winnipeg’de yaşayan Bira Baronesi, tüm dünyanın ilgisini çekecek bir yarışma düzenler. “Dünyanın En Hüzünlü Müziği”ni çalacak olan müzisyenleri 25 bin dolarla ödüllendirecektir. Bu ödülü almak için farklı kültürlerden yüzlerce müzisyen şehre akın eder. Fakat Barones’in kişisel ilişkileri ve saplantıları yarışmayı sabote etmeye yeter… Film, olayların ve karakterlerin tüm garipliğine rağmen politik göndermeleriyle öne çıkar.
Kanadalı yönetmen Guy Maddin, The Saddest Music in the World’ü gerçeküstü bir müzikal olarak tasarlayarak bir kez daha günümüz sinemasının en yaratıcı yönetmenlerinden biri olarak ansam abartmış olmam. Çünkü 1920’li yıllarda geçen hikayeyi sinematografik olarak gerçekçi bir dille yansıtabilmek için filme özellikle ufak tefek zararlar veriliyor. Özellikle siyah beyaz renk kullanımı, rüya ile gerçek arası yaratılmak istenen atmosferi çok iyi kotarıyor. Deneysel sinemanın büyüleyici sularında kulaç atan film, kurgusundaki başarıyı da monokrom realist havasına borçlu…
Angel-A (2005)
Şehrin yarısına borcu olan Andre, yeteneksiz bir dolandırıcıdır. Kendisini bir Amerikalı olarak gören Andre, Amerikan elçiliğinden hiçbir yardım alamaz. Son çare güvenliği için polisten kendisini hapse atmasını ister ve Luc Besson ironisinin doruk noktaya ulaştığı nokta da burasıdır. Andrei, tesadüfi bir şekilde rastladığı uzun bacaklı Angela’nın sorunlarının üstesinden gelmesine yardım etmesiyle işleri yoluna koymaya başlar.
Angel-A, içimizi ısıtan samimi diliyle beraber aksiyonu diyaloğa çeviren siyah beyaz bir film… Hikâyesindeki renkli dokunuşları ve sıçrayışları bu özelliğiyle dengeliyor. Besson’ın yarattığı fantastik dünyayı monokromla beslemesi seyirciye modern bir peri masalı olarak yansıyor. Filmin üçüncü karakteri olarak kabul edilen Paris’in sadeliğini, yedinci sanatta doğru ışığın ne denli etkili olabileceğini gösterircesine kullanıyor olmasıyla birlikte Angel-A akıllara durgunluk verecek derecede güzel bir deneyime dönüşüyor.
Control (2007)
1970’lerin ve hatta Punk tarihinin en ünlü grubu olan Sex Pistols’ın konserinden çıktıktan sonra Ian Curtis, eski hayatına veda etmiştir bile… Kısa sürede Manchester müzik piyasasını ve hatta tüm dünyayı sarsan Joy Division adlı grubu kurduğunda henüz çok gençtir. Control, bu efsanevi post-punk grubunun heyecan ve hüzün dolu hikayesini anlatırken, grubun lideri Ian Curtis’in hayatına da eşi Debbie Curtis’in anılarıyla yer veriyor.
24 yaşında intihar eden Curtis’in hikayesini, Marx’ın “yabancılaşma” kavramı ve Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisi” kavramları üzerinden seyirciye aktaran film; epilepsi hastası şarkıcının yaşamı boyunca ne hissettiğini monokrom sinematografisiyle birlikte büyüleyici bir yolculuğa çeviriyor. Filmi izlerken müziğe doyduğumuz gibi, birbirinden estetik ve tutkulu video klipler de izliyoruz. Modernizmin getirisi olan güven duyma açlığımıza ve aidiyet duyma ihtiyacımıza bir de Anton Corbjin’in kadrajından bakalım!
The White Ribbon (2009)
Birinci Dünya Savaşı öncesindeki baskılar, cezalar, suistimallerle örülen sistemde, insanın doğasından gelen kötülüğü toplumların “en masum kesim” olarak nitelediği çocuklar ve kadınlar üzerinden ele alan huzursuz filmlerin yönetmeni Michael Haneke, yarattığı siyah beyaz dünyayla Bergmanvari bir köy portresi çiziyor.
Hikayesi; 1913 yıllarında, Almanya’nın Protestan kuzeyinde bir köyde geçen film, insan ilişkilerine sinemasal anlamda röntgenci bir bakış atıyor. Köy sakinlerinin birbiri ardına yaşadığı tuhaf kazalar finale doğru bir tür ceza ayinine dönüşüyor. Nasyonal sosyalizmin ortaya çıkışını, Alman okul sistemini sorgulayarak anlatan film, 2009 yılı Cannes Film Festivali’nde Michael Haneke’ye Altın Palmiye Ödülü’nü kazandırmıştı. The White Ribbon, hikâyesindeki derinliği aktarabilmek adına siyah beyaz renk skalasının en çok yakıştığı filmlerden biri… Çocuk karakterlerin bakışındaki nefreti vurucu bir sinematografiyle izlemek isteyenler olacaktır, kaçırmak istemeyeceğiniz türden…
Frances Ha (2012)
Hayat çok renklidir, hep renklidir. Yaşamaya da değerdir hani! Kapitalist düzenin empoze etmeye çalıştığı onlarca yalana dair oldukça net bir tavır olarak siyah beyaz çekilen film, modern zamanların “telaşlı”, “kaybolmuş” hisseden tüm bireylerine sinemasal olarak verilebilecek en güzel hediyelerden biridir. Noah Baumbach, Frances Ha’yı siyah beyaz çekmeseydi bu kadar etkileyici ve akılda kalıcı bir film izler miydik, bilinmez.
Frances, New York’ta yaşar ama kendisine ait bir odası bile yoktur. Dans eder ama oldukça acemi bir dansçıdır. Ve son olarak, en yakın arkadaşı Sophie’yle yolları ayrılmıştır. Ama o, tüm naifliğiyle, büyük şehrin o baş döndürücü akışına rağmen iç güdüsel olarak pes etmeyi asla düşünmez. Size de tanıdık geldi değil mi, hepimiz biraz Frances’iz aslında… Filmin en can alıcı noktası, samimi olması… Ve bu samimiyet monokrom görüntülerle daha da leziz bir hal alıyor.
Tabu (2012)
Tabu, iki parçaya ayrılmış hikâyesiyle günümüz Lizbon’unda ve geri dönüşlerde Afrika’da geçiyor. Aurora, Lizbon’da yaşayan yaşlı bir kadındır. Bir gün hastaneye kaldırılınca son dileği Gian Luca isimli bir adamın durumundan haberdar edilmesi oluyor. Bununla beraber hikayenin ikinci parçasında yönetmen Miguel Gomes bizi, Aurora’nın elli yıl önceki hayatına ve Afrika’ya götürüyor. Bu kez Aurora zengin ve genç bir çiftçinin karısı olarak karşımıza çıkıyor. Şaşırtıcı, tutkulu ve hayatın içinden bir drama ilk düğüm atılıyor! İhanet!
Gomes, filmi bütünüyle siyah beyaz çekiyor yalnız şimdiki zamanla geçmiş zaman arasına 35mm ve 16mm kullanarak format farkı koyuyor. Arzular, günahlar ve mazi üzerine siyah beyaz bir güzelleme olarak özetleyebileceğimiz Tabu, ilk bölümünde attığı düğümleri ikinci bölümde müthiş bir aşk ve suç öyküsüne dönüştürürken yedinci sanatı da şiirle harmanlıyor.
Blancanieves (2013)
Efsane matador Antonio Villalta, boğayla yaptığı gösterinin ardından bir kaza geçirir. Kazanın etkisiyle hamile karısı komaya girer ve hayatını kaybeder. Carmencita doğmuştur ama babası ondan nefret eder ve onu kendinden uzaklaştırır. Üstelik hastanedeki kötü kalpli hemşireyle evlenmiştir. Ve hikayenin devamı, buraya kadar olan kısımdan anladığınız üzere modern bir Pamuk Prenses hikâyesinden besleniyor. Ama bilindik Pamuk Prenses uyarlamalarından birkaç farkla…
Sessiz film; her ne kadar genel algı bu şekilde olsa da, sinemanın keşfiyle birlikte mecburi olarak doğmuş bir kategoriden çok daha fazlası artık. Modern sinemada Blancanieves’te yakalayabildiğimiz gibi; kesme kurgu, hızlı atlama, el kamerası ve elbette siyah beyaz dokunun kusursuzluğu üzerine deneysel bir çalışma yapma fırsatı tanıyabiliyor. Bu deneysel çalışma, Pablo Berger’in ellerinde İspanya’nın yerel ögeleri flamenko ve corridayla birleşince de bize sinema sanatının dehlizlerinde kaybolmak kalıyor.
Özge Yağmur
130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →









