2000’lerin En İyi Edebiyat Uyarlamaları
Edebiyat ile sinema etkileşimini değerlendiren ilk yönetmenlerden olan D. W. Griffith; film çekerken Dickens’la aynı şeyi yaptığını, bu aşamadaki uyguladığı tek farkın ise öykünün resimlerle anlatılması olduğunu belirtir. Dolayısıyla aslında aynı amaca hizmet eden bu benzer iki sanat alanının farkı, amacı ortaya çıkarırken kullanılan araçta yatar. Nitekim romanda kullanılan araç yazın dili iken, sinemada ise görselin ön plana geçmesiyle kullanılan sinematografik dildir.
Başarılı uyarlama sorunsalı
Yazın dilinin elverdiği zenginlik, sonsuz bir algı sürecini beraberinde getirir. Aynı romanı okuyan on kişi on farklı imgelem yaratabilirken, beyazperdede gördüğümüz ise bu sonsuz dünya içerisinde kendi imgelemini oluşturmuş tek bir yönetmenin dünyasıdır. Dolayısıyla okunan edebi eserlerin sinema uyarlamalarının izlenilmesi, çoğunlukla yaşanılan hayal kırıklığıyla son bulur. Zira kendi algı dünyamız, zihnimizin bize o kelimeleri en iyi yansıttığını düşündüğümüz hali olduğuna dair bizi ikna ederken, benzer algı süreçlerine tanıklık edemediğimiz nokta ise, beyazperdede karşılaştığımız eseri “başarısız” olarak değerlendirmemize sebebiyet verebilir. Yazın dilinin elverdiği şiirsel zenginliğin görüntüye aktarılması oldukça zorlu bir süreci oluştururken, bir edebiyat eserinin “noktası virgülüne” beyazperdeye aktarılması ise çoğu zaman imkansızdır. Bunun en basit örneğini, aynı kitabı okuyan iki kişinin, içinde kaybolduğu metinler dolayısıyla “altını çizdiği” yerlere bakıp görmek dahi mümkündür. Yakınınızdaki biriyle oynayabileceğiniz böyle bir “oyun”, edebiyatın algı farklarına birincil gözden tanıklık etmenizi bile sağlayabilir!
Fransız film eleştirmeni ve film kuramcısı André Bazin, bu noktada iyi bir uyarlamanın, eserin özünü ve sözünü yeniden kurabilmesi olarak tanımlar. Bazin’ın burada ifade ettiği bir nevi, edebiyat uyarlamaları yapılırken noktalar ve virgüllerin yeniden oluşturulurken, eserlerin temelinin baz alınması ve ünlemler ile soru işaretlerinin ise izleyiciye bırakılmasıdır. Anlatım sanatının en güzel aracı olarak edebiyat, böylece bir araya geldiği harflerle bir kitabı oluşturduğu gibi, sinemada da her bir fotoğraf karesinin bir araya gelişiyle görsel anlatım şölenine dönüşür.
İşte biz, 2000’li yıllarda bu şölenin en iyi şekilde yansıtıldığı yapımlara bir göz atarak, günümüzün en iyi 25 edebiyat uyarlamasını bir dosyada buluşturalım istedik!
İyi okumalar ve iyi seyirler…
Requiem for a Dream (2000)
Yeraltı edebiyatının en önemli yazarları arasında bulunan Hubert Selby, Brooklyn’e Son Çıkış adlı eserinin ardından hakim olduğu bölgede kalmaya devam ediyor ve bu kez de Brooklyn’deki yoksul bir mahalle olan Coney Island’da yaşayan dört karakterin çöküş hikayesini kaleme alıyor. Üçü genç, biri ise yaşlı olan bu dört kişi, içine düştükleri uyuşturucu bağımlılığı ile mücadele ederlerken, beslenen sevgi ve yaşanan aşk ise bu mücadele sürecinde eserin odak noktasında bulunuyor.
Black Swan, The Fountain, The Wrestler gibi yapımlara da imzasını atan Darren Aronofsky’nin yönetmenlik koltuğunda oturduğu film, kült bir eserin ekranlardaki başarılı bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Film, aynı zamanda Clint Mansell tarafından bestelenen başarılı müzikleriyle de dikkat çekiyor.
American Psycho (2000)
Yeni akım Amerikan yazarlarından Bret Easton Ellis’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan eser, dışarıdan bakıldığında oldukça saygın gözüken bir Wall Street çalışanının engelleyemediği cinayet içgüdülerine odaklanıyor. Patrick Bateman adlı karakterin akıl hastalığı nedeniyle yaşadığı ve yaşattıklarının anlatıldığı yapım, beyazperde uyarlamasıyla 2000’lerin en iyi yapımları arasında değerlendirilirken, filme ilham veren romanıyla da son yüzyılın mutlaka okunması gereken eserleri arasında gösteriliyor.
Daha çok televizyon dizilerinde yaptığı yönetmenlikleriyle tanıdığımız Mary Harron tarafından beyazperdeye uyarlanan film, Christian Bale’in başrolüğünde yer aldığı başarılı oyuncu kadrosuyla da dikkat çekici bir unsur oluşturuyor ve izlenmeyi hak ediyor.
La Pianiste (2001)
2004 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Elfriede Jelinek’in başyapıtı niteliğinde olan Piyanist, Viyana Müzik Konservatuarı’nda öğretim görevlisi olarak çalışan bir kadının zihnine yolculuk yapmamızı sağlıyor. Saygın hayatı ile cinsel arzuları arasında kalan ve bu nedenle görünenin aksine toplumda kendini konumlandırmakta zorlanan Erika’nın hayatına giren aşk, karakterin yaşadığı ikilemlerin çoğalmasına sebep olur ve müziğin ritmiyle şiirselliğin bir araya gelişi, arzuların karanlık dünyasında bir yolculuğa çıkmamızı sağlar.
Usta yönetmen Michael Haneke tarafından beyazperdeye uyarlanan Piyanist’in oyuncu kadrosunda ise, 2000’li yılların en başarılı Fransız oyuncuları arasında yer alan Isabelle Huppert ve Benoît Magimel bulunuyor. Benzersiz bir eser, usta bir yönetmen ve başarılı oyuncularla bir araya geldiğinde, ortaya mutlaka izlenmesi gereken bir yapım çıkıyor.
The Pianist (2002)
Odağına müzisyen karakter alan bir diğer yapım olan Piyanist, bu kez karşımıza ilhamını gerçek hayattan alan bir eserin beyazperdedeki uyarlaması olarak çıkıyor. Zira eser, İkinci Dünya Savaşı sırasında Polonya’da hayatta kalabilmek adına mücadele veren Wladyslaw Szpilman’ın kaleme aldığı otobiyografik eserinin, ekranlardaki yansıması beliriyor.
Roman Polanski’nin yönetmenlik koltuğunda oturduğu film üç dalda Oscar’a layık görülmüş, Adrien Brody’nin başarılı oyunculuğu ile ise oldukça ilgi toplamıştı. 2000’lerin en iyi sinema örnekleri arasında bulunan film, izlenmesi gereken edebiyat uyarlamaları arasında ön planda bulunuyor.
The Notebook (2004)
Not Defteri, kuşkusuz ki dünyada olduğu kadar Türkiye’de de geniş bir izleyici kitlesine sahip olan yapımlar arasında bulunuyor. Nicholas Sparks’ın romanından beyazperdeye uyarlanan eser, aralarındaki sınıf farklılığına karşın büyük bir aşk yaşayan Allie ile Noah’ın hikayesine odaklanıyor. Hayatlarındaki “o” kişi olduklarına emin oldukları bir zamanda baş gösteren savaş, ikilinin aşkına her ne kadar bir gölge niteliğinde düşse de, duygularının dizginlenmesine ise engel olamıyor.
Nick Cassavetes’in yönetmenliğini üstlendiği filmin günümüzde edindiği popülariteye baktığımızda, kuşkusuz ki hikayenin sarıp sarmaladığı romantizm kadar, Ryan Gosling’in bu rol içindeki duruşunun da filmin başarısında etkili olduğunu görüyoruz. Bu noktada Gosling ile McAdams ikilisini, romanın karakterlerini başarılı bir biçimde yansıtan iki oyuncu olarak değerlendirmek ve filmi de izlenmesi gerekenler listesine almakta fayda var.
Brokeback Mountain (2005)
E. Annie Proulx’un kısa öyküsünden uyarlanan Brokeback Dağı, arkadaşlıkla başlayan ilişkileri aşka dönüşen Ennis de Mar (Heath Ledger) ve Jack Twist’in (Jake Gyllenhaal) hikayesine odaklanıyor. Toplumda eşcinselliğin kabul görmediği bir dönemde geçen hikaye; aşkın, önüne dizilen bariyerleri aşma gücüne de tanıklık etmemizi sağlıyor.
Sense and Sensibility, Life of Pi ve Taking Woodstock gibi filmlerinden de tanıdığımız Ang Lee’nin yönetmenliğini üstlendiği Brokeback Mountain, ilhamını aldığı kısa bir hikayenin beyazperdede büründüğü ihtişama tanıklık etmek adına izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor.
Pride & Prejudice (2005)
19. yüzyıl İngiliz yazarlarından Jane Austen’ın tüm eserleri sinemaya ve televizyona uyarlanmış, bunun yanında yazarın eserleri gerek film, gerekse dizi olarak birçok farklı versiyonla ekranlara yansıtılmıştır. Yazarın en çok uyarlaması yapılan eseri ise, Elizabeth Bennet ile Mr. Darcy’nin aşkının anlatıldığı Aşk ve Gurur’dur.
Joe Wright’ın 2005 yılında sinemaya uyarladığı Aşk ve Gurur ise, eserin beyazperdedeki başarılı bir örneği olarak dikkat çeker. Keira Knightley’in filmografisinde de önemli bir değişim noktası yaratarak büyük bir başarı kazanmasını sağlayan Aşk ve Gurur, Wright imzasına sahip başarılı beyazperde uyarlamasıyla mutlaka izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunurken, klasik bir eser olarak da Jane Austin’ın okunması gereken yapımları arasında da yer alıyor.
The Prestige (2006)
Christopher Priest’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan Prestij, Viktorya döneminde sahne alan iki sihirbazın birbirleriyle girdikleri mücadeleyi anlatıyor. Kariyerlerine dost olarak başlayan; ancak üstünlük kazanma içgüdüleri ile kendilerini gittikçe büyüyen bir rekabetin içinde bulan ikili arasındaki bu süreç, Nikola Tesla’nın bilim sahnesindeki yerini almasıyla ise yönünü değiştirerek izleyiciyi sorgulama noktasına getiriyor.
Christopher Nolan’ın sinema dünyasına kazandırdığı bir edebiyat uyarlaması olan Prestij, çarpıcı hikayesiyle olduğu kadar başarılı oyuncu kadrosuyla da dikkat çekici yapımlar arasında bulunuyor. 2000’li yılların en başarılı eserleri arasında gösterilen film, mutlaka izlenmesi gereken edebiyat uyarlamaları arasında da yer alıyor.
Perfume: The Story of a Murderer (2006)
Televizyon dizileri için yazdığı senaryoları ile kariyerindeki ilk adımları atan ve 1979’da yayınlanan Koku adlı eseriyle uluslararası bir üne kavuşan Patrick Süskind, güncel Alman edebiyatının en önde gelen yazarları arasında bulunuyor. Başyapıtı niteliğinde olan bu eserinde ise Süskind, Paris’te pis bir kokunun hüküm sürdüğü 18. yüzyılda dünyaya gelen ve insancıl duygularını kaybetmiş olmasına karşın kokulara karşı oldukça hassas olan Jean-Baptiste Grenouille’ın öyküsünü anlatıyor. En iyi kokuları yaratabilmek ve onları hapsedebilmek amacıyla cinayet işlemekten çekinmeyen Grenouille’un hikayesinin etkili bir şekilde beyazperdeye aktarıldığı film, genç oyuncu Ben Whishaw’ın filmografisinde de oldukça başarılı bir yer ediniyor.
Koş Lola Koş, Üç, Bulut Atlası gibi filmlerinden de tanıdığımız Tom Tykwer’ın yönetmenlik koltuğunda oturduğu film, başarılı edebiyat uyarlamalarına bir örnek teşkil ederken, aynı zamanda 2000’lerin kült eserleri arasında da bulunuyor ve izlenmeyi hak ediyor.
Children of Men (2006)
Yıl 2027, yer Londra… Artık parklar, çocuk seslerinin duyulması mümkün olmayan alanlar halini almıştır. Zira dünya yıllardan beri yeni bir bebeğin doğumuna şahitlik edememektedir. Yaşanan büyük yıkımların ardından mültecilerin Londra’ya sığınması ile ise devlet, meydana gelen büyük göç dolayısıyla onları “terörist” olarak damgalamış ve kendilerine savaş açmıştır. Bu sırada uzun zamandan beri görmediği eski eşi tarafından kaçırılan Theo ise, evrenin sonuna gelindiğinin düşünüldüğü bu zamanlarda yepyeni bir umuda sığınacaktır: Hamile bir kadın. Ancak bir problem vardır: Kadın göçmendir ve bebeğin doğum sonrasında devlet tarafından el konulması ortak çekincedir.
P.D. James tarafından kaleme alınan Son Umut, bilimkurgu eserlerinde yapılan zaman atlamalarında karşılaşılan kopuşların aksine, günümüz ve gelecek arasında bir neden-sonuç ilişkisi kuruyor ve Alfonso Cuaron’un da başarılı yönetmenliği sebebiyle izlenmesi gereken yapımlar arasına giriyor.
Le scaphandre et le papillon (2007)
2000’li yılların en önemli otobiyografik eserleri arasında bulunan Kelebek ve Dalgıç, Elle dergisi eski editörü Jean-Domique Bauby’nin “locked in” adlı sendroma yakalanmasıyla tüm vücudunun felç olmasına karşı zihniyle verdiği savaşımı anlatıyor. Sağ gözünün de tepki vermemesi dolayısıyla dikilmesi üzerine hayata bakış açısı kısıtlanmış olan Bauby, kültürel birikiminin zenginliğiyle hayal gücünü sonuna dek kullanarak, hareket ettiremediği vücudu nedeniyle dalgıç kıyafetleri içinde gibi hissettiği dünyasından çıkıp, kendi hayallerine dalmaya çalışır. Geçirdiği hastalık öncesinde Monte Kristo Kontu’nun modern bir versiyonunu yazmayı hedefleyen Bauby, “locked in sendromu” sonrasında ise kendi yaşadıklarını kaleme al(dır)maya karar verir. Yöntem, alfabede en sık kullanılan harflerin sırasıyla okunması ve Bauby’nin seçmek istediği harfe gelindiğinde göz kırpmasının istenmesidir.
Yönetmen Julian Schnabel’e Cannes Film Festivali ve Altın Küre’de En İyi Yönetmen ödülü de getiren film, Bauby’nin yaşadıklarının kendi kadrajından anlatılması bakımından büyük önem taşıyor. Öyle ki, kimi zaman rahatsız edici olabilen görüntüler, haklı bir psikolojik sürece bürünüyor. Zira Bauby’nin, bizzat dalgıç kıyafeti içinde gibi hissettiği o çaresiz anlara tanıklık etmemiz sağlanıyor. Kelebeğin anlamını ise söylemeye gerek var mı?
Into the Wild (2007)
Christopher McCandless adındaki bir genç, materyal dünyada kendisini bağlayan her şeyden vazgeçer ve Alaska’da tek başına yaşamak için yaban hayata doğru bir yolcuğa çıkmaya karar verir. Heyecanlı bir şekilde başlayan bu macera, belli bir süre zarfının ardından ise McCandless’ın yaşamını tehlikeye sokan bir hal almaya başlar; ancak onun düşüncesi nettir: “Yaşadığım bu hayat benim seçimim.”
Bir kez daha kamera arkasına geçen ünlü oyuncu Sean Penn, bu yapımıyla yönetmenlik becerilerini de oldukça çarpıcı bir şekilde kullanıyor. Film, etkileyici hikayesi ve sinematografisinin yanında, Eddie Vedder’ın eşlik ettiği başarılı müzikleriyle de ayrı bir yer ediniyor.
There Will be Blood (2007)
Upton Sinclair’ın aynı adlı eserinden beyazperdeye uyarlanan film, 20 yüzyılın başlarında küçük çaplı başladığı petrol işini büyüterek, ülkenin en zenginlerinden biri haline haline gelen Daniel Plainview’un hikayesine odaklanıyor. Eser, biyografik bir yapım olarak ele alınmış olmasa da, petrol rafinerilerinin kurulumu, bölge halkının sömürülmesi, patron-işçi ilişkisi gibi konulara getirdiği yaklaşımlarla oldukça gerçekçi bir duruş sergiliyor.
Son yılların en başarılı yönetmenlerinden Paul Thomas Anderson’ın beyazperdeye aktardığı eser, Daniel Day-Lewis’in benzersiz oyunculuğuyla da birleşince, ortaya hicivlerle dolu bir edebiyat eserinin sinemada hayat bulmuş versiyonu çıkıyor. Tertemiz deniz sularında yüzerken yapılan su altı çekimleriyle ileride mahvolacak güzelliklerin bir nevi sinyalinin de verildiği eser, aynı zamanda din-iş adamlarının içinde bulunduğu benzer ekonomik çıkarları da gözler önüne seriyor.
No Country for Old Men (2007)
Pulitzer ödüllü yazar Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan İhtiyarlara Yer Yok, bu yıl 68’incisi düzenlenen Cannes Film Festivali jüri başkanları Joel ve Coen Kardeşler’in imzasını taşıyor. İkilinin dört dalda Oscar kazanmasını sağlayan film, Llewelyn Moss adındaki bir Vietnam gazisinin, cinayetle sonlanmış bir uyuşturucu pazarlığının ardından kalan bir çanta dolusu parayı almasıyla başlıyor. Moss’un bu hareketi, Anton Chigurh adındaki katili peşine düşürürken, sıradan bir vatandaş ile “mükemmelliyetçi” bir katil arasında verilen soğukkanlı mücadelenin hikayesinin aktarılmasına da sebebiyet veriyor.
Javier Bardem, Tommy Lee Jones, Jogh Brolin gibi usta oyuncuları kadrosunda bulunduran İhtiyarlara Yer Yok, Coen Kardeşler’in en başarılı yapımları arasında bulunmakla birlikte, edebiyat uyarlamaları arasında da mutlaka izlenmesi gereken bir yer ediniyor.
Love in the Time of Cholera (2007)
Kolera Günlerinde Aşk, 2014 yılında hayata gözlerini yumarak edebiyat dünyasını yasa gömen Nobel ödüllü yazar Gabriel García Márquez’in en başarılı eserleri arasında bulunuyor. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında geçen roman; Doktor Juvenal Urbino, Florentino Ariza ve Fermina Daza arasındaki ilişkiye şiirsel bir anlatım getirirken, aşkın acı dolu dünyasını ve karşılıksız kalan sevginin saf ruhunu işliyor.
Great Expectations ve Mona Lisa Smile gibi yapımların da yönetmenliğini üstlenen Mike Newell tarafından beyazperdeye uyarlanan film, Javier Bardem, Giovanna Mezzogiorno ve Benjamin Bratt gibi başarılı oyuncuları barındırdığı kadrosuyla da dikkat çekiyor ve izlenmeyi hak ediyor.
Atonement (2007)
Aşk ve Gurur’un ardından ikinci bir Joe Wright filmi olarak listemize aldığımız Kefaret, yönetmenin bu kez de Ian McEwan’ın başyapıtından uyarladığı bir film olarak karşımıza çıkıyor. Film, isminden de anlaşılacağı üzere, bir suçun ardından ödenmesi gereken kefareti konu alıyor; ancak ortada gerçekten bir suç var mıdır? Küçük bir kız çocuğunun, tanık olduğu sahneyi yanlış yorumlaması sonucu üç kişinin hayatını değiştiren olaylar, 1935 yılında başlayıp zincir halinde devam edecektir.
Keira Knightley’in yeniden kadın başrol oyuncusu olarak yer aldığı filmde, ünlü oyuncuya bu kez James McAvoy eşlik ediyor. İkilinin, bir McEwan romanının hakkını verdiği aşikar.
Drive (2011)
James Sallis’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan Sürücü, Hollywood’da dublörlük yaparak yaşamını kazanan bir karakterin hikayesine odaklanıyor. Ryan Gosling’in hayat verdiği karakter, üst düzeydeki araba kullanma becerilerinden faydalanarak geceleri soygunlara katılıyor ve dublörlük görüntüsünün ardında yasa dışı bir hayat sürüyor. Belli bir ismi olmayan karakterin bu hayatı ise, komşusu Irene’le (Mulligan) tanışması üzerine daha da karmaşık bir hal alıyor.
Only God Forgives, Pusher Üçlemesi ve Bronson gibi aksiyon filmlerinden de tanıdığımız Nicolas Winding Refn’in yönetmenliğini üstlendiği film, Refn’in aksiyon alanındaki becerileri sayesinde başarılı bir uyarlama halini alıyor ve izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor.
We Need to Talk About Kevin (2011)
Lionel Shriver tarafından kaleme alınan ve bir kadının kocasına yazdığı mektuplardan oluşan Kevin Hakkında Konuşmalıyız, bir annenin psikolojik problemleri olan oğlunun davranışları sonucu girdiği kendini sorgulama sürecini anlatıyor. Zira Kevin, başta basit psikolojik problemleri olan küçük bir çocuk olarak görülse ve babasına karşı takındığı sevimli yüz ifadesiyle onun tarafından fark edilmese de, ileriki yıllarda kendisini adli suçlardan bulaşacak bir gelişim gösterir. Kevin’in gerçek yüzünü gösterdiği annesi ise, kocasından destek görmemesiyle de birlikte kendini “git-gel”ler içinde bulup oğluyla olan ilişkisini düzeltmeye çalışırken, kızının abisi tarafından zarar görmesini engelleyemeye çalışacaktır.
Lynne Ramsay tarafından beyazperdeye aktarılan eser, içindeki bulundurduğu gerilim faktörleri ve etkileyici kurgusu sebebiyle başarılı bir izlenim sunarken, aynı zamanda dik duran modern bir kadının içine düştüğü çaresizliğe ve sesini çıkarmasıyla birlikte eleştirilen “annelik güdü”lerine de dikkat çekiyor.
Le Premier Homme (2011)
4 Ocak 1960 yılında geçirdiği trafik kazasında hayata veda eden Nobel ödüllü yazar Albert Camus, hayatının son dönemlerinde “İlk Adam” adlı romanı üzerinde çalışıyordu. Yazarın ölümünden otuz dört yıl sonra yayınlanan bu roman, bitmemiş bir eser olması nedeniyle yazarın planladığı biçimden oldukça uzak olsa gerek. Nitekim Camus’nün yapmayı planladığı değişiklikler, baskının tüm bunları koruyarak yapılması sebebiyle göze çarparken, değişen karakter isimleri ve detaylandırılması gereken noktaların işaretlenmesi ile adeta yazarın özel alanına girmemizi sağlıyor.
1994 yılında yayınlanmasıyla birlikte dünyada ve özellikle Fransa’da büyük bir edebiyat olayı yaratan eser, 2011 yılında ise Gianni Amelio tarafından beyazperdeye uyarlandı. Bu yıl Cannes Film Festivali’nin sunuculuğunu üstlenen başarılı oyuncu Jacques Gamblin’ın da oyuncu kadrosunda yer aldığı film, mutlaka izlenmesi gereken edebiyat uyarlamaları arasında yer alıyor.
La Pel Que Habito (2011)
Bad Education, Talk to Her, All about My Mother gibi yapımlarından da tanıdığımız yönetmen Pedro Almodóvar’ın bir diğer önde gelen eseri olan “İçinde Yaşadığım Deri”, yönetmenin en başarılı yapımları arasında yer almakla birlikte, sinemanın en kült eserleri arasında da bulunuyor. Thierry Jonquet’in romanından uyarlanan eser, bir trafik kazasında vücudu yanmış olmasına karşın hayatta kalabilmiş olan kadının, pencerede gördüğü yansıması üzerine intihar etmesiyle gelişen olayları konu alıyor.
The Girl with the Dragon Tattoo (2011)
Stieg Larsson’ın çok satanlar romanından beyazperdeye uyarlanan Ejderha Dövmeli Kız, biri 2009 yılında İsveçli yönetmen Niels Arden Oplev tarafından, diğeriyse 2011 yılında ABD’li yönetmen David Fincher tarafından olmak üzere iki kez beyazperdeye uyarlandı. İsveç uyarlamasının vizyona girmesiyle oldukça beğeni toplayan ve ABD yapımıyla eserden uzaklaşılıp daha standart bir yapıya bürünüleceği düşünülen film, bu kez bu klişelerden uzak kaldı ve Fincher’ın oldukça başarılı bir uyarlaması olarak karşımıza çıktı.
Kısaca değinecek olursak; İsveç’in önde gelen iş adamlarından biri, kırk yıl önce kaybolan yeğeniyle ilgili araştırma yapması için gazeteci Mikael Blomvist’i tutar. Kimi asılsız iddialar dolayısıyla başı dertte olan gazeteci, genç kızın ölümünde payı olduğunu düşündüğü ailesiyle araştırmasını yapmaya başlar. Bu esnada Lisbeth Salander adlı bir hacker ise, Blomvist’in geçmişini araştırmak için tutulmuştur. Yolları kesişen ikili, birlikte cinayeti çözmeye çalışacaklardır.
L’écume des Jours (2013)
Fransız şair, yazar, eleştirmen, gazeteci ve müzisyen Boris Vian’ın en başarılı yapıtları arasında yer alan Günlerin Köpüğü, gerçeküstü edebiyatın modern başyapıtları arasında yer alır. İki günde yazdığı bu eserinde Vian, varlıklı bir hayat süren Colin ile Chloe’nin mutlulukla başlayıp hastalıkla sona erecek aşkını ele alır; ancak bu hastalık basit bir hastalık da değildir. Zira Chloe’nin akciğerinde zambak çiçeği çıkmıştır ve bunun ilacı ise, hastanın çevresini çiçeklerle donatmaktır!
Boris Vian’ın çevresinde yaptığı gözlemler aracılığıyla oluşturduğu karakterleri gerçeküstü bir şekilde yansıttığı roman, aynı zamanda Chick karakterinin hayranlık duyduğu Jean Paul Satre’ın, yazar tarafından Jean Sol-Patre olarak ele alınmasıyla da akıllarda kalıcı bir yer edinmiştir. Boris Vian’ın gerçeküstü dünyasının, Michel Gondry’nin renkli sanat anlayışıyla birleşmesi ile ortaya çıkan eser, jazz ile şekillenen gerçeküstü bir romanın sinematografik şöleni olarak karşımıza çıkıyor ve izlenmeyi hak ediyor.
Faust (2011)
Goethe’nin elli yıldan fazla üzerinde çalıştığı eseri Faust’un bir modern zamanlar uyarlaması olarak karşımıza çıkan film, Alman edebiyatı duayeninin eserine yönelik bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Sinemanın sıra dışı yönetmeni Aleksandr Sokurov tarafından beyazperdeye uyarlanan eser, Faust metinlerindeki varoluşsal ifadeleri yeniden yarattığı diyaloglarından, kullandığı farklı görüntü formatına kadar her şeyiyle bambaşka bir deneyimin kapılarını aralıyor.
Edebiyat eserlerinin klasik yöntemlerle beyazperdeye uyarlandığı örneklerden oldukça uzak olan Faust, eseri ekrana yansıtırken koruduğu şiirselliği, teatral yapısıyla destekliyor. Goethe’nin eserinden esinlenilen; ancak serbest bir uyarlama şeklinde yansıtılan film, şeytanla anlaşmaya giden insan temasının temelinde yatan sorgulamaları ise doğrudan yansıtıyor. Kısaca Sokurov, felsefesini ödünç aldığı Goethe’ye şapka çıkarırken, kendi zihninin görsel kapılarını da izleyiciye açıyor.
Inherent Vice (2014)
Bu yıl İstanbul Film Festivali kapsamında gösterimi yapılan ve usta yönetmen Paul Thomas Anderson’ın son yapımı olması sebebiyle de yıl boyunca merakla beklenen Gizli Kusur, her ne kadar henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olsa da ABD’li yazar Thomas Pynchon’ın imzasını taşıyor. Özel dedektif “Doc”ın çözmeye çalıştığı bir davayı konu alan yapım, 1970’li yıllar Los Angeles’ının hippi dünyası ve “dumanlı” atmosferiyle birleşince daha da gizemli bir hal alıyor.
Joaquin Phoenix, Benicio Del Toro, Reese Witherspoon ve Owen Wilson gibi başarılı oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, son yılların en başarılı yapımları arasında yer alarak izlenmeyi hak ediyor. Filmin uyarlamasının yapıldığı Pynchon imzalı eserin ise yakın zamanda raflarda yer alacağını umuyoruz.
Filmin eleştirisi için tıklayınız…
Far from the Madding Crowd (2015)
İngiliz edebiyatının en önde gelen isimleri arasında yer alan Thomas Hardy’nin başyapıtı niteliğinde olan Çılgın Kalabalıktan Uzak, 1967 yılındaki John Schlesinger uyarlamasının ardından bu hafta ise güncel bir versiyonu ile karşımıza çıkıyor. Bu kez Thomas Vinterberg imzasıyla sinemalardaki yerini alan yapım, yönetmenin başarılı çizgisini koruduğu bir eser olarak görülüyor.
Gubse Tokgöz
44 yazı · İstanbul’da doğdu, küçük yaşta denize bağımlı oldu. Balıkçılar gerçekçi, balıklarsa hayalperest tarafını geliştirdi. Gazetecilik okuyup, sinemaya merak salarak iki tarafını da tatmin etmeye çalıştı. Hayatını okuyarak, yazarak ve fotoğraf çekerek geçiriyor. Bunların yanında şarap ve peyniri de bulunca inanılmaz mutlu olup “Bir de Stan Getz çalsan şairane olacak” diyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →