2000’lerin En iyi 15 Yol Filmi
Im Juli-2000
Fatih Akın’ın ilk dönem filmlerinden sayabileceğimiz Im Juli-Temmuz’da, son yıllarda Avrupa’da yapılmış en naif ve eğlenceli yol filmlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Almanya’dan Türkiye’ye doğru bir aşk yolculuğunun sürecinde karakterlerin değişimleri ve başlarına gelen maceralara verdikleri tepkiler filmin en güçlü tarafı. Kişisel olarak benim izlediğim neredeyse her üç Alman filminden birinde karşıma çıkan Moritz Bleibtreu’nün kendi halinde bir öğretmenden aşkı için kendini yollara vuran bir serseriye dönüşmesi ve aslında uzaklarda aradığı aşkın çok yakınında olduğunu keşfetmesini izlemek oldukça keyifliydi. “Feel good” filmleri içine rahatlıkla dahil edebileceğimiz Im Juli, moraller bozuk olduğunda tekrar tekrar açıp izlenebilecek ve izleyeni pozitife çekebilecek güçte bir film. İdil Güner’in küçük bir rolde karşımıza çıktığı ve şarkılarıyla renk kattığı filmin asıl gücü ise Juli’ye hayat veren Christiane Paul. Aşık olduğu Daniel’in başka bir kadına ulaşmak için çıktığı yolda her şeye rağmen onun yanında kalan ve maceralarına ortak olan bu kadın, özellikle örgülü saçları ve tavırlarıyla gönüllerde taht kurmayı başarıyor. Daniel ve Juli’nin Tuna Nehri’ni geçmeye çalıştıkları sırada kaçak olarak bindikleri bir gemide beraber ot içtikleri sahne, sinema tarihinin en romantik sahnelerinden biri olmaya aday. Sonraki dönem işleriyle daha ciddi meselelere değinmeye çalışıp, bunu da hakkıyla yapamayarak ağızda yavan bir tat bırakan Fatih Akın’ın gerçek sinemasına ulaşmak için izlemeyenlerin kesinlikle izlemesi gereken bir film Im Juli.
Y Tu Mama También-2001
Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’a dünya çapında bir saygınlık ve çok daha büyük bütçeli film yapma imkanı getiren Y Tu Mama También, ana odağındaki karakterleri ile toplumu kesiştirmesindeki ustalıği ile öne çıkıyor. Kocası tarafından aldatıldığını öğrendikten sonra kendisinden yaşça oldukça genç olan iki lise öğrencisiyle bir yolculuğa çıkan Luisa, bu yolculuğu hem kendisi hem de diğer iki genç adam için unutulmaz kılıyor. Cuaron’un serbest kamera hareketleri ve uzun planları seyirciye sinematografik anlamda yoğun bir keyif yaşatırken, beklenmedik anlarda giren dış ses de gösterilen hikayenin altını doldurmakta oldukça etkili bir yönteme dönüşmüş bu filmde. Yönetmenin en büyük prodüksiyonlarından Gravity’de de beraber çalıştığı ve yaşayan en büyük görüntü yönetmenlerinden kabul edilen Emanuel Lubezki’nin eldeki malzemeden bir mucize yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hayatı hedonist bir anlayışla olabildiğince özgür yaşayan iki genç bu yolculuk boyunca hem kendilerine hem birbirlerine çeşitli itiraflarda bulunurken, arkadaşlıkları da önemli bir sınavdan geçiyor. Yol boyunca kimisi doğrudan gösterilen, kimisi sadece dillendirilen küçük nüanslar filmi sadece araba içinde yaşananların filmi yapmaktan çıkartıp, daha genel bir kalıba oturtuyor. Y Tu Mama También, dolu dolu bir yol filmi izlemek isteyenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken, oldukça leziz bir sinema deneyimi…
The Motorcycle Diaries-2004
Ernesto Che Guevara, günümüzün en önemli devrim ve sosyalizm figürlerinden biridir. Güney Amerika ve Küba özelinde gerçekleştirdikleri bugün hala hatırlanmakta, bireyler üzerindeki etkisi hala tartışılmaktadır. Walter Selles’in 2004 yapımı The Motorcycle Diaries filmi, Ernesto’nun gençlik günlerinde, hayata ve sisteme karşı görüşlerinin yeni şekillenmeye başladığı bir dönemde geçiyor ve büyük bir devrimciye dönüşecek olan bu adamın Güney Amerika kıtasındaki yolculuğunu anlatıyor. Yakın arkadaşı Alberto Granada ile beraber bir motosiklet üzerinde çıktıkları yolculuk, Che’nin hem kıtasına duyduğu sevgiyi yüceltiyor hem de insanların yaşamsal sıkıntılarını görerek ‘bir şeyler yapmalı’ fikrini zihnine kazıyor. Arjantin, Fransa, Almanya, Peru, Şili, Birleşik Devletler ortak yapımı olan filmin başrolünde Y Tu Mama Tambien filminden de hatırladığımız Gael Garcia Bernal bulunmakta.
Eurotrip-2004
Sulu bir Amerikan gençlik komedisi olan Eurotrip, eğlenceli zaman geçirmek isteyenler için biçilmiş kaftan. Scotty liseden mezun olduğu gün kız arkadaşı tarafından defalarca aldatıldığını öğrenir. Bu büyük travmayı atlatmak için Alman mektup arkadaşını bulması gerekmektedir. Arkadaşlarıyla beraber interrail tarzı bir yolculuk ile Avrupa’yı dolaşmayı başlayan Scotty amacına ulaşana kadar pek çok maceranın içinde bulacaktır kendisini. Anlık güldürü seviyesi yüksek olan Eurotrip, karikatürize edilmiş olayları ile seyirciyi içine çekmeyi başarıyor. Manchester United’ın fanatik taraftarları, Vatikan’daki komik olaylar, Amsterdam’daki seks ve uyuşturucuya dair yaşanılan saçma olaylar, trende rastlanan sapık İtalyan karakteri filmin mizah seviyesinin zirve yaptığı anlar. Sacha Baron Cohen’in The Dictator ve Bruno filmlerinin senaryolarında imzası bulunan Jeff Schaffer’in yazıp yönetmenliğini yaptığı Eurotrip, özellikle yakın arkadaşlarla izlenip üzerine geyik döndürülebilecek çerezlik bir yol filmi.
Daft Punk’s Electroma-2006
Daft Punk’ın iyi elektronik müzik yapan bir gruptan çok daha fazlası olduğu ne kadar üzücüdür ki pek çokları tarafından bilinmez. Son albümleriyle çok daha geniş kitleleri etkileyebileceklerini herkes gösteren bu Fransız ikili özellikle geçmişteki işleriyle hem insana, hem de topluma ve sisteme dair yoğun sorgulamalar gerçekleştirmişti; gerek şarkılarıyla gerekse müzik dışındaki üretimleriyle. 2003 yılında hayranı oldukları anime yönetmeni Kazuhisa Takenouchi ile Discovery albümlerindeki şarkılardan oluşan bir animeye imza atan ikili, takvimler 2006’yı gösterdiğinde bu sefer yönetmen ve oyuncu olarak varoluşsal ve deneysel olarak nitelenebilecek oldukça değişik bir yol filmine imza atıyorlar. Thomas Bangalter ve Guy Manuel De Homem Christo ikilisi kendilerinden yola çıkarak oluşturdukları senaryoda tamamı robotlaşan bir dünyada insan olmaya çabalayan Daft Punk elemanlarının yani kendilerinin hikayesini anlatıyorlar. Uzun yol planları ve sabit kamera açılarının bolca bulunduğu filmin seyri gerçekten zorlayıcı fakat o dünyanın içine girebildiğiniz ve Daft Punk ile ortak bir frekansta buluşabildiğiniz takdirde alacağınız zevkin tarifi yok. Film boyunca kendi şarkılarına hiç yer vermeyen ikili üretimlerini zaten başarısı tescillenmiş müzikleriyle desteklemeyerek de yaptıkları işte ne kadar cesur olduklarını gösteriyorlar.
Little Miss Sunshine-2006
4 dalda Oscar’a aday olup En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan Little Miss Sunshine’ın yönetmen koltuğunda Jonathan Dayton ve Valeria Faris oturmakta. Büyük sayılabilecek bir aile olan Hoover’lar, ailenin küçük ve birazcık da şişman olan kızı Olive’in isteğine karşı gelemeyip arabayla ülkenin öte yakasındaki bir güzellik yarışmasına gitmek üzere yola çıkarlar. Birbirlerinden oldukça farklı karakter yapılarına sahip aile üyeleri yolculuk boyunca hem kendileriyle hem birbirleriyle bir yüzleşme içine girecekler ve küçük sarı bir minibüste gerçekleşen yolculuk hepsinin hayatı için bir yeniden-başlama anlamına gelecektir. Abigail Breslin, Greg Kinnear, Paul Dano, Alan Arkin gibi isimlerin yanında geçtiğimiz sene Foxcatcher’da izlediğimiz ve hayran kaldığımız Steve Carell da ne kadar üst düzey bir oyuncu olduğunu bizlere 10 sene önceki performanslarıyla da gösteriyor. Ailecek izlenebilecek en tatlı filmlerden olan Little Miss Sunshine’dan sonra ailece tatile çıkmak isteyebilirsiniz.
Into the Wild-2007
Modern toplum yaşantısı içinde sıkıştığı halde özgürlüğe geçişi sağlayacak cesareti bir türlü içinde bulamayan kişilerin belki de en hayranlık duyduğu filmlerden biridir Into The Wild. Kimsesiz yollarda yürümek, nehirlerde yüzmek, yıldızlar altında uyumak ve kendi suyunu yiyeceğini yoktan var etmek bugün pek çoğumuzun deneyimleyemediği, bilemediği kavramlar. Christopher McCandless’ın gerçek yaşam öyküsünün anlatıldığı kitaptan uyarlanan filmin yapımcılığını ve yönetmenliğini Sean Penn üstlenmiştir. Oldukça başarılı geçen bir öğrencilik hayatının ardından üniversiteden mezun olduğu gün medeniyetle bütün bağlarını koparan Christopher isimli genç adam, arabasını ve paralarını yakarak Alaska’ya doğru yola çıkar. 2 sene süren yolculuğu boyunca karşısına çıkan kişiler Christopher’ın yolculuğunu daha anlamlı ve eğlenceli kılarken, karşılaşılan her zorluk olgunluk olarak geri döner. Eddie Vedder’ın eşsiz müzikal zekasıyla oluşturduğu soundtrackleri bile başlı başına harika olan bu film, doğanın tam kalbinden görüntülerle seyirciyi mest etmeyi başarıyor. Emile Hirsch’in performansıyla etkileyiciliği katlanan film, gösterdiklerinden çok gösterdiklerinin seyircide uyandırdığı hislerle önem kazanıyor. Into The Wild’ı izledikten sonra kendinizi yollara atmak ve her şeyi geride bırakmak isteyeceğinize adım gibi eminim.
The Darjeeling Limited-2007
The Darjeeling Limited, uzun mesafeli tren yolculukları düzenleyen bir şirkettir. Kendi aralarındaki iletişimleri oldukça soğuk ve mesafeli olan 3 erkek kardeş, babalarının ölümü ardından Hindistan’a doğru bir tren yolculuğuna çıkarlar. Hem babalarına karşı son görevlerini yerine getirmek, hem de birbirleriyle olan ilişkilerini gözden geçirmelerini sağlayacak olan bu yolculuk, pek çok beklenmedik macerayı da beraberinde getirecektir. Auteur yönetmen Wes Anderson’ın elinden çıkan ve tipik bir şekilde her filminde olduğu gibi bu filmde de gerek sahne tasarımlarıyla gerek ışık ve renk kullanımıyla seyirciyi içine çekmeyi başaran film, yol filmi meraklılarının kesinlikle tecrübe etmesi gereken bir deneyim. Owen Wilson, Adrien Brody, Jason Schwartzman, Anjelica Huston ve Natalie Portman’ın oyuncular arasında bulunduğu filmin küçük ama ağır toplarından biri de Bill Murray. Wes Anderson’ın filmin çekim sürecinde Jason Schwartzman ve Natalie Portman ile oluşturduğu kısa film Hotel Chevalier de en az The Darjeeling Limited kadar hoş ve izlenilesi.
Wendy and Lucy-2008
Wendy and Lucy; Amerika’nın arka yüzünü, Amerikan rüyasının görünmeyen taraflarını bir karakter üzerinden anlatırken kendisine fon olarak Alaska yollarını seçen bir film. Yönetmenliğini Kelly Reichardt’ın üstlendiği film, Jonathan Raymond’un Night Choir isimli öyküsünden sinemaya uyarlanmasıyla dikkat çekiyor. Özellikle fotografik görselleri ile seyirciye yoğun bir seyir zevki yaşatan film, durağan filmlere alışık olmayan seyirciler için zaman zaman zorlayıcı bir deneyime dönüşebilse bile, genel olarak altta yatan dramı görmek adına bu durağanlığın oldukça gerekli olduğunu belirtebiliriz. Ekonomik durumu oldukça kötü olan ve kendine bir çıkış yolu arayan Wendy, köpeği Lucy ile birlikte Alaska’ya doğru yola çıkar. Amacı buradaki balık fabrikalarında çalışarak düzenli bir gelir elde etmektir fakat hayat kendisine planladıklarından farklı şeyler getirecektir. Galası Cannes Film Festivali’nde yapılan filmin başrolünde yer alan Michelle Williams’ın sade güzelliği ve naif oyunculuğu için bile izlenebilecek film 80 dakikalık kısa süresiyle de oldukça çekici konumda.
The Road-2009
Medeniyetin çöktüğü bir atmosferde geçen başka bir yol filmi olan The Road, odağına bir baba oğulu alıyor ve onların kurtuşuş için çıktıkları amansız bir yolculuğu işliyor. Bu yolculuk esnasında, çetin yaşam koşulları insan için işleri zaten güçleştirirken, her türlü ahlak kuralını hiçe sayıp salt dürtülerle yaşamaya başlayan çeteler ise asıl korunmayı gerektiren tehlikeyi oluşturuyor. Yönetmenliğini John Hillcoat’ın gerçekleştirdiği ve Cormac McCharthy’nin aynı isimli romanından uyarlanan film, karanlık atmosferi yanında etkileyici oyunculuklarıyla öne çıkıyor. Günümüzün başarılı metot oyuncularından biri olan Viggo Mortensen rolünde devleşirken, Kodi Smit-McPhee de genç yaşına rağmen temiz bir performans sergiliyor. Türler arasında dolaşan bir film olan The Road, göstergebilimsel anlamda da çeşitli okumalar yapmaya el veren yapısıyla sinefillerin kesinlikle görmesi gereken bir yol gerilimi.
Eden Is West-2009
Usta yönetmen Costa Gavras’ın 2009 yapımı filmi Cennet Batıda, bir göçmenin hikayesini anlatıyor. Yaşadığı ülkede kendisine bir çıkış yolu bulamayan ve çareyi Avrupa’da, yani batıda arayan Elias, yüklü bir miktar para karşılığında kaçak olarak gemiyle Fransa’ya gitmek için yola çıkar. Yolculuk esnasında gemi sahil güvenlik ekipleri tarafından durdurulunca çareyi denize atlamakta bulan Elias, ışık gördüğü kıyıya doğru uzun bir yüzüş gerçekleştirir. Karaya çıktığı yer bir tatil köyüdür. Burada Elias, bir turist kadın ile karşılaşır ve kadın kısa süreliğine Elias’ı saklar. Fakat genç adam, asıl hedefine yani Paris’e gitmek için zaman kaybetmek istemez. Costa Gavras her filminde olduğu gibi yine sisteme sağlam darbeler indiriyor bu filmiyle. Farklılıkların ve bu farklılıkların bireyler üzerindeki etkilerinin oldukça etkileyici şekilde işlendiği film, son günlerde Akdeniz’de yaşanan kazalarla iyice gündeme gelen mülteci problemlerine içeriden bir bakış açısıyla yaklaşarak seyirciyi etkilemeyi başarıyor. Yönetmenin filmlerine aşina olan isimlerin kesinlikle izlemesi gereken Cennet Batıda, alt metni dolu bir yol filmi arayanlar için de bulunmaz bir nimet.
Due Date-2010
Amerikan sinemasını, özellikle Hollywood’un sinema dünyasındaki dominasyonunu devamlı eleştirmekteyiz fakat körü körüne bir eleştiri, her türlü üretime karşı önyargılı yaklaşım bizi ileriye değil, geriye götürecektir. Fazla hesaplı hareket etmesi ve risksizlikleriyle eleştirilen bu stüdyo filmleri dışında, oyunu kuralına göre oynamasına rağmen benzerlerinden farklılaşmış, sistem içinde bile özgünlüğü yakalayabilmiş bazı filmler söz konusudur. Due Date, Hollywood’un bu güne kadar yaptığı belki de en kaliteli mizahı sunan yol filmi olarak öne çıkıyor. Son yıllarda Demir Adam kıyafeti üzerine yapışsa da oyunculuk konusundaki büyüklüğünü tartışmaya gerek olmayan Robert Downey Jr. ile Zach Galifianakis’in zıt karakterler üzerinden yakaladıkları uyum tek kelimeyle muazzam. Peter, karısının doğumuna yetişmek için Atlanta’dan uçağa biner fakat uçakta tartıştığı Ethan, kendisinin uçaktan atılmasına ve uçuş yasaklıları listesine girmesine sebep olur. Aynı durum Ethan için de geçerlidir ve ülkeyi baştan başa arabaya geçmesi gerekmektedir. Yaşadıkları tartışmaya rağmen beraber arabayla seyahat etmenin ikisi için de en ideali olduğuna karar veren ikilimiz bu karar ile büyük bir maceraya da adım atarlar. Pek çok araba parçalanır, büyük kazalar atlatılır, polisle çatışılır, kollar kırılır, tutuklanılır fakat seyirci için güldürü ve komedi seviyesi bir an bile düşmez. Gül-Geç tarzı soft bir yol filmi olarak Due Date, kendi klasmanının lideridir.
On the Road-2012
Jack Kerouac’ın ve arkadaşlarının dünya üzerindeki belli bir grup insanı derinden etkilediği bilinen bir gerçek. Yaşadıkları maceraların, yazılan eserlerin üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen dillendirdiklerinin hala bu kadar taze ve etkili olmasındaki en önemli sebep muhtemelen tepki gösterdikleri şeylerin hala mevcut ve hatta eskisinden daha şiddetli bir şekilde varlıklarını sürdürmeleri. Bugün Beat Kuşağı olarak isimlendirdiğimiz ve ABD’de Soğuk Savaş dönemlerinde ortaya çıkan bu akım, muhafazakarlığa, ırk ayrımına, cinsellik ve uyuşturucu kullanımına dair her türlü tabunun yıkılıp özgürleşmeye doğru gidişin amaçlandığı bir fikir hareketiydi ve hareketin kutsal kitabı da Yolda-On The Road’du. Walter Selles ve Jose Rivera ikilisinin Motosiklet Günlüğü ardından yeni bir yol filminde bir araya gelmeleri, üstelik böyle yüksek kutsallıkta bir filmde bir araya gelmeleri başlangıçta pek çok kişiyi heyecanlandırmıştı. Fakat ikili -belki de doğru bir tercihtir, bilinmez- On The Road kitabının ruhani ve mistik taraflarına değinmeden, fiziksel özgürlük kısımlarına yoğunlaşarak filmi oluşturmak istemişler. Bazı uyarlamaların özgün eseriyle kıyaslanmaması gerekir. On The Road da film olarak kendi içinde gayet güzel ve tatminkar bir iş. Beat Kuşağı’ndan haberdar olmayan kişiler için güzel bir başlangıç olabilir bu film.
Tracks-2013
Robyn Davidson’un kendi hayatını anlattığı otobiyografik romandan sinemaya uyarlanan bir film Tracks-Çöldeki İzler. 1977 yılında genç kadın Avustralya çöllerinde 2700 kilometrelik bir yolu yürüyerek geçmeyi kafasına koyar. Bu yolculuk bir nevi kendini sınama, hayatın anlamını sorgulama ve içe dönüşsel anlamlar taşımaktadır. Kendisini bu kararından döndürmek isteyen pek çok kişiye rağmen kararından vazgeçmeyen Robyn’in yolculuk için hazırlıkları 2 sene sürer. Bu zorlu yolculukta Robyn’e bir köpek ve 4 deve eşlik eder. National Geographic fotoğrafçılarından Rick Smolan’ın da zaman zaman katılarak yolculuk sürecinde çeşitli yardımlarda bulunduğu ve fotoğraflarını çektiği Robyn bu süreçte pek çok zorlukla karşılaşır. Yönetmenliğini John Curran’ın üstlendiği film eşsiz doğa görselleri ile öne çıkıyor. Son dönemde parlayan genç kuşak kadın oyunculardan Mia Wasikowska’nın rolünün hakkını layıkıyla verdiği film, Avustralya yerlilerine ve onların adetlerine yaklaşımıyla da dikkat çekiyor. Yol filmleri için etkileyici bir atmosfere kolaylıkla dönüşebilen Avustralya bu filmde de harika bir fon oluşturuyor.
The Rover-2014
Post-apokaliptik ortamlar yol filmleri için biçilmiş kaftandır. Sınırlarını sadece hayal gücünün belirleyebildiği bu ortamlar doğru şekilde ele alınabilirse oldukça iyi sonuçlar verebilmektedir. Batı ekonomisi finansal bir çöküş yaşar ve medeniyet bilinen anlamıyla yerle bir olur. Avustralya, sahip olduğu madenlerin hala aktif olarak işlenmesinden ötürü bu durumda bir nebze daha ayakta kalsa da orada da ciddi bir otorite boşluğu bulunmaktadır. Eric, böyle bir ortamda bir çete tarafından saldırıya uğrar ve arabasını çaldırır. Yapılacak tek şey haydutların peşlerine düşüp, kaybettiklerini geri almaktır. Yolda yaralandığı için geride bırakılan yarım akıllı Rey’e rastlayan Eric, bu genç adamın yönlendirmeleriyle suçluları takibe başlar. Avustralya atmosferinin oldukça etkili şekilde yansıtıldığı The Rover, beklenmedik anlarda beklenmedik olayların cereyan etmesiyle seyirciyi bir dakika bile koltuğunda rahat ettirmiyor. Alacakaranlık (Twilight) serisiyle ünlenen Robert Pattinson’un bu güne kadar ki en başarılı oyunculuğunu izlediğimiz film, farklı bir yol filmi olarak meraklıların ilgisini çekecektir.
Nuri Şimşek
138 yazı · 1990 yılında İstanbul’da doğdum. 13 yaşına kadar yaşadığım bu büyük şehrin ne kadar büyük olduğunu tam kavrayamadan Çorlu’ya taşındık. 4 sene sonra da Milas’a. Yaşadığım şehirlerin küçülen coğrafyaları, beni daha büyük dünyalar aramaya yönlendirdi. Benim büyük dünyam sinema oldu. 80′lerde nasıl VHS’ler uçuşuyorsa ortalıkta, benim gençliğimin başları da önce VCD ardından da DVD’lerle geçti. Her fırsatta film izliyor, farklı dünyalara yolculuk ediyordum.Bir gazetenin haftasonu verdiği DVD’ler ile başlayan koleksiyonum ilerleyen yıllarda büyük bir arşive dönüştü.
Yazarın diğer yazılarını gör →