2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 10 Alman Filmi
Alman Sineması sinema tarihinde her zaman farklı bir noktada durmuştur. 1895 yılında ilk kez izleyicilerin ödeme yaparak girdikleri ve salon içerisinde bir filmi izledikleri sinema salonun açılmasıyla beraber Almanya sinema ile bir bütünlük içine girmiştir. The Cabinet of Dr Caligari ve Nosferatu gibi sinema tarihinin yapı taşları olan filmler Alman Sineması içerisinde çıkarken hem korku ve gerilimin tarihi yazılmaya başlanmış hem de sinema anlamında altın çağını yaşayan Almanya içerisinde artık asla unutulmayacak filmler ortaya çıkmaya başlamıştı. Vampir filmlerinin öncüsü olan Nosferatu ile gerilim sinemasının kapılarını izleyiciye açan Almanya daha sonra Fritz Lang’ın Metropolis ile sinemayı bilimkurgu ile buluşturdu. Sinemanın renklerinin atıldığı Almanya’da İkinci Dünya Savaşı’nın kırmızısı hayata hakim olmaya başlayınca sinemanın içerisinde de bir durağanlaşma başladı ve sinemacılar ülkeyi terk ettikçe Almanya’nın sinema dönemi bir süre sessizliğe büründü.
İkinci Dünya Savaşı’nın sessizliğini üzerinden yıllarca atamayan Almanya sinemasında kendi içine kapanarak bir yol kat etmeye başladığı gün bir yeniliklerin dalgasına da kapıldı. Alman Yeni Dalgası’nın başlangıcı olarak görülen 1966 yılı yapımı Alexander Kluge imzalı Yesterday Girl Alman sinemasında yeniden seslerin ortaya çıkmasına olanak sağladı. Alman Sineması içerisinde ortaya çıkan yeni dalga ile sinemada büyük dörtlü denilen, R.W.Fassbinder, W. Herzog, Wim Wenders ve Volker Schlöndorff ortaya çıktı ve sinema sahnesinde bir değişimin ayak sesleri oldular. Bu değişim ile beraber Alman Sineması tekrar sinema tarihi içerisinde yerini almaya başladı. Özellikle politik duruşlar ve tarihin acıtan ve korkutan karanlık atmosferleriyle ilerleyen sinema aynı zamanda bireylerin duygularının sertliği ve gerçekçiliği üzerinden ilerleyerek muazzam yapıtların kendi seslerini çıkarmalarına olanak sağladı. Biz de bu seslerden 2000’ler sonrasına bir bakış ortaya koymak istedik ve sizin için 2000’ler sonrası Alman filmi skalası içerisinde izlemeniz gereken 10 filmi derledik.
2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 10 Alman Filmi
Das Experiment – The Experiment (2001)

Oliver Hirschbiegel imzalı film Das Experiment, Philip Zimbardo tarafından 1971 yılında yapılmış olan ‘Stanford Hapishane Deneyi’ni konu alıyor. Deneyin hikayesinden yola çıkan filmde insanların kendilerine biçilen rollere nasıl adapte olduğunu ve ellerinde bulunan güçlere ne kadar kolay alıştığını gösteriyor. 20 tane erkek deney sonunda para almak üzere deneye katılıyor. Deney izleyicileri iki gruba bölerek erkeklere yöneten ve yönetilen sıfatlarını yüklüyorlar. Bu tanımlar sonrasında denekler kendilerine verileni benimseyerek deneyi bir kan oyununa ve hayatta kalma mücadelesine çeviriyorlar.
Good Bye Lenin! (2003)

Wolfgang Becker tarafından 2003 yılında beyazperdeye taşınmış olan film sosyalizm çatısı altındaki bir ailenin içerisindeki dinamikleri anlatıyor. Sosyalizme inanan bir anne ile yetiştirdiği ama daha sonra onun da kendi fikirleri olan bir bireye dönüşen oğlu arasındaki ilişkiden genel bir ülke perspektifi yaratıyor film. Doğu Almanya çökmeden önce anne kalp krizi geçiriyor ve sekiz ay komada kaldıktan sonra uyanıyor. Herhangi bir şok yaşaması hayati tehlike olacağı için oğlu annesi için sosyalist bir dünya yaratıyor ve bu dünya içerisinde annesine sosyalizmin varlığını göstermeye çabalıyor.
Der Untergang – Downfall (2004)

Ünlü tarihçi Joachim Fest tarafından yazılmış olan Inside Hitler’s Bunker isimli romanından esinlenerek beyazperdeye taşınmış olan filmin yönetmen koltuğunda Oliver Hirschbiegel yer alıyor. Der Untergang tarihin bir noktasına bir bakış yakalaması için izleyiciyi yola çıkarıyor ve Nazi Almanya’sının çökmesiyle başlayan süreçte Adolf Hitler’in son günlerine değiniyor. Kızıl Ordu’nun Berlin’i kuşatmasıyla beraber Hitler’in sığınağa gizlenmesini ve yavaş yavaş yalnız kalarak çöküşünü konu alan filmin son kısımları Hitler’in sekreteri Traudl Junge tarafından yazılmış anılara değiniyor.
Die fetten Jahre sind vorbei – The Edukators (2004)

Hans Weingartner tarafından çekilmiş olan film gençlerin hayal ettikleri dünya ile beraber bu dünya için yapmaya kalkıştıklarının sonucunda gerçek hayatla yüzleşilmesini ve bu yüzleşme ile beraber hayaller ile gerçeklerin hiçbir zaman birbirleri üstüne kapanıp uyuşmadıklarını gösteren bir filmdir Die fetten Jahre sind vorbei. Filmde Jan, Peter ve Jule isimli üç genç dünyayı değiştirmek için zenginlerin evine girerek onlara varlıklı günlerinin sonu geldiğini söylerler. Bu söylemle onları fakirler hakkında düşünmeye itmek isterler ancak yaptıkları son baskın öncekilerden farklılaşıp beklenmedik bir yola girer.
Das Leben der Anderen – The Lives of Others (2006)

Florian Henckel von Donnersmarck’ın senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metraj film olan Das Leben der Anderen 1984 yılında Doğu Almanya’da geçen politika eksenindeki bir gerilim filmidir. Filmde gizli bir polis örgütünün üyesi olan yetenekli Yüzbaşı Wiesler gizli bir görev için görevlendirilir. Görevi rejime karşı olduğundan şüphelenilen sanatçı bir çifti dinlemesidir ve bu dinledikleri üzerinden onlar hakkında bir kanıya varması gerekmektedir. Ancak zaman geçtikçe yüzbaşı yaptığı işten pişman olmaya başlar ve insan ruhu ve duyguları filmde pişmanlığı görünür kılar.
Der Baader Meinhof Komplex – The Baader Meinhof Complex (2008)

Stefan Aust’n çok satanlar listesine girmiş olan ünlü romanından uyarlanarak beyazperdeye taşınmış olan film Der Baader Meinhof Komplex’in yönetmen koltuğunda Uli Edel yer alıyor. Film 60’lar sonunda ve 70’ler başında Almaya’da büyük ses getiren ve bazı kısımlar için büyük bir terör örgütü olarak görülen RAF’ı (Kızıl Ordu Fraksiyonu) kamera objektifine yerleştiriyor ve izleyiciye bu örgütün içerisinde bir yolculuğa çıkmayı teklif ediyor. Film örgütün zamanında yapmış olduğu eylemlerden ve saldırılardan yola çıkarak örgüte büyük ve sert bir bakış atıyor tarihin perspektiflerinden birini öne sürüyor.
Die Welle – The Wave (2008)

Üçüncü Hare isimli bir deneyi konu alan Die Welle romanından uyarlanan film deneyi modern günümüz Almanya’sına uyarlayarak izleyici karşısına çıkarıyor. Die Welle filminin yönetmen koltuğunda Dennis Gansel yer alırken senaryosunda Gansel’in yanında Peter Thorwarth bulunuyor. Film bir lisede gerçekleşen bir ‘öğretici’ deney ile başlıyor. Öğrenciler farklı siyasal rejimlerin ve politik görüşün yer aldığı sınıflara ayrılırken seçim yapmamış öğrenciler boş kala sınıf olan faşizm sınıfına yerleşiyor. Bu yerleşme ile insanın iç güdüsel olarak nasıl rejimi benimsediğini ve lise sınıfının nasıl sınırı aştığını görüyoruz.
Das weiße Band – Eine deutsche Kindergeschichte – The White Ribbon (2009)

Michael Haneke tarafında yazılmış ve yönetilmiş olan 2009 yapımı film The White Ribbon izleyiciyi bir zaman yolculuğuna çıkarak izleyicisini Birinci Dünya Savaşı öncesi bir zamana götürüyor. 62. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü kazanmış olan film Birinci Dünya Savaşı öncesi bir kasabada yaşanan terörizmi sergiliyor. Yönetmenin bakış açısına göre filmde gösterilen terörizm insan üzerinde her gün dayatılan terörizmi temsil ediyor, siyasi ve dini baskıların bir resmini çiziyor film. Bu resmi çizerken yönetmen, okulda verilen eğitim ile bu terörizmin başladığını ve dayatıldığını gösteriyor.
Oh Boy – A Coffee in Berlin (2012)

Jan Ole Gerster tarafından yönetilmiş ve yönetmenin ilk uzun metraj filmi olma özelliğini taşıyan film Oh Boy trajikomik bir hikayenin beyazperdeye aktarılmış halini temsil ediyor. Bir genç Berlin sokaklarında amacı aklında bir şekilde amaçsızca yürür ve bu yürüyüş içerisinde Berlin’in sokaklarında kaybolur. Eğitim aldığı üniversiteden atıldıktan sonra eğitim hayatına devam etmeme kararı alan bu adam hayatta bir şeyler gerçekleştirmek ve aslında hayatta kendi yolunu bularak bu yolda kendine bir alan yaratmak ve orada mutlu olmak ister. Bu düşüncelerle çıktığı yolculuk trajikomik bir hikayeye dönüşür.
Victoria (2015)

Sebastian Schipper tarafından yönetmenliği yapılan film özellikle sinemasal anlamda büyük bir önem taşıyor. 140 dakika olan film tek bir planda oluşuyor ve bu tek bir plan çekimi filmi sinema içerisindeki farklı noktalardan birine konumlandırıyor. Filmde ana karakter olan Victoria Berlin’e yeni taşınmış biri olarak izleyici karşısına çıkıyor. Victoria bir gece kulübünde arkadaşlarıyla olan Sonne ile tanışır ve aralarındaki çekim ile direkt birbirlerine yakınlık duyarlar. Sonne’nin arkadaşlarının bir borcu macerasına Victoria da katılır ancak ilerleyen saatlerde bu macera büyük bir kabusa dönüşür.
Bonus: Gegen die Wand – Head-On (2004)

Listenin bonus filmi Fatih Akın imzalı 2004 yapımı Head-On – Duvara Karşı filmi. Filmin ana karakteri Cahit Tomruk hayatın artık getirdiği hiçbir şeyden heyecanlanmayan ve bir beklentisi olmayan bir adamdır. Bir gün bilinçli bir şekilde arabasıyla bir duvara çarpar ancak isteğinin tersine hayatta kalır. Yatırıldığı psikiyatri kliniğinde intiharı denemiş ama sonuç alamamış Sibel ile tanışır. Sibel’in teklifi üzerine sadece kağıt üzerinde bir evlilik yapar ikili ve aynı evde iki ev arkadaşı gibi yaşamaya başlar. Ancak Cahit Sibel’in bir gün erkek arkadaşlarından birini kıskanıp öldürmesiyle planlar yapılanın dışında bir noktada ilerler ve karakterler bu bilinmezlikte kendini bulur.
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →