2000’lerden En İyi 10 Yol Hikayesi
İzleyenlerin içine yola düşme kıvılcımı atan, kaşif ruhumuzu aydınlatan ve umut ışığı olan 2000’lerden en iyi 10 yol hikayesini sizler için hazırladık.
“Yolda özgürlük vardı
Yolda hayatın anlamı
Yolda aşk vardı ve bazen sadece seks
Yolda parasızlık, açlık vardı; bazen çözümsüzlük, kargaşa
Yolda bir arayış vardı, arayıp da bulamayış
Yolda sorular vardı, çoğu cevapsız
Ve yolda çoğu zaman masmavi bir gökyüzü, zümrüt yeşili çayırlar
Ve sonsuz bir kızıllık vardı
Yolda caz vardı
Cazın tanrıları ve ruhlara işleyen ritimler”
İnsan hayatın düzeninden kaçmak, bazen ise düzensizliğinde yorulduğunuz için dinlenmek isteyip yollara çıkar; bazı zamanlarda ise yolculuğu hayatı olarak seçmiştir zaten. Yeni hikayeler, yeni amaçlar, yeni insanlar… her ayrıldığı kavşakta bıraktığı farklı yüzler, her yeni dahil olduğu sofra; kimimizin hayali kimimizin ise hayatı değil midir? Hayalleri hayata en çok yakınlaştırdığımız 24 karenin sihri de buradan kaynaklanıyor olsa gerek, yol hikayeleri sinemada kendisine fazlasıyla yer bulmayı başarır. 2000’lerden sizin için seçtiğimiz, insana bavul hazırlatıp, harita aldıran en iyi yol hikayelerini derledik.
2000’lerden En İyi 10 Yol Hikayesi
Sideways – 2004

Kurulan hayaller ve hayallerin suya düşmesi… İngilizce öğretmeni olan Miles Raymond’ın en büyük hayali bir yazar olmaktır. Miles’ın yakın dostu Jack ise pek kimsenin tanımadığı, bir televizyon oyuncusudur ve evlilik aşamasındadır. Hayatlarında etkileyici bir değişikliğe sebep olacak olan ve hayata bakış açısında bambaşka bir anlam kazanmalarına neden olan bir yolculuğa çıkan Mile ve Jack, bir hafta süren seyahatleriyle izleyiciye muazzam görüntüler ve şarap ekseninde gelişen bir hikaye sunar.
The Motorcycle Diaries – 2004

Che Guevera’nın günlüklerinden yola çıkarak, Alberto Granado’nın kaleme aldığı kitaptan uyarlanan The Motorcycle Diaries; izleyenleri Che’nin 23 yaşına götürüyor. Che ile 29 yaşındaki arkadaşı biyokimyacı Alberto Granado’yla birlikte yaptıkları motosiklet yolculuğuna tanık olduğumuz film; Latin Amerika’nın gerçekleriyle yüzleşmemizi sağlar. Bildiklerinden çok farklı bir Latin Amerika ile karşılaşan ikilinin çıktıkları bu yolculuk aslında geleceklerini ve tarihi şekillendirecektir.
Wristcutter A Love Story – 2006

Goran Dukic’in yönetmenliğini üstlendiği ve aynı zamanda da senaryosunu kaleme aldığı Wristcutters: A Love Story; intihar edenlerin ait olduğu sıra dışı bir dünyada yer alıyor. Sevgilisinden yeni ayrılan Zia, çareyi intihar etmekte bulur. Ancak işler onun sandığı kadar kolay gelişmeyecektir; Zia kendisini gözlerini açtığında sadece intihar edenlerin olduğu bir evrende bulur. Bir şarkıcıyı ve otostopçuyu da yanına alarak sıra dışı bir yolculuğa çıkan Zia, teorik olarak dünyadan çok da farklı olmayan ama son derece kasvetli ve melankolik bir dünyadadır artık.
Little Miss Sunshine – 2006

Evin en küçüğü Olivie Hoover’ın en büyük hayali ülkenin diğer yanında düzenlenecek olan güzellik yarışmasına katılacaktır. Hoover ailesi ise dışarıdan bakıldığında modern bir Amerikan ailesi görünümünü verse de aslında pek de aile kavramıyla yıldızı barışmayan karakterlerin oluşumudur. Güzel gülüşlü Olivie ailesinin bir araya gelmesine vesile olacak hayali için herkesi ikna edince; izleyiciyi hem gülümseten hem de hüzünlendiren bir hikaye başlar. Bu güzellik yarışması için çıkılan yolculukta; arada sırada bozulan sarı minibüs ile birbirine taban tabana zıt olan tüm Hoover ailesini bir araya getiren Little Miss Sunshine, Amerikan Bağımsızlarının en başarılı örneklerinden biri.
Into the Wild – 2007

Tüm kartlarını yırtıp, yıllarca kurduğu kariyer temellerini yerle bir edip, sırtına taktığı çantasıyla yollara düşen ve tek amacının Alaska’ya gitmek olduğunu gördüğümüz Christopher McCandless’ın kurgusal olmayan hikayesinin anlatıldığı Into the Wild, Jon Krakuer’in 1996 yılında yayımladığı aynı adlı kitaptan uyarlanmış, yönetmenliğini ise oyuncu kimliğiyle de tanıdığımız Sean Penn üstlenmiştir. Tek başına yaptığı bu yolculukta birçok insanla tanışan, birçok grupla yaşayan ve yalnızlığın da gerçekte ne olduğunu keşfeden Christopher, Alaska’ya varana kadar geçen iki yıl boyunca özgürlüğünü kanıtlamış ve hayata karşı kazanmaya çalıştığı meydan okumayla aslında baş başa kalmıştır.
My Blueberry Night – 2007

Wong Kar Wai’nin yönetmen koltuğunda oturduğu; oyuncu kadrosunda ise Norah Jones, Jude Law, Natalie Portman ve Rachel Weisz gibi isimlerin yer aldığı My Blueberyy Night; kalbi kırılan ve hayata karşı umudunu da kaybetmek üzere olan Elizabeth’in her şeyi geride bırakarak Amerika’da çıktığı yolculuğu anlatıyor. Sevgilisinden ayrıldığı ve oldukça mutsuz olduğu bir gece tanıştığı Jeremy ve onun sayesinde tattığı turta ile mutluluğa göz kırpan; ama yine de bir yerleri terk etmeden bazı şeylere ulaşamayacağını düşündüğü için bir yolculuğa çıkmaya karar veren Elizabeth’i birçok farklı karakter ve bir o kadar da farklı olay bekliyor. Film aslında izleyiciyi kırgınlık ile yeni başlangıçlar arasındaki uzun mesafede dramatik bir yolculuğa çıkarıyor.
On The Road – 2010

Beat kuşağı yazarlarından Jack Kerouac’ın aynı adlı romanından uyarlanan; büyük ölçüde otobiyografik olan ve çoğu unsuru gerçek hayattan alınan filmde Kerouac ve arkadaşlarının yüzyılın ortasında ABD’yi baştan başa dolaştığı yolculuklar ve daha sonra Beat Kuşağı olarak adlandırılacak yakın arkadaş çevresi anlatılır.Savaş sonrası Amerikan gençliğini en fazla etkileyen ve Beat kuşağını tanıtan eser olarak kabul edilen On the Road; izleyenlere kendi hayatını, tercihlerini ve amaçlarını sorgulatmayı başarıyor. Filmin oyuncu kadrosunda ise Sam Riley, Garrett Hedlund, Kristen Stewart ve Amy Adams yer alıyor.
Seeking a Friend for the End of the World – 2012

Dünyanın sonu gelmektedir ve herkes hayatının son gününe hazırlanmaktadır… Dünyanın sonu temalı diğer filmlerden ayrılan farklı hikayesiyle dikkatleri çeken Seeking a Friend for the End of the World’un başrollerinde Steve Carell ile Keira Knightley yer alıyor. Matilda isimli bir göktaşı Dünya’ya doğru hızla yaklaşmaktadır ve 3 hafta içerisinde Dünya’nın sonu beklenmektedir. Bu üç haftalık süreyi lise arkadaşını bulmaya çalışmaya adayan Dodge’un karşısına tam zıttı olan Penny çıkıyor. Birbirlerinden farklı olan bu ikili dünyanın sonuna birlikte göğüs gerebileceklerine karar veriyorlar.
The Guilt Trip – 2012

Seth Rogen son dönem komedi filmlerinin vazgeçilmez adamı olduğu bir gerçek; özellikle Zac Efron, Dave Franco, James Franco gibi isimlerle birlikte yarattıkları filmler sinemanın yeni komedi türü olarak nitelendiriliyor. Ancak The Guilt Trip bu kategoriye ait bir film değil; aksine bizi 90’lı yılların pazar sinemalarına götürecek kadar pamuk şekeri kıvamında bir yapım. Birçok işe el atan, ama her defasında o işleri eline yüzüne bulaştıran Andrew ile yaşını hiç umursamayan, yaşam enerjisiyle dolu olan annesi Joyce’un birlikte çıktıkları yolculuğu; yolculukta dahil oldukları hayatları, kesiştikleri insanları izlediğimiz filmin başrolünde Rogen’a Barbra Streisand eşlik ediyor.
Limonata – 2015

Makedonya’da yaşayan eski bir tır şoförü olan ve ölümcül bir hastalık nedeniyle yatağa düşen Suat, oğlu Sakip’i yanına çağırır ve ölmeden önce tek isteğini açıklar. Seneler önce İstanbul’da imam nikahlı bir kadınla evlenmiş ve bu evlilikten bir çocuğu olmuştur, ancak Suat bebekken terk ettiği çocuğunu hiç görmemiştir. Ölmeden önce babasının tek dileğini yerine getirmek isteyen Sakip, Selim adındaki kardeşini bulmayı amaçlamaktadır. Sakip bababasının eski arabasını alır ve İstanbul yollarına düşer. Selim’i zorla ikna eden Sakip, bize oldukça keyifli bir yolculuk sunar.
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →