2000 Sonrası İzlenmesi Gereken 25 Belgesel
Hazırlayanlar: Gubse Tokgöz, Nuri Şimşek
Sinema, ilk zamanlarında olanı olduğu gibi gösterme temelinden ilerlese de; daha sonraki dönemde kurmaca gerçeğin önüne geçmiş ve yeniden yaratımlar daha popüler hale gelmiştir. Kurmaca dünyasında gerçeklikten ve gerçekçilikten hep yararlanılsa da amacı bir hikayeyi desteklemek değil de, bir gerçeği aktarmak olan objektif işleri belgesel olarak nitelendiriyoruz. Sinema evreninde hak ettikleri yeri hiç bir zaman edinememiş daha küçük zümrelere hitap eden belgeseller insanın ufkunu genişletmekle kalmayıp, doğru eller tarafından filme alındığında harika bir görsel şölene de dönüşebiliyorlar.
Filmloverss olarak sizlere 2000 yılından sonra yapılan ve izlenmesi gerektiğini düşündüğümüz 25 belgesel öneriyoruz; fakat baştan uyaralım: Bu listedeki belgeseller sizin düşünce yapınızda, hayata bakışınızda, alışkanlıklarınızda, inançlarınızda ciddi değişimlere sebep olabilir. “Ben fazla bir şey bilmeden, görmeden, duymadan kendi dünyamda mutluyum” diyorsanız, bu sayfayı hemen kapatın. “Yok, ben mutsuz olmayı göze alarak bir şeyler hakkında gerçeği öğrenmek istiyorum” diyorsanız, iyi okumalar, iyi seyirler…
Blackfish / 2013
Okyanus hayvanlarının doğal yaşam alanlarından alınarak, insanları eğlendirmek amacıyla hapsedildiği marina parklarına hayatınızda hiç gitmediyseniz bile, elbet bunlara televizyonda rastlamışsınızdır. Hatta belki izlerken eğlenmişsinizdir? Blackfish’in yönetmeni Gabriela Cowperthwaite, aslında parkların göründüğü gibi eğlenceli yerler olmadığını, hatta hem hayvanlar hem de eğitmenler açısından yüksek hayati risk taşıyan yerler olduğunu gözler önüne seriyor.
Tilikum adlı katil balinanın, 2010 yılında eğitmeni Dawn Brancheau’nun ölümüne sebep olmasının ardından gündeme gelen konuyu Blackfish, bu şovların hazırlanması aşamasında yetkililer tarafından doğal yaşam koşullarının ne şekilde ortadan kaldırıldığının altını çizerek ele alıyor. Dolayısıyla doğal dengesi bozulan hayvanların yaşam süresi kısalırken, yaşanan psikolojik travmalar da eğitmenlerinin hayatını riske atıyor. Yetkililerin, normal yaşam süresi 60-100 yıl arası olan balina yaşamları için “aslında ömürleri daha kısa ama burada iyi bakıldıkları için 30 yıl yaşıyorlar” gibi ifadelerde bulunmaları ya da eğitmenin ölüm sebebini, eğitimcinin kendi hatasına bağlamaları ise “insan” kavramını sorgulatıcı bir nitelik taşıyor.
Born Into Brothels: Calcutta’s Red Light Kids – Kalküta’nın Çocukları / 2004
Zana Briski ve Ross Kauffman’a Oscar da dahil olmak üzere birçok ödül getiren Kalküta’nın Çocukları, belgesel fotoğrafçı Briski’nin, Kalküta’nın genelev çalışanlarını fotoğraflama serüveniyle başlıyor; ancak Briski, fotoğrafları çektiği dönemde yalnızca genelev çalışanlarıyla değil, onların çocuklarıyla da yakın ilişkiler kuruyor ve kendilerine fotoğraf makinesi vererek onlara fotoğraf çekimini öğretiyor.
Konu itibariyle oldukça dramatik bir yapıya sahip olması beklenen bu belgesel, bölge yaşayanlarının hayata tutunma aşamasında gösterdiği çabaları gözler önüne sererken, bunu çocukların masumane gözlerinden gerçekleştirince hem Kalküta’ya birincil gözlerle bakmanızı sağlıyor hem de çocukların renkli dünyasına bir davetiye sunuyor.
Buena Vista Social Club / 2000
1940’lı yıllar Küba’sında popüler bir dans klübü olan Buena Vista Social Club, 50 yıl sonrasında kapatılır. Juan Marcos ve Ry Cooder ise klüp döneminin önemli müzisyenleriyle birlikte çalışmaya karar verir ve böylece başlangıçta “Havana Derneği” olarak anılıp ardından klüple aynı ismi alacak Buena Vista Social Club ortaya çıkar.
Hiç kuşkusuz 2000’li yılların en akılda kalıcı belgesellerinden biri olan Buena Vista Social Club, Türkiye de dahil olmak üzere dünyada Latin müziğinin yayılmasını sağlamıştır. İbrahim Ferrer, Compay Segundo, Ruben Gonzales ve arkadaşlarını isim olarak tanımayanlar bile, bu renkli topluluğun müziklerine günümüzde aşina hale gelmiştir. Küba ve müziğiyle tanışmamızı sağlayan Wim Wenders ise bu belgeseliyle, Akademi Ödülü ve Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Belgesel ödüllerine layık görülmüştü.
Capitalism: A Love Story – Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi / 2009
Amerika Birleşik Devletleri içinden kendi toplumlarına ve sistemlerine karşı rahatsızlıklarını Michael Moore’dan daha yüksek sesle dile getiren başka bir belgeselci kesinlikle yok. Araştıran, sorgulayan ve çoğunluk için doğruluk ve iyiliğin peşinde hareket eden Moore, 2009 yapımı belgeselinde bankaların ve Amerikan hükümetlerinin orta sınıf üzerinden nasıl karlar ve kazançlar elde ettiklerini tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyor.
“Kapitalizmde yaptıklarınız yanınıza kar kalır” mottosuyla hareket eden modern dünya şeytanlarının, dünyayı nasıl kendi istekleri doğrultusunda şekillendirdiklerini öğrenmek içinizi acıtacaktır; fakat hakları için mücadele eden ve sonunda bir şekilde isteklerini elde eden işçileri gördüğünüzde de çözümün çok başka yerlerde olmadığını, her şeyin örgütlenebilmeyi başaran bireylerle alakalı olduğunu da anlıyorsunuz. ABD toplumu özelindeki Moore belgesellerini kendi toplumumuza ve dünyanın pek çok farklı toplumuna uyarlamak mümkün. Sonuçta kapitalizmin beraberinde getirdiği adaletsizilk her yerde ortak.
Clash of the Gods – Tanrıların Savaşı / 2009
Tarihi konuları irdeleyen belgeselleriyle bilinen History Channel’ın 2009 yılında yayınladığı belgesel, mitolojik konular hakkında temel bilgi sahibi olmak isteyenler için biçilmiş kaftan. Yeryüzündeki çeşitli mitolojik efsanelerin ve hayali dünya hikayelerinin incelendiği seri, özellikle Yunan ve İskandinav mitolojileri üzerinden ilerliyor ve abartıya kaçmayan canlandırmalarıyla dikkat çekiyor.
Yeryüzündeki her hikayenin ortak bir temele dayandığı ve bunların da çıkış noktasını mitolojilerin oluşturduğu söylenir. Zeus, Herkül, Hades, Minotaur, Medusa, Odysseus, Beowulf, Thor ve Tolkien’in Maceraları bölümlerinden oluşan belgeseli izledikten sonra filmlere, kitaplara ve olaylara daha farklı bir bakış açısıyla yaklaşmanız mümkün. Konuya hakim olanlar için çok yeni bir şeyler ortaya koymamakla beraber konuya kulaktan duyma bilgiler düzeyinde hakimseniz Clash of the Gods sizi kesinlikle tatmin edecektir.

Cosmos: A Spacetime Odyssey / 2014
Dünyaca ünlü gökbilimci ve astrobiyolog Carl Edward Sagan’ın 1980 yapımı, hayatın kökenini ve kainatın yapısını anlaşılır bir dille açıkladığı Cosmos: A Personal Voyage isimli belgeselin bir re-make’i olan A Spacetime Odyssey, gelişen teknolojiyi de kullanarak olabildiğince anlaşılır şekilde, hiç düşünmediğiniz ya da cevabını bulamadığınız soruların yanıtlarıyla buluşturuyor sizleri. İlk versiyonun yapım ekibinde bulunan kimi isimlerin yine destek verdikleri proje, bilimin o üstten bakan, ben bilirim tavırlarından uzak olmasıyla değerini arttırıyor.
Carl Sagan’ın eski öğrencilerinden astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’ın sunuculuğunu üstlendiği belgesel, Hayalgücü Gemisi isimli gerçekte varolmayan bir araç vasıtasıyla atomların içinden evrenin derinliklerine, geçmişten geleceğe doğru çeşitli sıçramalar gerçekleştiriyor. Başarılı animasyon canlandırmalarıyla seyircinin ilgisini her daim canlı tutan belgesel, hikaye ve kurgu yapısıyla da uzun yıllar kendisinden bahsettirecek gibi gözüküyor.
Earthlings / 2005
“Dünya üzerinde yaşayan bütün canlılar” olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz Earthlings, tüm zamanların en sert belgesellerinden biri. İnsanoğlunun kendini ekosistemin en tepesinde görmesinden ötürü hayvanlara uyguladığı zulümleri evcil hayvanlar, yemek, kıyafet, eğlence ve bilimsel araştırmalar üzerinden ele alan yapım, tür olarak insanın vahşileşme konusundaki sınır tanımazlığını en açık haliyle gözler önüne seriyor.
Yönetmenliğini Shaun Monson’ın yaptığı ve anlatıcılığını Joaquin Phoenix’in üstlendiği Earthlings, kimi noktalarda vahşeti çok rahat bir şekilde kameraya alırken, kimi zaman gizli kamera çekimlerine başvurarak da gerçekliğine gerçeklik katıyor. Televizyonlardan, haberlerden görüntülerin de yer aldığı belgeseli sonuna kadar izlemek için cidden sağlam bir midenizin olması gerekiyor. Bu olağanüstü başarılı belgeseli izlediğinizde kendi hayatınızda da önemli sorgulamalar yapabilir, hatta belki vejetaryan ya da vegan bile olabilirsiniz.
Exit Throug the Gift Shop – Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkanından / 2010
Modern dünya ile sorunlarını sokaklara, duvarlara yaptığı politik ve mizahi grafiti çalışmalarıyla dışavuran ve gerçek kimliğini gizli tutan İngiliz sanatçı Banksy’i isim olarak duymasanız bile mutlaka birkaç çalışmasına denk gelmişsinizdir. Günümüzde sistem eleştirisi barındıran bir kavramın bile sistem tarafından pazarlanabildiğini gördüğümüz için Banksy’nin çizimlerine, tişörtlerde, çantalarda, defterlerde vs. para verip alabileceğiniz pek çok yerde ulaşabilirsiniz. Bu sistem tarafından içselleştirilme Banksy’nin hoşuna gidiyor mudur bilinmez; fakat kendisinin hayranı ve eski çırağı olan Mr. Brainwash bu durumdan bir hayli memnun. Exit Throug the Gift Shop da işte bu memnuniyetin bir belgeseli.
Banksy’nin yönetmenliğini üstlendiği ve Oscar’a En İyi Belgesel dalında aday da olan bu film, Fransız asıllı Thierry Guetta’nın Los Angeles’ta yaşayan, vintage kıyafetler satan bir adamdan nasıl bir popüler kültür fenomenine dönüştüğünü anlatıyor. Tabii bunu yaparken de sanatın, eleştirelliğin ve hayata karşı bir duruşa sahip olmanın öneminden de bahsediyor. Yüzeysel Mr. Brainwash’a karşı asil Banksy’nin bir içini dökme çabası diyebiliriz Exit Through the Gift Shop için.
Food Inc / 2008
Koyunların otobur hayvanlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki ya birileri çıkıp da bu hayvanların aslında otlatılmayıp yemlerle beslendiğini ve bu yemlerin de insanda ölümcül olan bakterilerin oluşmasına sebep olduğunu söyleseydi? Food Inc işte bunu yaparak sizi gıda sektörünü sorgulamaya ve dolayısıyla beslenme şeklinizi değiştirmeye çağırıyor. Öncelikle hayvanlar için bir eziyet halini alan “yemle beslenme” konusuna dikkat çekiyor, ardındansa bunun insan vücudu üzerinde ölümcül sonuçlar doğuracağının altını çiziyor.
Etseverlerin pek de hoşuna gitmeyecek bu belgesel, aynı zamanda sektörün yarattığı sebep-sonuç ilişkisi içerisinde çevrenin de hangi koşullarda bozulduğuna ve materyal odaklı siyasal çıkmazlara sürüklediğine de dikkat çekiyor. Food Inc kısaca, gıda sektöründe yeni düzenlemeler gelmediği, insanlar sesini çıkarmadığı ve beslenme alışkanlığını da değiştirmediği sürece güncel problemlerin hiçbir zaman son bulmayacağını vurguluyor ve iyi koşullarda yaşamak adına vakit kaybetmeden bilinçlenmemiz gerektiğine dikkat çekiyor.
Helvetica / 2007
Gary Huswit imzalı 2007 yapımı bu belgesel, günün herhangi bir anında herhangi bir yerde karşınıza mutlaka çıkmakta olan bir yazı fontunu irdeliyor. Max Miedinger ve Eduard Hoffman tarafından 1957 yılında tasarlanan bu font, günümüzde anlaşılır olma özelliği sayesinde uyarı işaret ve levhalarında tercih edilirken, aynı zamanda uyandırdığı pek çok histen ötürü büyük firmaların, reklam çalışmaların, kampanyaların ve hatta devlet yazışmalarının vazgeçilmezi konumunda.
Pazarlama ve reklamın hiç olmadığı kadar önemli hale geldiği bugün büyük başarılarla lanse edilen çalışmaların, logoların aslında gücünü tipografisinden aldığını, tasarım dünyasının içinden, kalbinden insanlarla sohbet ederek göstermesiyle önemli bir konuma sahip Helvetica. Bizim gibi sokakları görsel bir pazarlama çöplüğüne benzeyen toplumlarda etrafa farklı bir gözle bakmanızı sağlayacaktır.
Home – Yuva / 2009
Fransız yönetmen ve fotoğrafçı Yann Arthus-Bertrand tarafından 3 yılda 54 ülkede çekimi yapılan Yuva, isminden de anlaşılacağı üzerine yaşadığımız yeri, yani dünyayı konu ediniyor. Dünyanın 4 milyar yıllık değişiminde insanoğlunun nasıl bir etkisi olduğunu gökyüzünden çekilen görüntülerle aktaran belgesel, bu görüntülerle dünyanın ne derece nefes kesici bir yer olduğunu gösterirken, aynı zamanda diğer canlılarla olan ilişkilerde insanoğlunun nasıl bir sömürme halinde olduğuna da dikkat çekiyor.
Belgesel, dünyanın değişiminin bugüne kadar yarattığı problemleri açıklamanın ardından ise, bu düzene nasıl dur denebileceğini gösteriyor. Öncelikli olarak sorumlu tüketiciler olmaya, satın alırken düşünmeye çağıran belgesel, kimi ülkelerin yenilebilir enerji alanında attığı adımlardan örnekler sunarak, karamsar olmak için çok geç olduğunun vurgusunu yapıyor.
“Güneş 60 dakikada bir yılda kullanabileceğimiz enerjiyi veriyor. Dünya var olduğu sürece tükenmeyecek. Dünyayı delmeyi bırakıp, başımızı göğe çevirelim yeter.”
Human Planet / 2011
Her canlı gibi doğup, büyüyüp, gelişip, ölüyoruz. Peki bu süreçte ne kadar farklı coğrafyalar görüp, ne kadar farklı yaşamlara tanık oluyoruz? Dünyanın büyüklüğünü düşündüğünüzde yaşantılarımız oldukça dar bir çevrede geçiyor. Belgeselcilikte bir dünya markası olan BBC, Human Planet ile size gezegenimiz üzerindeki bu güne kadar hiç haberdar olmadığınız yaşamlarla tanışma fırsatı sunuyor. Kendi yaşantınızın zorluklarla, sıkıntılarla dolu olduğunu düşünüyorsanız bir de belgeseldeki yaşamları görmenizi tavsiye ederiz.
Okyanuslar, Çöller, Kutuplar, Ormanlar, Dağlar, Otlaklar, Nehirler ve Şehirler olmak üzere 8 bölümden oluşan belgesel dünyanın çeşitli yerlerinden insan manzaraları sunarken bunu harika bir görsellikle aktarmasıyla da etkileyiciliğini arttırıyor. Her türlü koşulda hayatta kalabilmek gibi bir evrimsel özelliğe sahip olan insanoğlunu 70 hikayede toplayan, çekimleri 3 yıl süren belgeseli yüksek çözünürlükte izlemenizi öneriyoruz. Bölüm sonlarında hikayelerden birinin yapım maceralarını anlatmasıysa belgeselin bonusu.
Is The Man Who Is Tall Happy? – Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? / 2013
Gerek klipleri, gerekse filmleriyle tanıdığımız Fransız Yönetmen Michel Gondry, bu kez karşımıza bir Noam Chomsky belgeseliyle çıkıyor. Bir yanda rüyalarından aldığı ilhamı eserlerine yansıtarak fantastik dünyalar ortaya çıkaran Michel Gondry, diğer tarafta ise dilbilimci, tarihçi, mantıkçı, aktivist, filozof Noam Chomsky olunca, insan ortaya nasıl bir bütünlük çıkacağını düşünmeden edemiyor. Gondry ise yaptığı animasyonla öyle bir dünya sunuyor ki, Gallileo’dan Descartes’a yapılan yolculuklar bu zamana kadar hiç de tanık olmadığımız bir yönde ilerleyerek anlam kazanıyor.
Hayalgücü ile felsefeyi birleştiren bu belgesel, dilin yapısının oluşumu ve gelişimini irdelerken bilimsel gerçekler ışığında ilerliyor. Zaman zaman Chomsky’nin özel yaşamı ve ölüm hakkındaki görüşlerine de diyaloglar eşliğinde değinilse de, bizim tanıdığımız o aktivist yönüne belgeselde hiç yer verilmiyor. Kimilerince bir eksiklik olarak algılanabilecek bu durum, aslında belgeselin “zamansız” olmasını sağlayan unsurlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Belgesel, hayatı anlatan Chomsky’nin sakin sesi eşliğinde izlenen animasyonla yepyeni bir duruş sergilediğinden, 2000’li yılların mutlaka izlenmesi gerekenleri arasında yer alıyor.
L’image Manquante – Eksik Resim / 2013
Kamboçya’da Kızıl Kmer rejimi döneminde ailesiyle birlikte evlerinden çıkartılan 5 yaşındaki Rithy Pahn pirinç tarlalarına sürülür. Sürüldüğü pirinç tarlalarında yaşananlar sonrası hayatta tek kalan kişi ise bu küçük çocuk olur. İşte o çocuk büyür ve Kamboçya’da yaşananları anlatacak bir resmin peşine düşer; ancak bu resmi hiçbir zaman bulamaz. Böylece Pahn, hikayesini kendince anlatmaya karar verir ve kilden yapılmış görüntülerle bir belgesel çeker. İsmini de “Eksik Resim” koyar!
Dönemin lideri Pol Pot’un, 1975 yılını neden “Sıfır Yılı” olarak tanımladığını “medeniyetin sıfırlanıp yeniden başlaması” olarak açıklamasına karşın, Kamboçya’da medeniyet tersi yönde ilerlemiş, halk pirinç tarlaları üzerinde kurulacak bir medeniyet uğruna yaşamını yitirmişti. Kamboçya’dan kaçıp Fransa’ya sığınan Rithy Pahn ise bu belgeseli Eksik Resim ile, bir nevi hep arayışında olduğu o resmi tamamlamış oldu; çünkü onu kendi yaptı. Eksik Resim, yakın tarihe ışık tutarken, son yılların en etkileyici ve yaratıcı belgesellerinden biri olarak dikkat çekiyor ve izlenmeyi hak ediyor.
Les Glaneurs et La Glaneuse – Toplayıcılar / 2000
Fransız Yeni Dalga sinemasının öncülerinden ve belgesel sinemanın da usta isimlerinden olan Agnès Varda, 2000 yılında ilk dijital girişimini yaparak eline aldığı kamerasını toplayıcılar üzerine yöneltti. Bundan 14 yıl öncesinde sinemada pek de alışıldık olmayan görüntelere yer veren Agnès Varda, şehir ve kırsal arasında yaptığı yolculuklarla toplayıcılık kavramının herkese ait olduğunu gösterdi. Hatta öyleki, geçmişte kadınlara özgü olmasına rağmen artık bu erkeklerin de yaptığı bir uğraş haline gelmişti, yalnızca bir farkla; tarihteki topluluk duygusuna karşın toplayıcılık kavramı artık bireyseldi.
Agnès Varda bu belgeselde; hem çöpten yemek topladıkları için mahkemelik olan gençlere, hem son kullanma tarihi geçmiş ürünleri yiyerek yaşayanlara, hem de sanatı için atık malzeme toplayanlara kamerasını doğrulttu. Zira onun için “topluyor olmanız” yeterliydi. Tarihi bir bütünlük ve güncel çeşitlilik içinde olan bu belgesel, Agnes Varda’nın milenyuma girişle beraber kendisine hediye ettiği dijital kamerası ile bize de getirdiği bir yeniliğin oluşumu.
Man on Wire – Teldeki Adam / 2008
İngiliz yönetmen James Marsh tarafından hazırlanan belgesel 1974 yılında New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleler’i arasına gizlice bir ip gerip bu ip üzerinde yürüyen Fransız cambaz Philippe Petit’in macerasını anlatmaktadır. İsmini polis anonslarındaki “Man on Wire” cümlesinden alan belgesel, BAFTA, Sundance gibi önemli festivallerden ödüller alırken 2008 yılında pek çok sinema otoritesinin de en iyi 10 film listesinde yerini almıştır.
Önceki dönemlerde Paris ve Sydney’de çeşitli yasadışı gösteriler yapan Petit, İkiz Kuleler arasında yürümeyi daha kuleler inşa edilmeye başlandığı ilk dönemde kafasına koymuştur. Uzun bir zamana yayılan hazırlık sürecinin ardından yakın arkadaşlarının yardımıyla bu eylemi gerçekleştiren Petit, insanoğlunun tutkularının peşinden gitmesinin ne kadar anlamlı ve özel olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Belgeseli en güzel kılan yön ise o dönemde çekilen orjinal görüntülerin kullanılmış olup, kurgusal görüntülerin çok çok az yer tutması. Man on Wire biyografik belgesel severlerin kesinlikle kaçırmaması gereken bir yapım.
Pina / 2011
Wim Wenders’in belgesel dünyasına kazandırdığı bir diğer başyapıt olan Pina, 30 Haziran 2009’da hayatını kaybeden ünlü Alman kareograf Pina Bausch’a bir saygı duruşu niteliği taşıyor. “Café Müler”, Sacré du Printemps”, “Kontakthof”, “Vollmond” gibi eserlere yer verilen film tam anlamıyla Pina’nın yarattığı sanat formunu yansıtıyor. Sahnelenen eserlerin arasında ise dansçılar, Pina’nın kendileri üzerinde bıraktığı etkiden ve eğitimci bir kişi olarak karakterinden bahsediyor.
Aslında projeye Pina Bausch hayattayken başlayan Wim Wenders, sanatçının ölümünün ardından projeyi yarım bırakmayı bir süre düşünmüş olsa da, ardından devam edip tamamlamaya karar vermiş. 2011 yılında 3D olarak vizyona giren bu belgesel, sanatseverlerin mutlaka izlemesi gereken yapımlar arasında yer alıyor.
Samsara / 2011
“Hayatın sürekli dönen, sonsuz çemberi” anlamına gelen Samsara, Ron Fricke’in elinde tüm zamanların en kendine has belgesellerinden birine dönüşüyor. 1992 yapımı Baraka ile belgeselde tarzını oluşturan ve tüm dünyanın saygınlığını kazanan yönetmen,19 senenin ardından çekimleri 25 farklı ülkede, yaklaşık olarak 4 yıl süren Samsara ile yine muazzam bir işe imza atıyor.
Belgesellerin olmazsa olmazı olan anlatıcıya ihtiyaç duymadan sadece müzik ve görseller üzerinden ilerleyen yapım sessizliğinin arkasında yoğun haykırışlar barındırmakta. Sizi yönlendirmeden, herhangi bir açıklama yapmadan sadece olanlarla başbaşa bırakan ve kendi çıkarımlarınızı yapmanıza olanak veren Samsara, kimi anlarda insanoğluna saygınızı arttırırken başka bir anda yoğun küfürler savurmanıza sebep olabiliyor. Belgeselin 70mm analog olarak çekilmesi de alınan sinematografik zevki daha üst seviyeye taşıyor.
Searching for Sugar Man – Bir Şarkının Peşinde / 2012
İsveçli oyuncu Malik Bendjelloul’un ilk yönetmenlik deneyimi olan Searching for Sugar Man, ünlü olduğunun farkında olmayan bir müzisyenin kayıp şöhret hikayesini anlatıyor. 1970’lerde Amerika’da iki albüm yapan Rodriguez küçük bir kesim tarafından “kadife sesli” olarak tanımlansa ve dönemin ünlü müzisyeni Bob Dylan’la karşılaştırılsa da, yakalayamadığı başarı, müzik hayatına son vermesine neden olur. Bunun üzerine müzisyenliği bırakıp inşaat işçiliğine geçiş yapan Rodriguez ise, Güney Amerika’ya ulaşan bir plağının bölgede ciddi bir popülarite edindiğinin farkında değildir. Dolayısıyla Rodriguez kendi mütevazi hayatını sürdürürürken, kendisine merak duyan insanların sayısı da gün geçtikçe artar.
Kurmaca bir film olsa belki “En İyi Senaryo Ödülü” alabilecek olan bu belgesel, hem şaşırtıcı hem de duygulandırıcı yapısıyla son yılların en başarılı yapımları arasında yer alıyor. Bir ilk yapımla büyük bir başarıya imza atarak Oscar kazanan Bendejelloul’un ise, bu filminin aynı zamanda son filmi olduğunun notunu düşmemiz gerekir. Zira yönetmen, geçirdiği depresyon sonucu 13 Mayıs 2014 tarihinde intihar ederek yaşamına son verdi.
The Act of Killing – Öldürme Eylemi / 2012
Öldürme Eylemi, gerçekten de kurgu olduğuna inanmak isteyerek izleyeceğiniz bir belgesel. Endonezya’da geçen belgesel, sinema önünde karaborsa bilet satan bir çetenin zamanla büyüyüp güçlenerek devlet desteği ile yaptığı infazları anlatıyor. Liderleri konumunda olan Anwar Congo, belgeselin de anlatıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Aşırı sağ görüşe sahip Congo ve çetesi, komünist olduğunu düşündüğü herkesin infazını gönül rahatlığıyla gerçekleştirdiğini rahatlıkla ve hatta gururla belirtiyor. Kimi yerlerde karşısındaki insanı nasıl öldürdüğünü göstermek için bizzat canlandırmalar da yapan Congo, kendi düşüncesinde hayatını normal seyrinde devam ettiriyor olacak ki (!) alkol alıp dans etmeyi, gülüp eğlenmeyi ve ardından bazı zamanlarda da sırf eğlence olsun diye insanları öldürdüğünü belirtiyor.
Belgesel sinemanın büyük çoğunluğunda tanık olduğumuz “mağduriyet” kavramı, dolayısıyla burada kendini kamera önünde direkt olarak göstermiyor. Zira yönetmen, bölgede yaşananları göstermek için halkın konuşabilme ihtimali olmadığını düşünerek, kamerasını bunu anlatmaktan zevk alan çete mensubu katillere çevirmeyi tercih etmiş. Son derece de başarılı olmuş, ki dünyada insan olduğundan şüphe duyabileceğiniz bu cinayet makinelerinin devlet desteğini de alıp elini kolunu sallayarak gezebildiğini biliyoruz. Bu sadece Kamboçya’da mıdır? Orası muallak.
The Cove – Koy / 2009
60lı yılların ortalarında ABD’de gösterime başlayan Flipper isimli bir TV dizisinin bu gün dünyanın en barbarca eylemlerinden birine temel oluşturabileceği kimin aklına gelirdi. Dizide yunus eğitmenliği yapan ve bu hayvanlarla yoğun bir bağ kuran Ric O’barry sevdiği bir yunusun kendi ellerinde intihar etmesi üzerine bu hayvanların özgürlüklerine kendini adar. Sözde insanlarla yunusların etkileşimini arttırmak için var olan ve Ric sayesinde yayılan yunus parkları, bu gün hayvanlar için ciddi birer hapishaneden farksızdır. Ric, kendi var ettiği bir düzeni yıkmak için 35 senedir mücadele etmektedir.
Ric ve kendisi gibi aktivist arkadaşları Japonya’nın Taiji bölgesindeki bir koyda, yunusların yakalanmasını ve vahşice öldürülmelerini yoğun uğraşlar sonucunda kameraya almayı başarırlar. Gizli ajanlar gibi kameralar yerleştirerek çektikleri görüntüler sindirilmesi pek de kolay olmayan cinstendir. Etindeki civa yüzünden yenmesi zararlı olan yunusların başka etiketler altında pazarlanmasından, hükümetlerin bu konuya yaklaşımlarına ve insanın temelinde yatan vahşilik-öldürme hissi üzerine oldukça etkileyici bir çalışma The Cove.
Tsunami and The Cherry Blossom / 2011
11 Mart 2011’de Japonya’nın Tohoku bölgesinin doğu kıyısında meydana gelen 9 şiddetindeki deprem, yol açtığı büyük zarar dolayısıyla tüm dünyada yankı bulmuştu. Depremin meydana geldiği bölgenin hemen yakınındaki Fukuşima Nükleer Santrali’nde gerçekleşen kaza ise, Çernobil felaketinden sonra dünyadaki en büyük ikinci nükleer kaza olarak nitelendirilmişti. O dönem itibariyle güncel olayları takip edenler, Japonya halkının marketlere dahi gaz maskeleriyle gittiğini hatırlayacaklardır.
Tsunami and the Cherry Blossom, iki parça halinde değerlendirilebilir: Birincil parça olan “The Tsunami”de, gerçekleşen doğal afet anında bölge halkının kaçışmaları amatör kamera kayıtları ile göz önüne seriliyor ve nükleer kaza dolayısıyla ortaya çıkan gaz salınımında halkın maruz kaldığı riskler anlatılıyor. İkinci bölümü olarak nitelendirilebilecek “and the Cherry Blossom” ise, felaket sonrası yok olan şehirde yeniden kiraz ağaçlarının açmasıyla birlikte insanların umutlarının da filizlendiğini gösteriyor. Bölge halkı, baharla birlikte eğer ki çiçekler yeniden açabiliyorsa, şehrin de yeniden doğabileceğine inanıyor.
War Photographer / 2001
İsviçreli yönetmen Christian Frei bu belgeseliyle, gelmiş geçmiş en cesur ve başarılı savaş fotoğrafçılarından biri olarak anılan James Natchway’i bizimle yakından tanıştırıyor. Sergi alanlarında ya da sıcak evlerimizde dergilerimizi okurken tanıklık ettiğimiz savaş fotoğraflarının gerçekçi dünyasına en yakın tanıklık ise, Natchway’in fotoğraf makinesine yerleştirilen micro kamera sayesinde oluyor. Bu kamera ile Natchway’in attığı her cesur adımı görmek ve fotoğraflarının yakalanış anına tanıklık etmek mümkün.
Başkalarını bu işi yapabileceğine ikna etmeden önce kendi kendini etmesinin uzun bir zaman aldığını belirten Natchway, 1980 yılında aldığı kesin karar sonrası ise şunları dile getiriyor: “Gerçekten tarihe tanıklık ettiğimi hissediyordum ve bu akademik bir bakış açısından ya da belli bir mesafeden değildi.” James McNatchway’in tanıklıklarına internetten ya da kitaplardan ulaşmak mümkün; ancak savaş alanında yaşadığı anlara direkt olarak tanıklık edebilmek için War Photographer mutlaka izlenmesi gerekenler listesine alınmalı.
Waste Land / 2010
Bu film bir çöp! Peki neden mi listede? Çünkü dünyaca ünlü sanatçı Vik Muniz topladığı materyallerle icra ettiği sanatını bu kez dünyanın en büyük çöplüğüne taşıyor. Rio de Janeiro’nun banliyölerinden birinde bulunan bu çöplüğe gitmesinin sebebi ise, kendisinin geçmişinde yaşadığı maddi sıkıntıları da göz önünde bulundurarak böyle bir yerde üretip satacağı eserlerin gelirini bölge halkına bağışlamak.
Belgeselin bu kadar ilgi çekici hale gelmesinin bir sebebi ise, kendisi de Brezilyalı olan Vik Muriz’in bölgeye giderken ciddi bir dramla karşılaşacağını düşünürken, çöpçülükle gurur duyan ve yüzünde sürekli bir gülümsemeyle çalışan insanlarla karşılaşması. Geri dönüşümün önemini kavramış olan bölge halkı, yapabileceği başka bir iş olmadığından ötürü bu işi yaptığını belirtse de, aynı zamanda dünya için önemli bir şey yaptıklarına inandıklarını ve bununla gurur duyduklarını da her seferinde vurguluyor.
Zeitgeist: The Movie / 2007
Yayınlandığı ilk zamanlarda kimse Zeitgeist filminin bu kadar büyük etkileri olabileceğini tahmin etmiyordu. Kendi içinde din, 11 Eylül saldırıları ve para piyasaları üzerine üç bölümden oluşan belgesel, bilinmeyen, düşünülmeyen kavramları sorgulatan yapısıyla kulaktan kulağa hızla yayıldı ve ülkelerde bu konu hakkında çeşitli gruplar oluşturuldu, etkinlikler düzenlendi. Filmin ilk iki bölümü biraz daha varsayımlar üzerinden gitse de özellikle son bölüm kendinizi verip, dikkatli izlendiğiniz takdirde önemli aydınlanmalara sebep olabiliyor.
Kimilerince komplo teorileri olarak nitelense de, belgeselin gösterdikleri yüzde yüz doğru olmasa bile size farklı bir düşünce kapısı araladığı için önemli. Kendisinden sonra 2 devam filmi daha çekilen ve alternatif bir dünya sistemi gerekliliğini neden-sonuç ilişkisiyle açıklayan ve çözüm de sunan Zeitgeist, görülmesi gereken bir çalışma.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →