2000’lerin Görmezden Gelinen En İyi Filmleri
2000’ler ile beraber sinema sanatı, önemli bir kırılma yaşadı. Gelişen teknoloji; yapılabileceklerin sınırlarını oldukça genişletirken, üretim anlamında pek çok farklılık bu dönemde denenmeye başladı. Yönetmenler filmlerini farklı noktalara da dikkat ederek oluşturmaya girişti. Ve açık konuşmak gerekirse bugün üretilen ortalama filmler bile, geçmişte başyapıt kabul edilen bazı filmlerden daha nitelikli hale geldi. Çöp filmler yok mu, elbette var, fakat her şeyiyle ‘olmuş’ filmlerin sayısı da hiç az değil. Bu iyi filmlerden bazıları tüm dünyaya yayılıp geniş bir seyirci kitlesine ulaşıp kült mertebesine ulaşırken, kimileriyse ya çok az kişi tarafından fark ediliyor ya da filmlerin ‘öz’ü yakalanamadığı için hak ettiği saygınlığa ulaşamıyor. Bu özel dosyada 2000 yılından sonra üretilmiş, kendi içlerinde tutarlı ve türleri içinde oldukça başarılı olmalarına rağmen göz ardı edilen 15 filmi derledim. Kişisel bir çalışmanın ürünü olan bu dosyada illa ki gözden kaçan filmler olacaktır. 2000’lerin Görmezden Gelinen En İyi Filmleri dosyamızı okurken, hak ettiği değeri görmediğine inandığınız başka filmleri yorum olarak bizler ile paylaşabilirsiniz. İyi okumalar.
The Fall-2006
Sinema her şeyden önce görsel bir sanat dalıdır. Elinizde dünyanın en büyük probleminin çözümü veya hayatın anlamı olsun bir şey fark ettirmez; eğer anlatmak istediğinizi görsel bir şekilde oluşturamazsanız bir film yapmanın hiçbir mantığı kalmaz. Gidip bir makale yazmak çok daha doğrudur sizin için. Tarsem Singh’in yönetmenliğini yaptığı The Fall filmi görüntülerin sinema için ne kadar önemli olduğunu gösteren, gözlere bayram ettiren bir film. 18 farklı ülkede, 26 farklı mekanda hiçbir özel efekt kullanılmadan çok ciddi bir özenle çekilen ve yaklaşık 4 senede tamamlanan film, sinema yapmak isteyenlere ders olarak gösterilmesi gereken bir iş. 1920’lerde bir hastanede yattıkları zaman tanışan 10 yaşındaki Alexandria ve dublör Roy yakın arkadaş olurlar. Roy’un minik kıza anlattığı masalı izleriz film boyunca. Geçtiğimiz sene Nightcrawler ile büyük başarı yakalayan Dan Gilroy’un da senaryo ekibinde olduğu film, sinema külliyatı içinde kesinlikle bir kilometre taşı.
Apocalypto-2006
Oyunculuğun ardından sinemanın farklı alanlarında üretimlerine devam eden Mel Gibson’ın yönetmen olarak yer aldığı son film olan Apocalypto, işlediği konu itibariyle dikkat çekiyor. Braveheart ile epik hikaye anlatımındaki başarısını tüm dünyaya ispat etmiş olan Gibson, kamerasını bu sefer çok daha geçmişe, çok daha farklı bir topluluğa çeviriyor. Maya uygarlığındaki küçük bir kabilenin ve bu kabileye mensup kişilerin günlük hayatları yanında, dış etmenler ile değişen yaşantılarına da değinen yönetmen, pek aşina olmadığımız bir dünyayı oldukça şık bir şekilde perdeye aktarabilmiş. Tarihi gerçeklerle örtüşmediği için çeşitli eleştiriler alan filmi bir ‘film’ olarak değerlendirdiğinizde gerçekten oldukça başarılı bir iş ile karşı karşıyasınız. Yaratılan atmosferin gerçekçiliği, oyunculuklar ve hikaye olarak Apocalypto kesinlikle değeri pek bilinmeyen filmlerden.
Death Proof-2007
Başarılı filmler yapmak için eğitimden ziyade bol film izlemenin gerekliliğini tüm dünyaya ispatlamış bir isim olan Quentin Tarantino’nun filmografisi içindeki en dışlanmış film tartışmasız Death Proof’tur. Robert Rodriguez ile birlikte Grindhouse ismini verdikleri bir proje için çektiği bu filmde Tarantino, geçmiş dönemdeki pek çok B-filmine ve istismar filmine yoğun göndermelerde bulunuyor. Ölüm Geçirmez ismini verdiği arabasını her türlü trafik kazasından canlı çıkabilecek şekilde modifiye eden bir seri katilin hikayesinin anlatıldığı bu film, basitliğinden güç alan bir yapıya sahip. Kill Bill serisi gibi epik olma çabasına girmemesi, Django Unchained gibi iddialı bir iş olmaması ve en önemlisi cast’ın fazla bilinmeyen oyunculardan oluşması haliyle filmin popülerleşmesi, geniş kitleler tarafından bilinmesi önündeki en büyük etkenler olarak dikkat çekiyor. Bütün bu etmenler doğrultusunda Tarantino filmografisi içindeki en başarılı işlerden biri olan bu film, daha geniş kitleler tarafından bilinmeyi hak ediyor.
The Fountain-2006
Yaptığı işlerle sinemanın aykırı yönetmenler listesine adını altın harflerle yazdırmış olan Darren Aronofsky, insanların zihinlerinde genel olarak Requim for a Dream ile yer etse de The Fountain yönetmenin en başarılı işlerinden biri olarak dikkat çekmektedir. Hugh Jackman’ın üst düzey performansıyla çok daha etkileyici bir hale gelen film, zamansal ve boyutsal bir yolculuğa çıkartıyor seyirciyi. Sonsuz aşkın peşinde koşan birbirine paralel üç öykünün işlendiği film, cevaplar vermekten ziyade sorular sorduran ve kişisel çıkarımlar yapmaya imkan veren bir yapım. Hikayesini görselleri ile oldukça epikleştirmiş olan Aronofsky, müzik kullanımıyla da anlatmak istediklerinin etkisi kat ve kat arttırmayı başarmış. Değeri bu gün için pek anlaşılmayan filmin önümüzdeki dönemlerde hak ettiği konuma ulaşması en büyük temennimiz.
The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford-2007
Jesse James, 1800’lü yıllarda yaşamış ve Missouri eyaletinde çetesi ile beraber pek çok suça karışmış bir hayduttur. Hayatı ve maceraları pek çok kez sinemaya aktarılan bu anti-kahramanın yaşantısının son dönemini anlatan 2007 yapımı The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford, klasik bir western’den çok daha fazlasını içinde barındırmaktadır. Canlandırdığı her karakterin hakkını veren Brad Pitt’in Jesse James’e hayat verdiği film, güçlü dramatik yapısıyla öne çıkmaktadır. Güven sorunsalı üzerinden yarattığı gerilimi bütüne yaymayı başarmış olan yönetmen Andrew Dominik, sanat yönetimindeki titiz tutumuyla da filmini türdeşlerinden çok daha inandırıcı kılabilmiş. Western filmler genel olarak belirli formülleri tekrar ederken, The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford bu noktada kendi çizgilerini kendisi belirliyor ve özgünlüğü ile türdeşlerinden ayrılmayı başarıyor.
The Life Aquatic with Steve Zissou-2004
Wes Anderson’ın ilk dönem işlerinden olan The Life Aqatic with Steve Zissou, yönetmenin ilerleyen yıllarda auteur olarak kabul edilmesini sağlayan klasik sinema anlayışının ilk sinyallerinin verildiği bir film olarak dikkat çekiyor. Alıştığımız pastel tonlardaki renk kullanımı, büyük ve abartılı mekan tasarımları, zoom in-out’ları, hızlı kurgusu ve masalsı anlatımıyla Moonrise Kingdom ya da The Grand Budapest Hotel’den hiçbir farkı olmayan film, oyuncu kadrosunun sağlamlığı ile bile ne kadar birinci sınıf bir iş olduğunu ispatlıyor. Anderson’ın Amerikan sinemasının nev-i şahsına münhasır oyuncularından Bill Murray’i ne kadar çok sevdiğini, yönetmenin filmografisine aşina olanlar zaten bilmektedirler. Sonraki filmlerinde de küçüklü büyüklü rol verdiği Murray dışında; Owen Wilson, Kate Blanchett, Anjelica Huston ve William Dafoe filmin diğer ağır topları. Ünlü bir deniz araştırmacısı olan Steve Zissou, ekibiyle beraber çıktığı bir araştırma gezisinde köpek balığı saldırısına uğrar ve ortağının ölümüne tanık olur. Jaguar köpekbalığını bulmak için tekrar denize açılan bu çılgın araştırmacının macerasının anlatıldığı film yönetmenin az bilinen cevherlerinden sadece bir başkası.
Watchmen-2009
Hollywood kariyeri hızla yükselen isimlerden biri de Zack Synder. Snyder; çeşitli klip yönetmenliği denemelerinden sonra 2004 yapımı Dawn of the Dead’deki yönetmenliği ile beğenilmişti fakat kimse kendisine 300 gibi bir filmin emanet edilebileceğini beklemiyordu. Ortaya çıkan eser özellikle içerik düzeyinde oldukça tartışma konusu olmuştu. Haliyle tüm zamanların en ilginç çizgi romanlarından birinin sinema filmini yöneteceği açıklandığında da kafalarda soru işaretleri oluşmuştu. Alan Moore ve Dave Gibbons tarafından DC Comics çatısı altında yaratılan bir çizgi roman serisi olan Watchmen, aynı zamanda edebiyat ödüllerine layık görülmüş özel bir eserdir. ABD ve Rusya arasındaki soğuk savaş döneminde paralel bir evrende Amerika’da geçen hikayesinde Watchmen, süper kahramanlık ve kahramanlık kavramlarını baştan yazmasıyla önem taşımaktadır. Zack Synder 300’de yaptığı gibi özgün eserin teknik dokusuna olabildiğince sadık kalarak, hem hikayenin özünü kaybetmeden hem de sinemanın kendine has kurallarından da faydalanarak ortaya oldukça başarılı bir iş çıkarmış. 162 dakikalık süresi içinde acele etmeden ilerleyen film, Rorschach gibi tüm zamanların en karizmatik karakterlerinden birini de perdede layıkıyla yansıtmasıyla gönülleri kazanıyor. Wall Street Journal, Hollywood Reporter gibi bazı kurumlar tarafından yoğun eleştiriler alan film, Roger Ebert gibi usta eleştirmenler tarafından ise 4/4 puan olarak değerlendirilmiştir.
Izgnanie-2007
2003 yılında çektiği ilk filmi Vozvrashchenie ile Venedik’te Altın Aslan’ı kazanarak büyük bir yankı uyandıran Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, bu filminden tam dört yıl sonra ikinci filmiyle geri döndüğü zaman birçokları tarafından oldukça eleştirildi. Çünkü yeni filmi tarz olarak farklı bir alana kayışın sinyallerini veriyordu. Zaten yönetmen bu sefer filmi Venedik’e değil de Cannes’a göndererek bunun bilinçli bir tercih olduğunu da göstermişti. Daha sonra da bu çizgisinde devam ederek Elena ve Leviathan’ı çeken yönetmen, artık Cannes Film Festivali’nin demirbaşlarından biri hiç kuşkusuz. Ama yine de, tarz olarak geçişi simgeleyen bu ara dönem filmi hiçbir zaman hak ettiği ilgiyi göremedi. Oysa içerdiği değişim potansiyeliyle film, Zvyagintsev filmografisindeki en orijinal işlerden biriydi. Dahası sinematografik olarak yönetmen hiçbir filminde Izgnanie’de gösterdiği başarının yanına dahi yaklaşamadı. Bu filmin bir diğer önemi de yönetmenin filmografisindeki tek kitap uyarlaması olmasıdır. Üstelik uyarlandığı kitap da aslında bizler için tanıdık bir isim; William Saroyan. Hayatının anlatıldığı Saroyan Ülkesi belgeseli ülkemizde geçtiğimiz yıllarda gösterilen Ermeni asıllı Amerikan yazarın The Laughing Matter kitabından uyarlanan film, yönetmenin filmografisi içinde görmezden gelinmiş olsa da günün birinde hakkının verilmesi en büyük temennimiz.
Mr. Nobody-2009
Jaco von Dormael’in filmografisi içindeki en sağlam iş olarak öne çıkan Mr. Nobody, yönetmenini aşıp çok daha büyüyen bir film olarak dikkat çekiyor. Senaryosu da yine von Dormael tarafından yazılan film, karmaşık yapısından dolayı ilk izlenildiğinde tamamıyla anlaşılması gayet zor bir yapım. Fakat üzerinde daha detaylı düşünmeye başladığınızda, sonraki izlemelerinizde anlıyorsunuz ki karşınızda sinema tarihi içinde üretilmiş başyapıtlardan biri duruyor. 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü insan olan 117 yaşındaki Nemo’nun geçmiş hikayesinin anlatıldığı film; kuantum fiziğinden felsefeye, psikolojiden aşka doğru salınırken yapılan tercihlerin nelere sebep olabileceğini, yaşantıları ne yönde etkileyebileceğini gösteren muazzam bir iş. Jared Leto’nun performansıyla çok daha etkileyici hale gelen Mr. Nobody, asıl gücünü ise senaryosundaki farklı nüansları birbirine bağlamaktaki ustalığından alıyor. Sadece soundtrack’leri ile bile hafızalarda çok uzun süre varlığını devam ettiren film; fazlasıyla mistik bulup eleştirenlere karşın, 2000’lerin en özgün işlerinden biri olarak dikkat çekiyor.
Punch-Drunk Love-2002
İnsanların genellikle çerez niyetine tükettiği romantik-komedi gibi bir türde yaptığı işi ciddiye alıp filmin altını doldurabilmek bütün yönetmenlerin yaptığı ve yapabildiği bir iş değil. Paul Thomas Anderson’ın büyük patlamasını yapmadan önceki son filmlerinden olan Punch-Drunk Love işte bu noktada; ilk bakışta klasik bir romantik komedi olarak algılansa bile, biraz daha dikkatli incelendiğinde çok sağlam bir iş olduğunu gösteriyor. Özellikle alıştığımız karton karakterlerden sonra, böylesine sağlam ve tutarlı çizilmiş karakterler ve karakterlerin birbirleriyle etkileşimleri filmin en güçlü yanını oluşturuyor. Adam Sandler’ın son yıllarda iyice çöken sinema kariyerini düşündüğümüzde, 2002 yapımı bu filmdeki performansının oyuncunun da kariyerindeki en iyi işlerden olduğunu söyleyebiliriz. 7 kız kardeşiyle beraber yaşayan ve özel hayatında hiçbir karşı cinsle münasebeti olmamış Barry’nin bir kadınla tanışıp aralarında filizlenen duyguların anlatıldığı film, senaryosunun beklenmedik kırılmalarla şekillenmesi yanında müzik tercihleriyle de tür içinde bir kilometre taşı olarak kabul edilebilir.
Broken Flowers-2005
Bazı filmlere ya da bazı yönetmenlere de hak ettikleri değer hiçbir zaman verilmemiştir. Jim Jarmusch, Amerikan bağımsız sinemasının en önemli yönetmenlerden biri olması dışında gerçekten çok muazzam bir sinema dehasına da sahiptir fakat yaptığı işler genel olarak ‘iyi’ olarak nitelenip kenara konulur. Son filmi Only Lovers Left Alive ile bu durumu her ne kadar biraz yıksa da genel olarak filmografisine bakıldığında pek çok harika işin, görmezden gelindiği görülmektedir. Çapkın bir adam olan Don’un aldığı bir mektup ile değişen yaşantısının ve eski ilişkileri ile tekrar yüzleşmesinin anlatıldığı film; alıştığımız Jarmusch absürtlüklerinden uzak, gerçekçi bir psikolojik dram olarak dikkat çekiyor. Mizah ögesini kaybetmemesine rağmen, hüzün seviyesinin oldukça yüksek olduğu bu film, hem yönetmenin önceki işleriyle karşılaştırıldığındaki farklılığı ile, hem de tek-tipleşmeye başlamış Amerikan kişisel dramlarından ayrı yapısı ile yüksek öneme sahip. Cannes Film Festivali’nde ödül almasına rağmen sonraki dönemde adından neredeyse hiç söz edilmeyen filmin en güçlü yanlarından biri ise Bill Murray. Usta oyuncu tam kendi karakterine uygun bu rolde, en üst düzey performanslarından birini sergiliyor.
Hwal-2005
Son yaptığı filmler ile sinemayı bırakma zamanın yavaş yavaş gelmeye başladığını hepimize düşündürten bir isim Kim Ki-duk. Son filmi One on One ile gerçekten de büyük hayal kırıklığına uğramış olsak da yönetmenin geçmiş dönemdeki işlerini düşündüğümüzde büyük yönetmenin hala usta olarak sıfatlandırılması gerekliliğini anlarız. ‘Boş Ev’ veya ‘İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar’ filmleri Kim Ki-duk’un üst düzey işlerinden olmaları yanında Avrupa ve dünyada da bilinen işleri arasındadır. Hwal-Yay ise çok daha az bilinen fakat bana kalırsa yönetmenin bu güne kadar üretmiş olduğu en başarılı iş. Toplumdan izole şekilde denizin ortasında bir hayat süren yaşlı bir balıkçı ile 17 yaşındaki bir kızın hikayesini anlatan film, sevgi ve ahlak kavramları üzerine düşündürmesi ile dikkat çekiyor. Yaşlı adamın 18’ine geldiğinde evlenme hayalleri kurduğu genç kızı, dışarıdan gelen saldırılara karşı ok ve yay ile korumaya çalışması, metaforik boyutta pek çok farklı anlamı içinde barındırırken, yönetmenin yer yer kullandığı gerçeküstücü mizansenler filmden alınan zevki de bir hayli yükseltmiş. Yönetmenin en iyi filmi olduğuna inandığım Hwal, belki hiçbir zaman hak ettiği değeri göremeyecek ve bazı filmlerin arkasında kalacak ama öz değeri hep zirvede olacak.
Children of Men-2006
Sinema endüstrisi, yeni yönetmenleri içine dahil etme konusunda biraz taraflı davranmıştır her zaman. Alfonso Cuaron da ülkesi Meksika’da yaptığı hatırı sayılır işlere rağmen tanınılırlığını büyük prodüksiyon işlerle sağlamış, son filmi Gravity ile zirvedekiler arasına katılmıştır. Yönetmenin filmleri arasında konu itibariyle en dikkat çeken iş ise Children of Men’dir. 2027 yılında üreme olayının fiziksel olarak durmasıyla dünya bir kaos ortamına sürüklenmektedir. Siyasal politikalar tepe taklak olduğu gibi toplumsal yaşantı da derinden sarsılmış, isyanlar başlamıştır. Bu ortamda Theo, bir mucizenin varlığından haberdar olur. Hamile bir kadın vardır ve bu kadın insanoğlunun neslinin devamı için son umuttur. Anlattığı hikayenin karanlık yapısını perdeye yansıtmadaki başarısını Harry Potter ve Azkaban Tutsağı’nda gördüğümüz Cuaron, dünyamıza daha yakın olan bu hikayede de hünerlerini sergiliyor ve oldukça başarılı bir işe imza atıyor. Yüksek bütçelerine rağmen hiçbir özelliği olmayan filmlere alıştığımız günlerde, yönetmen para ile sinemasal zekanın bir araya geldiğinde neler oluşturabileceğini göstererek çok çok önemli bir söz söylüyor.
The Man from Earth-2007
Jerome Bixby’nin senaryosunu yazdığı ve Richard Schenkman’ın yönetmenliğini yaptığı The Man from Earth, bir ‘tek mekan’ baş yapıtı olmasının yanında sadece diyaloglar üzerinden ilerleyip izleyiciyi çağlar arasında düşünsel bir yolculuğa çıkarmasıyla da özel bir konumda. İyi bir üniversitede tarih profesörlüğü yapan John Oldman, ani bir kararla görevinden istifa eder ve taşınmak için hazırlıklara başlar. Okuldaki profesör arkadaşları hem veda etmek hem de bu ani kararın arkasındaki sebebi öğrenmek için John’u ziyaret ederler. Zorlamalar karşısında fazla dayanamayan ve durumu açıklayan John; 14.000 yıldır hayatta olan bir ölümsüz olduğunu söylediğinde başta kimse ona inanmaz. Konuşmalar ilerledikçe John iddiasını güçlendirirken, başlangıçta kendisine deli gözüyle bakan profesörler de olayın garipliğinden etkileneceklerdir. Minimal yaklaşımla çekilen bir bilimkurgu olarak nitelendirebileceğimiz The Man from Earth, mütevazi yapısının altında çok derin söylemler ve fikirler barındıran bir beyin jimnastiği filmi adeta. Düşük bütçeli, kişisel girişimler doğrultusunda çekilen filmleri keşfetmek için özel bir çaba harcanması gerektiği düşünüldüğünde, filmin neden bu kadar az kişi tarafından bilindiği sorusu da kendiliğinden cevaplanmış oluyor.
Frank-2014
İngiliz punk müzik grubu The Freshies’ten ilham alınarak Jon Ronson ve Peter Straughan tarafından senaryosu yazılan Frank, son yılların en aykırı filmlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Yönetmenliğini Lenny Abrahamson’un yaptığı, sinemada ve günlük hayatta alıştığımız basmakalıp formüllerin hepsini yerle bir eden yapım, modern ve post-modern tarafları ayıran çizgi üzerinde ustalıkla yürüyor ve kimi zaman ikisinden de beslenirken kimi zaman da iki kalıba da uymayan bir şekle bürünebiliyor. Karakteristik bir müzik grubuna tesadüf eseri dahil olan Jon, birkaç konsere çıkacağını düşünürken grup ile beraber doğa içinde bir evde albüm kayıtları yaparken bulur kendini. Frank isimli, kafasında sürekli bir maske taşıyan grup lideri tarafından sürekli farklı bir şeyler deneme telaşı içinde olan ekip, Amerika’da gerçekleşmesi planlanan bir müzik festivaline gittiklerinde pamuk ipliğine bağlı olan bazı dengelerin yıkılmasıyla büyük bir travma yaşar. Müziğe, sanata, hayata dair cevaplar vermektense sağlam sorular sordurtan Frank, karakter ve kimlik sorunları üzerine de yaklaştığı bakış açısıyla takdiri kazanıyor. Sinemada yeni bir şeylerin denenme sayısının gittikçe azaldığı günümüzde böyle denemeler hem özelde biz seyirciler için, hem de genelde sinema külliyatı için oldukça önemli ve üzerinde durulması gereken işler.
Nuri Şimşek
138 yazı · 1990 yılında İstanbul’da doğdum. 13 yaşına kadar yaşadığım bu büyük şehrin ne kadar büyük olduğunu tam kavrayamadan Çorlu’ya taşındık. 4 sene sonra da Milas’a. Yaşadığım şehirlerin küçülen coğrafyaları, beni daha büyük dünyalar aramaya yönlendirdi. Benim büyük dünyam sinema oldu. 80′lerde nasıl VHS’ler uçuşuyorsa ortalıkta, benim gençliğimin başları da önce VCD ardından da DVD’lerle geçti. Her fırsatta film izliyor, farklı dünyalara yolculuk ediyordum.Bir gazetenin haftasonu verdiği DVD’ler ile başlayan koleksiyonum ilerleyen yıllarda büyük bir arşive dönüştü.
Yazarın diğer yazılarını gör →