· 12 dk okuma

2000’lerin En Cesur 10 Politik Belgeseli

2000’lerin En Cesur 10 Politik Belgeseli

İngiliz Belgesel Film Hareketi’nin kurucusu John Grierson, “belgesel” ifadesini ilk kez kullandığında sinemanın tarihsel kayıt türüne gönderme yapıyordu. Grierson, sonrasında ise şu ifadelerde bulunmuştu: “Belgesel hantal bir tanım, ama bırakalım iş görmeye devam etsin.”

İfade biçimi hantal olsun, olmasın; belgeselin günümüzde edindiği önem yadsınamaz. Yapımlar her ne kadar yeterli izleyici kitlesini edinemiyor olsa da belgeseller, takipçisi için bilgilendirici bir kaynak görevi görüyor ve dünyaya eleştirel bakabilmenin de kapılarını açıyor. Bu yönüyle içine aldığı konular ve kamerasını doğrulttuğu noktalar ile, politikayı da doğrudan etkileyici bir unsur oluşturuyor.

Belgeselin yaratım süreci, politikanın doğrudan ilişki kurduğu bir diğer medya formu olan haber muhabirliği ile sinema arasında kurulan köprüde yatıyor. Aslında haber muhabirliği, düzenli olarak takip ettiğimiz gündem dolayısıyla politikayı yönlendiren en büyük etmenlerden birini oluşturuyorsa da, gazeteciliğin “aktivist” tavır alma konusunda çizmesi gereken sınırlar ve hükumet baskısı ile oluşan susturulma politikaları dolayısıyla, bu alanda özgürlükçü bir ifade bütünlüğü sergilenmesine imkan verilmiyor. Bu noktada belgeseller, objektif olma zorunluğunu barındırmasa da, sahip olduğu ideolojiyi takiben hakikatleri dile getirebilmek uğruna yönetmenlerin, kameralarını kendi silahları olarak kullanabilmelerini sağlıyor.

Bu hafta vizyona giren Laura Poitras imzalı ve Oscar ödüllü Citizenfour belgeseli dolayısıyla ele aldığımız En Cesur 10 Politik Belgesel dosyası, bir nevi politikanın günlük hayatımızı ne şekilde etkilediğini ortaya koyan yapımları ele alıyor. Belgesellerin odak noktasında; ekonomik kriz, nükleer enerji, 2013 ayaklanmaları gibi farklı konular yer alıyor olsa da, aslında hepsinin ortak noktası, hükumetlerin uyguladıkları politikalar kapsamında halka verdikleri beyanlardaki yalanları ortaya koyuyor olmaları. Dahası, yürütülen politikalara karşı seslerini yükselten vatandaşların, hükumet medyası tarafından “hain” ilan edildiği de gözler önüne seriliyor. İşlenen cinayetler ya da cinayetlere sebebiyet verecek politikalar, “yasal” yollardan, soğukkanlı bir şekilde yürütülüyor.

Bu noktada Noam Chomsky’nin şu sözlerini hatırlatmakta fayda var:

“Nasıl bir cinayeti önlemek için bir trafik kuralını ihlal etmek yerinde bir davranışsa, devletin suç niteliğindeki eylemlerini önleyecek eylemlerde bulunmak da yerindedir… Halkın, canilerin cinayet işlemesini önleme hakkı vardır. Sırf siz onu durdurmaya çalıştığınızda suçlu olan taraf sizin eylemlerinize yasadışı diyor diye, eyleminiz yasadışı olamaz.”

Cinayetin; kadın hakları gibi sosyolojik konulardan, nükleer enerji gibi çevresel olgulara kadar kapsayıcı bir ifade içerdiğini göz önünde bulundurup, 2000’lerin politik dünyasına adım atalım. Karşınızda 2000’lerin En Cesur 10 Politik Belgeseli…

Al Midan (2013)

“Çok şey istemiyoruz ki. Çaldıkları yüzlerce dönüme karşı Tahrir Meydanı’nı, bir şey değil.”

Mısır’da halk 30 yıllık bir rejime karşı ayaklanırken, Hüsnü Mübarek ekranlarda şu demeçleri verdi: “…Bu sonuçlara ilk olarak değişim isteyen gençler katlanacaktır.” 11 Şubat 2011’de Mübarek, ülke yönetimini orduya teslim etti. Dağılan halk, yönetimde bir değişiklik olmaması üzerine iki ay sonra meydanda yeniden bir araya geldi. “Demokrasi”, “Adalet” diye bağıran halkın sesinin çıkmasına ise uzun süre izin verilmedi.

“Çadırlar nerede?”

“Çadır filan yok. Meydanı temizliyorlar.”

Medya, onlardan yana değildi. Olanlar, uluslararası medyada gösterilmiyor, ulusal medyada ise ancak, “yakan, yıkan” olarak yer buluyordu. “Özgürlük”, “adalet” diye bağıranlar, kendilerini “vatan haini” olarak bulmuşlardı bile. Dünya kamuoyuna seslerini duyurmaları zaman alacaktı. Devrim aslında çoktan yapılmış, Mübarek iktidarı terk etmişti; ama orduya kalan yönetimde hiçbir ilerleme görülmüyordu. Halk ise, orduya hala daha güveniyor, değişim yapmasını bekliyordu; ama bu güven nereye kadar sürecekti?

Müslüman Kardeşler, “İslam Hükumeti” sloganlarıyla meydana kalabalık bir güruh olarak geldi. O zamana kadar hep beraber hükumete karşı bir duruş sergilediğini düşünen halk, kısa süre içinde bambaşka kutuplarda olduklarını anladı. Zira meydanda bulunan halk, Müslüman Kardeşler’in ikili oynadığını düşünüyordu. Tekbir sesleri yankılanırken hep beraber olduklarını gösteriyor, ancak ardından, orduyla işbirliği yaptıkları öğreniliyordu. Saldırılar başladı, Müslüman Kardeşler ortadan kayboldu, ordunun yanındaydı. Meydandaki halk, ordu ve ordunun yanında saf tutan siviller tarafından ölüme itiliyordu. Öyle ki, tank altında ezilenlerden, bizzat kurşun ile ölenlerin gösterildiği belgeselde, general ise yüzündeki bir gülümsemeyle şu ifadelerde bulunabiliyordu: “Peki ilk taşı kim attı? Asıl soru bu.” (!)

Jehane Noujaim tarafından yönetmenliği üstlenen belgesel, olayların merkezinden yansıtılan görüntüler ve dolayısıyla takındığı cesur tavır ile, mutlaka izlenmesi gereken belgeseller arasında bulunuyor.

Maidan (2014)

Belgesel sinemanın en başarılı ve üretken isimlerden Sergei Loznitsa, son filmi Maidan ile kamerasını 2013’ün Kasım ayında Ukrayna’da başlayan ayaklanmalara doğrultuyor. Genel olarak ayaklanmaları anlatan belgesellerin hareketli çekimlerine karşın Loznitsa, Maidan filminde kullandığı çekim tekniği ile, bu alandaki tüm belgesellerin arasından sıyrılıyor. Zira yönetmen, tüm filmi sabit açılarla çekerken, belgesel boyunca herhangi bir röportaja da yer vermiyor.

Maidan, ulusal marşı söyleyen kalabalığın içinde yer alan bir kesime odaklanarak başlıyor. Protestolara katılanlar hakkında bilgi veren bu planın karakteri ise, uzun süre boyunca değişime uğramadan devam ediyor; ta ki polis müdahalesi başlayana dek. Ancak o noktadan itibaren dahi, filmin karakteri bir “ters-yüz” olma noktasına geçmeden, sadece ufak bir değişim göstererek ilerliyor. Zira, kamera sabit kalmaya devam ediyor ve böylece, belirlenen kadraj açısıyla meydanı gözlemleyebilen bir izleyici olarak kendimizi konumlandırmamız sağlanıyor. Belgesel boyunca sadece uzun planlarla çekim yapan Loznitsa bunu ise, oradaki insanların “normal insanlar” olduğunu göstermek istemesi olarak açıklıyor. 

Üç ay boyunca Ukrayna’da yaşanan olayların ritmini tutan Maidan, protestolar yılı olarak değerlendirilebilecek 2013 yılında Kiev’de yaşananları, herhangi bir yoruma yer vermeden, doğrudan tanıklık sineması başlığı altında ele alıyor. Belgesel, üç ay boyunca sesin hiç kesintiye uğramadığı Bağımsızlık Meydanı’na yakından bakabilmek adına izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor.

We Steal Secrets: The Story of Wikileaks (2013)

“Irak Federal Polisi, ‘Irak Karşıtı Yazılar Basmaktan’ 15 kişiyi tutukladı. Yazının zararsız bir politik eleştiri olduğunu öğrendim. Başlığı, ‘Para Nereye Gitti’ idi. Neler olduğunu açıklamak için subaya koştum. Bana çenemi kapamamı söyledi. Daha fazla tutuklu bulmaya yardımcı olmalıymışız.”

Bu ifadeler, her ne kadar konumuz Wikileaks olsa da, kurucusu olarak son yıllarda büyük bir ün kazanan Julian Assange’a ait değil. Yazıya bu metinle başlamamızın sebebi ise, aslında Assange’dan daha büyük bir risk alarak, ABD askeri olarak görev yaptığı savaş sırasında gerçekte olanlara sessiz kalamayıp, bunları dünyaya duyuran Bradley Manning’in cesareti. Manning sızdırdığı belgelerle, savaş sırasında yaşananların hiç de ABD’nin belirttiği gibi olmadığını dünyaya kanıtlamış, ancak sonrasında 35 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Yukarıda belirttiği ifadeler ise, bunların sadece küçük bir kısmını oluşturuyordu; ancak aynı zamanda, doğru yönde olmadığını hissettiği anı da niteliyordu. Zira Manning, ‘Para Nereye Gitti’ gibi masum, ancak hükumet politikalarını eleştiren bir yazıyı yayınlayan gazetecilerin tutuklanmasını sağlayarak, Amerikan savunmasından ziyade, Irak halkının ilerleyişini engelleyici bir tutum sergileme amacında olan birim için çalıştığının bir nevi farkına varmıştı.

Manning’in Wikileaks’le irtibatı, aslında Julian Assange’ın sesini duyurmasının ardından gerçekleşmişti. Assange, İzlanda’da patlak veren üç banka iflası hakkındaki belgeleri yayınlamış ve bunlarla dünya kamuoyunda bir yankı uyandırmıştı bile. Belgelerin getirdiği ses, Julian Assange’ı kısa süre içerisinde tanınan biri hale getirmiş ve kendisine, Wikileaks’in sesini daha fazla duyurma hırsını vermişti. Ardından ise Assange, “vatan haini” ile “kahraman” yakıştırmalarına aynı anda maruz kalacak, İngiltere’de tutuklanmayla başlayıp günümüze kadar devam eden olaylar silsilesinin içerisinde kendisini bulacaktı.

Alex Gibney’in yönetmenliğini yaptığı belgesel, “nükleer katillere karşı solucanlar” ile başlayıp, Ekvador’a kadar süregelen Wikileaks’in sürecini anlatıyor. Belgesel, günümüzde hala aktifliğini koruyan Wikileaks’in, tek bir laptop ile uyandırdığı yankıyı anlamlandırabilmek adına izlenmesi gereken bir yapımlar arasında bulunuyor.

Citizenfour (2014)

Bu yıl, En İyi Belgesel Film dalında Oscar’a layık görülen Laura Poitras imzalı Citizenfour, NSA (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) ve CIA (Merkezi İstihbarat Teşkilatı) eski çalışanı Edward Snowden aracılığıyla, bir otel odasından kayıtlarla bizi de teşkilatın çalışma sistemi içine sokuyor. Poitras’ın aldığı şifreli e-posta’ların ardından, The Guardian gazetecileri Glenn Greenwald ve Ewen MacAskill ile Hong Kong’a gidip Snowden ile buluşmasıyla başlayan süreç, Snowden’ın Rusya’da geçici sığınma almasına kadar ilerliyor.

İfşa ettiği belgelerle NSA’in 11 Eylül sonrasında aldığı politikalarla, özel hayat sınırını aştığına ve tüm dünyayı takibe aldığına dikkat çeken Snowden, hükümet yetkililerince vatan haini, halkın çoğunluğu tarafından ise kahraman ilan edilen bir diğer isim olmuştu. Wikileaks’in kurucusu Julian Assange tarafından sağlanan geçici sığınma hakkıyla şu an Rusya’da ikamet eden Snowden gibi, belgeselin yönetmeni Laura Poitras’ın da günümüzde siyasi problemlerle karşı karşıya bulunduğunun altını çizmekte fayda var.

Filmin eleştirisini buradan okuyabilirsiniz.

Inside Job (2010)

Ekonomiye özel bir ilgi duymuyor olabilirsiniz, ancak 2000’li yılların sonunda yaşanan ve tüm dünyayı etkileyen ekonomik krizin etkilerinden de haberdar olmamanız imkansız. Inside Job, Türkiye’de “Bizi teğet geçti” olarak belirtilen, ancak yine de birçok kesimde hissedilen o krizin sebeplerini ortaya koyuyor. Bunu ise, krizin hiç de beklenmedik bir gelişme olmadığını göstererek, ekonomi ile politika ilişkisini yakın merceğe aldığı bir tutum içerisinde yapıyor.

Büyük Buhran olarak adlandırılan ekonomik krizden sonra düzenli bir şekilde büyüme gösteren Amerika Birleşik Devletleri, 40 yıl süren bu “krizsiz” sürecin ardından bir “denetimsizlik” sürecine girer. Wall Street’in zamanla büyümesi, devlet ileri gelenlerinin Wall Street’e yüzünü dönmesine sebep olur. Dolayısıyla Wall Street artık politik sistemi ele geçirmiştir! Başkan Ronald Reagan döneminde başlayan bu süreç, cumhuriyetçi/demokrat ayrımı olmaksızın, ABD başkanlarınca devam ettirilir. Girilen deregülasyon süreci ise, gelecek tehlikelerin kaçınılmaz sonu olarak görülür.

Belgeselin kısa bir bölümünde bu süreç, aşağıdaki şu ifadelerle anlatılır:

“Pazarlar doğal olarak istikrarsızdır veya istikrarsızlık potansiyeli taşır. Bunun için petrol tankeri benzetmesi yapabiliriz. Tankerler çok büyüktür. O yüzden, petrolün hareket edip gemiyi batırmasını önlemek için bölmeler yapılması gerekir. Geminin tasarımında bunlar düşünülmelidir. Büyük Buhran’dan sonra konulan kurallarla çok sağlam bölmeler getirildi. Deregülasyon ise bu bölmeleri kaldırdı.”

Girilen deregülasyon süreciyle gerek denetimsizlik, gerek kuralsızlık gibi noktalara değinen Inside Job, aslında ortaya çıkması beklenen bu krize yıllar içinde zemin hazırlanmış olmasına dikkat çekiyor. Çeşitli üniversitelerdeki profesörlerin de hükumetle işbirliğine giderek bu suçun ortağı olduğunu gösteren belgesel, ekonomi alanında bilgi sahibi olmak isteyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir yapım olmakla birlikte, “sıradan vatandaş”ın da tüm bunlardan nasıl etkilendiğini anlamak isteyenler için kaçırılmaması gereken bir yapım. Seslendirmesini Matt Damon’ın yaptığı belgeselin yönetmen koltuğunda oturan isim ise, No End in Sight adlı belgeselinden de tanıdığımız Charles Ferguson.

The Battle of Chernobyl (2006)

20. yüzyılın ilk büyük nükleer kazası olan Çernobil, 26 Nisan 1986 tarihinde bir deney esnasında meydana gelmişti. Günümüzde hala daha polis kontrolünde giriş çıkış yapılabilen şehir, bu felaketin ardından mezara dönüşmüş, sızan radyoaktif madde dolayısıyla kuzey yarımkürede yer alan neredeyse tüm ülkeler de bu kazadan etkilenmişti. Felaketten en fazla etkilenen ülkeler arasında bulunan Bulgaristan’ın yanı sıra, Çernobil etkileri Türkiye’de de özellikle Karadeniz ve Trakya bölgelerinde hissedilmişti. Çocuklarda tiroid kanseri teşhisi ise bu felaketten sonra büyük rakamlara ulaşmıştı. Son günlerde sokaklarda boy boy reklamlarını gördüğümüz nükleer enerji ilanlarındaki güler yüzlü çocuk görselleri, işte bu nedenle ironik bir unsur oluşturmaktan öteye gidemiyor. Zira “gelecek”, maalesef ki çocukların yüzündeki o gülümsemelerle çizilecek gibi gözükmüyor.

Nükleer enerjinin, hiçbir hatayı affetmeyen ölümcül bir enerji kaynağı olduğunu gösteren belgesel, tarihten ders almak ve bilinçlenmek adına izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor. Thomas Johnson’ın yönetmenliğini yaptığı belgesel, birçok arşiv ve istatistiki veriler eşliğinde ilerleyerek, Çernobil çalışanlarının da yaşadıklarına doğrudan ışık tutuyor.

The Look of Silence (2014)

Vizyona girdiği 2012 yılında büyük yankı uyandıran The Act of Killing belgeselinin bir devamı niteliğinde olan The Look of Silence, geçtiğimiz yıldan bu yana gösterildiği festivallerde ilk filme benzer bir ses getirdi. Belgeselin yönetmen koltuğunda oturan Joshua Oppenheimer, ilk filmde katillere doğrulttuğu kamerasını bu kez mağdurların hayatına çevirerek, kendisini ve izleyiciyi merkezine oturttuğu bir çemberde, etrafında yaşananları farklı boyutlarıyla görmemizi sağlıyor adeta.

1965-66 yıllarında, Endonezya hükumeti ve ordusu ile ABD destekli halk komandoları tarafından yapılan “komünist kıyımı” sırasında öldürülen isimlerden biri olan Ramli’nin ailesine odaklanan film, ilk belgeselde soğukkanlı bir şekilde işlenen ve gururla anlatılan cinayetlerin, bu kez özeline inerek, kardeş Adi’nin gözünden aile içi yaşamına girmemizi sağlıyor. Dolayısıyla The Act of Killing belgeselinde tanık olduğumuz soğukkanlılık, bu kez karşımıza dramatik bir anlatı şeklinde çıkarken, aynı zamanda tabanını doldurduğu yaşam koşulları olgusu ile, Endonezya hakkında genelden-özele, ardından ise özelden genele varan bir çıkarım yapmamızı sağlıyor.

Katliamdan sorumlu düzenin hala iktidardaki gücünü koruması ise, ülke halkının yaşadığı ölüm korkusu dolayısıyla sesini çıkarmasını engelliyor. Öyle ki, filmin jeneriğinde yer alan birçok isim “anonim” olarak gösteriliyor. Belgesel sinemayı bir sorumluluk bilinci dahilinde kullanmak adına verilebilecek en başarılı örnekler arasında yer alan The Look of Silence, Joshua Oppenheimer’ın mutlaka izlenmesi gereken yapımları arasında bulunuyor.

Filmin eleştirisini buradan okuyabilirsiniz.

The Union: The Business Behind Getting High (2007)

Yasal olarak satılan alkol ve sigaranın sağlığa ne denli zararlı olduğunu biliyoruz. Peki ya, yasal olmayan marijuana? The Union: The Business Behind Getting High belgeseli işte bu noktadan yola çıkarak, marijuana’nın yasal olarak satılan tüm bu uyarıcıların yanında aslında sağlık açısından hiç de risk taşımayan bitkisel bir ürün olduğuna dikkat çekiyor. Zira belgeselde verilen tıbbi ve ekonomik verilere göre, marijuana zarar teşkil edebilecek olan yönlerinden dolayı değil, aksine, devletlerin de işbirliği içinde bulunduğu ekonomik politikalardan dolayı “yasak” ürün olmaya devam ediyor.

Çoğunluk tarafından tepkilerle karşılanabilecek film, istatistiklerden yola çıkarak her yıl sigara ve alkolden ölenlerin sayısının çok yüksek bir rakam teşkil etmesine karşın, marijuana’dan ölen kişi sayısının sıfır (0) olduğuna dikkat çekiyor. Hatta kahve, ilaç gibi bağımlılık yapıcı maddelerin yanında, marijuana’nın kimyasala geçiş aşamasında dahi bağımlılık yapıcı bir durum teşkil etmediği, bunun yanında modern dünyada yasal olarak tükettiğimiz birçok ürünün, bu bitki maddesinden çok daha zararlı olduğu ileri sürülüyor.

Brett Harvey’in yönetmenliğini üstlendiği film, devletlerin “uyuşturucu politikası” altında marijuana’dan ne denli kazanç sağladıklarını gözler önüne sermesi bakımından izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor.

The Invisible War (2012)

Amerikan ordusunda gerçekleşen taciz ve tecavüz olaylarına dikkat çeken The Invisible War, şu ifadelerle başlıyor:

“Amerika’ya üniforma içinde hizmet etme ayrıcalığı bundan böyle erkeklerle sınırlı değildir.”

Kadınların orduya katılımını sağlamak için yayınlanan bir kamu spotunda yer alan bu ifade, hemen ardından kadınlara vadedilen ögelerin sunulmasıyla devam ediyor; kadın bakımı ve “erkek gibi olmak”. Zira, dönemin kadınları için en cezbedici nokta olan erkekle eşdeğerlik, spotta şöyle ima ediliyor: “Siste hareket edemeyen bir helikopter sizin sözünüze güveniyorsa, erkek veya kadın olmanızın önemi yoktur.”

Erkek veya kadın olmanızın önemi vardır, siste hareket edemeyen bir helikopter sizin sözünüze güvense de, güvenmese de! Ancak evlerinde, daha doğrusu mutfaklarında hayatını sürdürmesi benimsetilen kadınlar için, ordu bir “er meydanı”dır: Kendini gösterme, saygınlık kazanma ve “erkek gibi olma”. Böylece kadınların ordu içindeki hayata girişi hakkında bir bilgi verilmiş olunur ve günümüze gelinir; ancak gelinen bu süreç, hiç de parlak değildir: “1991 yılında, kongreye verilen raporda ABD ordusunda şimdiye kadar 200.000 kadının cinsel tacize uğradığı tahmin edilmiştir”. Verilen bu ilk tahmini rakam, istatistikler eşliğinde devam eder. Dahası, bu istismara uğrayanlar sadece kadınlar da değildir.

Kirby Dick’in yönetmenliğini yaptığı ve En İyi Belgesel Film dalında Oscar’a aday gösterilen yapım, ABD ordusu içinde yaşananları ele alıyor olsa da, kadınların genel olarak maruz kaldığı istismarlar karşısında seslerini çıkaramamasına ve aynı zamanda ordu içinde yer alan kapalı yargı sisteminin yarattığı çöküntülere dikkat çekiyor diyebiliriz.

Zeitgeist (2007)

2000’li yılların en popüler belgeselleri arasında bulunan Zeitgeist, ele aldığı üç ayrı konu ile adeta politik bir başkaldırı niteliği taşıyor. Din unsuru, 11 Eylül saldırıları ve para piyasalarından oluşan bu üç konu, kimi noktalarda daha varsayımsal olarak ilerlerken, kimi noktalarda ise oldukça bilgilendirici açıklamalarda bulunuyor.

Belgesel, her ne kadar öne sürülen her argümanın kesin doğruluk taşıyabileceği bir izlenim sunmuyorsa da, ileri sürdüğü noktalarla bugüne kadar sorgulanagelmiş kavramlar hakkında bir bakış açısı geliştirmeyi sağlayabilecek bir tutum sergiliyor.

Peter Joseph’in yönetmenliğini yaptığı belgesel, tüm dünyada ilgi uyandırmış ve büyük ses getirmişti. 2007 yılında gösterime giren ilk filmin ardından ise Zeitgeist: Addendum (2008) ve Zeitgeist: Moving Forward (2011) devam filmleri yayınlanmıştı.


Gubse Tokgöz

Gubse Tokgöz

44 yazı · İstanbul’da doğdu, küçük yaşta denize bağımlı oldu. Balıkçılar gerçekçi, balıklarsa hayalperest tarafını geliştirdi. Gazetecilik okuyup, sinemaya merak salarak iki tarafını da tatmin etmeye çalıştı. Hayatını okuyarak, yazarak ve fotoğraf çekerek geçiriyor. Bunların yanında şarap ve peyniri de bulunca inanılmaz mutlu olup “Bir de Stan Getz çalsan şairane olacak” diyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →