İçeriğe geç
· 8 dk okuma

2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 14 Fransız Filmi!

2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 14 Fransız Filmi!

Fransız sinemasından bahsetmeye başladığımızda bu konuşmanın başı elbette ki sinema sektörünün ilk isimlerinden biri olan Georges Melies’e ve Lumiere Kardeşlere dayanıyor. Sonrasında François Truffaut ve Jean Luc-Godard’la da yolumuzun kesişeceği bu yolculukta; aslında bu sanat dalının yapı taşlarından biri olan bir ülkenin kadrajından bakmaya çalıştığımızı da unutmamak gerekiyor tabii… Her dönemde farklı bir akımın veya yöntemin başını çeken Fransız sineması; yarattığı tarzla, diliyle ve Amerikan sinemasına karşıt olan duruşuyla belki de Avrupa sinemasının da en bilinenlerinden biri haline gelmesi kaçınılmazdı. Bunun tarihçesini incelemek için ayrı bir dosyada buluşmak ve daha ayrıntılı incelemek gerek diyerek; sinemanın adeta akışını değiştirmeyi başaran Fransız sinemasının görkemli ve yenilikçi geçmişinin tozlu raflarında dolaşmadan yönümüzü daha çok günümüze, milenyum yıllarına çevirelim.  Dardenne Kardeşler, Michael Haneke, François Ozon… 2000’lerden mutlaka izlememiz gereken 14 Fransız filmini sizler için sıraladık.

2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 14 Fransız Filmi

Amelié – 2001

amelie-filmloverss

2001 yılında sinemayla buluşan, Jean Pierre Jeunet filmi Amelié, aslında sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyimser karakteriyle bizleri buluşturuyor. İnsanları mutlu etmeyi yaşama amacı olarak benimseyen; kendi aşkını bulduğunda ise bu keşfi bile bir oyuna çevirmeyi başaran Amelié için gülümsemesi ve siyah küt saçıyla adeta bir ikon haline geldi demek yanlış olmaz. Jeunet’in sinematografisinde bizi buluşturduğu simetrik görüntüler; sarı, yeşil ve kırmızı renklerinin uyumu ile de görsel olarak büyülemeyi başaran Amelié, kendine has anlatım tarzıyla da suratımızda oluşan gülümsemenin sebebi olmayı ihmal etmez.

La Pianiste – The Piano Teacher – 2001

la-pianiste-filmloverss

Viyana konservatuarında piyano öğretmenliği yapan ve kırk yaşını aşmasına rağmen otoriter korumacı annesiyle birlikte yaşayan Erika Kohut’un ekseninde aşkın ve cinselliğin boyutlarını Schubert ve Bach gibi klasik müziğin büyük ustalarının eserleri eşliğinde anlatan La Pianiste’de Erika’nın genç ve yakışıklı öğrencisi Walter’ın çekimine kapılarak hayatı boyunca bastırdığı tehlikesi arzuların kölesi olmasını izlerken; aynı zamanda da annesi tarafından yıllardır sürdürülen psikolojik baskılarla örülen duygusal duvarların bir anda yıkılmasına şahit oluruz. Kışkırtıcı ve tabu yıkıcı filmleriyle tanıdığımız usta yönetmen Michael Haneke’nin başyapıtı niteliğinde sayılan film, Cannes Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalden ödülle ayrılmıştır

Le Fils de Saul – The Son – 2002

le-fils-filmloverss

Fransa’nın en önemli sinemacılarından biri olan Dardenne Kardeşler; her zaman beyazperdeyle buluşturdukları filmleriyle sinemaseverleri büyülemeyi başarmıştır… Olivier, işinde çok başarılı bir marangozdur; atölyesine gelen gençlere zanaatının sırlarını ve püf noktalarını göstermekte ve onların da başarılı bir marangoz adayı olabilmeleri için elinden gelen çabayı harcamaktadır. Her zaman olduğu gibi atölyesine yeni bir genç gelir. Francis ismindeki bu genç, Olivier’ın sakin ve kendi halinde giden hayatında önemli bir kırılma noktası olacaktır. Çünkü Francis, yıllar önce Olivier’ın biricik oğlunu öldüren sokak serserisinden başkası değildir.

Huit Femmes – 8 Women – 2002

8-women-filmloverss

Toronto ve Berlin Film Festivali’nde yoğun bir ilgiyle karşılaşan; Berlin’den Altın Ayı ödülüyle ayrılan François Ozon imzalı kara mizahın en başarılı örneklerinden olan 8 Women; 1950’lerin Fransa’sında geçiyor. Noel zamanı bir kır evindeyiz. Marcel’in hayatındaki 8 kadın da evdedir. Evin hanımı Gaby, annesi Mamy, kız kardeş Augustine, kızları Suzon ve Catherine, hizmetçileri Chanel ve Louise… Marcel bıçaklanmış bir şekilde odasında bulunduktan sonra, izole edilmiş evde 8 kadın, içindeki katili ortaya çıkarmaya çalışır. Filmleri Türkiye sanat çevrelerinde defalarca gösterilmiş ve her gösterildiğinde hayranlık kazanmış, son dönem Fransız sinemasının en fazla dikkat çeken yönetmenlerinden biri olan Ozon’un bu filmi kara komedi ve müzikal arası bir tarz ile sinemaseverlere etkileyici bir seyir sunar.

Jeux d’enfants – Love Me If You Dare – 2003

jeux-d-enfants-filmloverss

Cap ou pas cap? sözcükleri duyulduğunda akıllarda uyanan; çocukluk aşkı, güzel anılar, atlı karınca motifli bir teneke kutu… La Vie En Rose’un huzurla buluşturan melodisiyle buluştuğumuz Jeux D’enfants; Marion Cotillard ile Guillaume Canet’in muazzam performansıyla hafızalarımıza kazınmıştı. Sofia ile Julien’in masal tadında zamanlara sığamayan aşkı. Bir oyun kuralı etrafında geçip giden yıllar, vazgeçilemeyen alışkanlıklar ve çocukluktan kalma bir büyü. Annesi ölmek üzere olan Julien ile bir göçmen ailenin kızı olan Sofia’nın çocukluklarında başlattıkları bir cesaret oyunu sizce hayatı nasıl alt edebilir?

Caché – Hidden – 2005

cache-filmloverss

Şiddet unsurunu sahneye yansıtmadan izleyicinin ruhuna işlemesini sağlayan ve izleyici koltuğunda bizleri her zaman rahatsız etmeyi başaran usta yönetmen Michael Haneke’nin hem yönettiği hem de senaryosunu kaleme aldığı Cache; gerçek bir hikayeyi muazzam bir kurguyla buluşturan Haneke sinemasının başarılı örneklerinden biri. Geçmiş günahlarla yüzleşmek, vicdan, merhamet, öfke, şüphe gibi kavramları açık bir dille ortaya koyan Cache, aslında ahlak değerleri ekseninde karşımıza çıkıyor. Georges ile Anne’nin Pierrot isminde bir oğulları ve entelektüel bir yaşantıları vardır. Günün birinde kapılarının önüne isimsiz bir paket bulan Georges ile Anne; bir çocuğun elinden çıkmışa benzeye, ağzından kan gelen bir yüz resmine sarılmış video kasetten oldukça huzursuz olurlar. Kasette sabit bir kameradan evlerinin önünün gün boyu kayda aldığı görülür ve biz kasetler çeşitlendikçe Georges’un çocukluktan kalma bir sakladığını anlarız…

Je vais bien, ne t’en fais pas – Don’t Worry I’m Fine – 2006

je-vais-bien-ne-t-en-fais-pas-filmloverss

Lili, İspanya tatilinden döndüğünde, her şeyden çok sevdiği ikiz erkek kardeşinin babası ile tartışmasından sonra evi terk ettiğini öğrenir. Kardeşine ulaşmak için bıraktığı mesajların yanıtsız kalması, ailesinin bu olayı hafife alması ve babasının umursamaz tavırları ile bir çıkmaza giren Lili, kardeşinin iyi durumda olmadığını düşünmeye başladıkça umutsuzluğa kapılır. Günden güne içerlediği bu kopukluk ile renksiz bir hayalete benzeyen Lili, beklenmedik bir anda kardeşinden gelen kartpostallar sayesinde depresyonun eşiğinden döner… Philippe Lioret’in yönettiği Je vais bien, ne t’en fais pas; yalın, gösterişsiz ve samimi anlatımıyla bize oldukça duygusal bir seyir vaat ediyor.

Ensemble, C’est Tout – Hunting and Gathering – 2007

ensemble-c-est-tout-filmloverss

Genç bir kadın olan Camille, Philibert ve Franck adlı iki komşusuyla çok yakın dost olur ve huzur bulmak için onların evine yerleşir. Ailevi geçmişleri ve kişilikleri bakımından birbirlerine zıt bu üç karakter, uyum içinde hayatın tadını yakalarlar. Tartışmaların, kavgaların, barışmaların ötesinde, her zaman bir arada olmanın keyfi onları daha güçlü kılar. Derken, inatçı olduğu kadar dünyalar tatlısı olan Franck’ın anneannesini de aralarına almaya karar verirler… Hep yalnız kalan karakterlerle dikkat çeken hikaye, birlikte olduklarında kendilerini keşfedenleri ve aralarında kurdukları iç ısıtan ilişkiyi ele alıyor. Masalsı bir hikayeyle içimize umut tohumları eken film; aslında hayatın da gerçek yönlerini tüm yalınlığıyla karşımıza çıkarıyor. Audrey Tautou, Guillaume Canet, Hélène Surgère gibi isimlerin yer aldığı oyuncu kadrosuyla dikkat çeken filmin yönetmen koltuğunda Claude Berri oturuyor.

La Science des reves – The Science of Sleep – 2007

the-science-of-sleep-filmloverss

Rüyalar bilinç altı mı, yoksa sadece bir yanılsama mı? Peki ya gerçek hayatla bir noktada kesişirler ve bu iki dünya karışırsa… Paris’te ufak bir apartman dairesinde yaşamayı seven, Stephane, oldukça utangaç bir karaktere sahiptir. Yan dairesine taşınan, Stephanie’ye aşık olmaya başlamasıyla duygularını kontrol etmesi gerektiğini düşünen ve bu konuda pek başarılı olamayan Stephane’nin hayal dünyası o kadar geniştir ki, bir süre sonra rüyalarındaki olayları kendi amaçları için kullanabilmeyi başarır. Bir noktadan sonra rüyalar ile gerçeklerin karışmasıyla her şey karışmıştır.

Entre les murs – The Class – 2008

the-class-filmloverss

François Marin ve meslektaşları, Paris’in kenar mahallesinde bir okulda farklı ırklardan gelen öğrencileri eğitmek üzere yeni yıla hazırlanmaktadırlar. Durumları iyi ya da kötü olan öğrencileri hakkında konuşan tüm öğretmenler öğrencilerine ilham kaynağı olmak isterler ancak bir taraftan da her bir eğitimcinin, başarmak istedikleri tutkularına ulaşma yöntemi farklıdır. Hatta aynı öğrenci üzerinde disiplin ve övgü açısından farklılık gösteren bakış açıları da vardır. Okul yönetimi bu konuda elinden geldiğince doğru ve adaletli davranmaya çalışır. Öyle ki zamanı geldiğinde öğrenci değerlendirme komitesinde öğrenciler arasından bir temsilciye de yer verir. Aslında bir yazar olan Marin, bu yıl 14 ve 15 yaşlarındaki öğrencilere ders vermektedir. O zaman zaman öğrencilerinin aralarına girmek için elinden geleni yapar…

Bienvenue chez les Ch’tis – Welcome to the Sticks – 2008

welcome-to-the-sticks-filmloverss

Fransa da bir posta müdürü, yaşantısını ve evliliğini daha mükemmel hale getirebilmek için tayinini güneye çıkartmaya çalışır ancak planladığı hiç bir şey yolunda gitmez ve  her şeyi yüzüne gözüne bulaştırır. Olanların sonucunda ise  kendini Chi’tis’lerin (Fransa’nın Nord-pas-de-calais bölgesinde yaşayanlara ve yerel bir dil olan Picard’ın aynı insanlar tarafından konuşulan lehçesine verilen isim) yaşadığı kuzeydeki bir şehrin müdürü olarak bulur ve üç yıl boyunca iyi kalpli ve samimi insanlarla muazzam bir hayat yaşar. Danny Boon’un hem yönetmen koltuğunda oturduğu hem de oyuncu kadrosunda karşımıza çıktığı film; Fransa’da en çok izlenen yapımlar arasına adını yazdırdı.

Le premier jour du reste de ta vie – The First Day of the Rest of Your Life – 2008

le-premier-jour-du-reste-de-ta-vie-filmloverss

Herkesin farklı bakış açılarını görme fırsatını yakaladığımız; yıllar boyu süren küslükler ve birlikteyken hissedilen yalnızlık hissini, aile olmanın ne demek olduğunu ve nasıl hissettirdiğini konu alan Le premier jour du reste de ta vie, üç çocuktan oluşan, beş kişilik bir aileyi ve doğal olarak hepsi birbirine bağlı beş farklı hikayeyi, her karakterin kendi bakış açısına göre anlatıyor. Orta sınıf bir Fransız ailesinin hayatından yaklaşık oniki yıllık bir kesiti farklı tarihlerde farklı karakterlere odaklanarak anlatan film; yaşlanmış bir köpeğin ölüm kararının alındığı bir aile toplantısında başlıyor. Ailenin resimleriyle ilk çocuğun doğumu, sonra ikinci ve üçüncünün gelişi, çocukların doğum günleri, önemli aile günleri derken resimler bitiyor ve fotoğrafların arkasında kendi gerçeklerini yaşayan bir aile çıkıyor ortaya…

Intouchables – 2011

the-intouchables-filmloverss

Geçirdiği kazadan sonra felç olan zengin bir aristokrat olan Philippe, cezaevinden çıkmış Driss’i bakıcısı olarak işe alır. Herkes Driss’in bu iş için uygun olmayacağını düşünürken, Philippe ona inanır ve bir şans verir. Olivier Nakache ve Eric Toledano’nun yönettiği Intouchables; yan yana gelmesi imkansız olan bu iki dünya görüşünün çarpışmasının ve zamanla muazzam bir dostluğa dönüşmesinin, insanı derinden etkileyen hikayesini anlatıyor.Sekiz kategoride César Ödülü’ne aday gösterilen filmin başrollerinde François Cluzet ile Omar Sy yer alıyor.

Deux jours, une nuit – Two Days, One Night – 2014

two-days-one-night-filmloverss

Yine Dardenne Kardeşler… Gösterime girdiği tüm festivallerden övgülerle ayrılan ülkemizde de Filmekimi ile izleyiciyle buluşan Deux jours, une nuit, modern toplumun insanlığı ve insan ilişkilerini nasıl etkilediğini, maddeci algının ve ekonominin bireyin hayatında ne denli önemli olduğunun ve vicdan, sevgi, merhamet gibi kavramların giderek nasıl uzaklaştığının başarılı bir tasvirini gözler önüne serer. Marion Cotillard’ın hayat verdiği Sandra, küçük bir güneş paneli fabrikasında çalışan genç bir eş ve annedir. Depresyon yüzünden izne çıkmak zorunda kaldığında, iş arkadaşları biraz daha uzun çalışarak, Sandra’nın iş yükünü halledebildiklerini görürler ve patronu ise eğer Sandra’yı işten çıkarmayı kabul ederlerse, tüm çalışanlara 1000 Euro prim verileceğini açıklar. Sandra işe döndüğünde fark eder ki kaderi 16 iş arkadaşının kararına bağlıdır ve onları ikna etmesi için sadece bir haftasonu vardır…


Elif Barış

Elif Barış

586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →