2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 12 Hüzünlü Film!
…
avcumda unutulmuş binlerce gölge
yeraltında
öldürülmeyi bekledim
günışığı vururken gözüme
ölmeyecektim
katilim yoktu,
katilim çok.
Melankoli, hüzün gibi kavramlarla buluştuğumuz an aklıma gelen ilk isim Nilgün Marmara’nın sözleriyle başlamak istedim; böylesine yoğun ve anlaşılması güç duyguları anlamak için edebiyata ve sinemaya başvurmadan başka elden ne gelir ki… Yalnızlık, erken kaybedişler, erken tükenişler, karşılıksız aşklar, engel olunamayan bağımlılıklar ve çoğu kez de hayatın kendisi. Biz de daha fazla konuşmadan; kelimelerin gücüyle beyazperdenin büyülü atmosferinin birleşimiyle; hayatın içinde kimi zaman bir çukur gibi düştüğümüz karanlığı kimi zaman ise bir karabasan gibi çöken sessizliği anlamlandıran filmlere göz atalım dedik. Sofia Coppalo’nun yabancı bir şehirde düşülen yalnızlığı etkileyici bir şekilde yansıttığı filmi Lost in Translation’dan, Fatih Akın’ın çok konuşulan filmi Duvara Karşı’ya; romantik komedilerde resmedilen profilden uzaklaşarak gerçek hayatta karşılaştığımız ilişkilerin bir çoğuna örnek olan bir evliliğin anlatıldığı Blue Valentine’den, karanlık atmosfer, hüzün, melankoli kelimelerinin sinemadaki karşılığı olan ismi Lars Von Trier imzalı Melancholia’ya 12 etkileyici yapımı sıraladık.
2000’lerden Mutlaka İzlemeniz Gereken 12 Hüzünlü Film
Requiem for a Dream – 2000

Bağımlılığın birçok yüzünü buluşturan ve anlatım biçimiyle izleyenleri derinden etkileyen; Darren Aronofsky imzalı Requiem for a Dream; annesiyle yaşayan Harry’nin ve arkadaşlarının yaşantısını konu alır. Bir televizyon programına çıkmaya hak kazanan ve ödül olan kırmızı elbiseye girebilmek uğruna diyet haplarına başvuran Sara Goldfarb aslında bir televizyon bağımlısıdır. Diğer yandan oğlu Harry ve arkadaşları da bağımlılığın bir başka boyutundalardır. Hiç durmadan eroin ve kokain kullanmaya devam eden Harry, Marion ve Tyrone’u hayatı adeta bir felakete dönüşmektedir…
The Pianist – 2002

İkinci Dünya Savaşı sırasında Varşova gettosunda saklanarak hayatta kalmayı başaran Yahudi piyanist Vladislav Szpilman’in gerçek hayat öyküsünü anlatıyor. Almanlar Polonya’yı işgal ettiğinde yirmi sekiz yaşında olan Szpilman, ülkesinin önde gelen genç yeteneklerinden biri olarak Varşova Radyosu’nda çalışmakta, bir yandan da konserler vermekte ve bestecilik yapmaktadır. İşgal sonrasında yaşam alanları gittikçe kısıtlanan Yahudiler, trenlere bindirilerek toplama kamplarına yollanmaya başladıkları zaman, Szpilman önceden tanıdığı bir görevli tarafından sıradan çıkarılır…
Lost in Translation – 2003

Dilinden, kültüründen uzak, yaşadığın şehirden farklı bir yerde şüphesiz yoğun bir yabancılık duygusu ile karşılaşırız. Fotoğrafçı kocasıyla birlikte, dilini hiç bilmediği bir şehre, Tokyo’ya gelen Amerikalı Charlotte, şehrin iletişimsizliğinde boğulurken reklam çekimi için gelen Amerikalı Bob ile karşılaşır. Orta yaşı çoktan geçmiş, evli ve çocuğu olan Bob ile genç ve yeni evli Charlotte, ülkelerinden uzakta kalabalığın içinde kaybolmak üzereyken birbirlerini bulmuşlardır. Tanımlamasını yapmanın güç olduğu bir ilişkinin içinde olan Charlotte ile Bob, kasvetli Tokyo metropolünde geçirdikleri birkaç günde kendi dünyalarını yaratırlar. Bir şehri anlamaya çalışmanın, ve bunu yaparken de kendini bulmanın nasıl bir şey olduğu anlatan Soffa Coppola imzalı Lost in Translation’da Bill Murray ile Scarlett Johansson’ı izliyoruz.
Gegen die Wand – Duvara Karşı – 2004

Cahit Tomruk 40 yaşlarında Almanya’da yaşayan, duymakta olduğu acıyı dindirmek için kendisini kokain ve alkole vermiş hayattan vazgeçmiş biridir. Bir gece, bilinçli olarak arabasıyla duvara çarpar ve kıl payı hayatta kalır. Psikiyatri kliniğinde Sibel Güner ile tanışır. O da intihar girişiminde bulunmuş olan Sibel, Cahit’ten onunla evlenmesini ister, böylece tutucu ailesinin onu bunaltan kurallarından kurtulabilecektir. Cahit başta bu teklifi reddeder ama ardından plana uymayı kabul eder. Plana göre sadece ev arkadaşı hayatı yaşayacak, tamamen bağımsız özel hayatlara ve cinsel yaşamlara sahip olacaklardır. Fakat birbirlerine aşık olmalarıyla durum karmaşık bir hal alır ve Cahit’in Sibel’in sevgililerinden birini kıskanarak öldürmesi ile sonuçlanır. Cahit hapishaneye düşerken, Sibel İstanbul’a gider; aradan geçen zamanın ardından Cahit hapisten çıkar ve Sibel’i bulmak için İstanbul’un yolunu tutar. Fatih Akın imzasını taşıyan Gegen die Wand – Duvara Karşı; Almanya ve Türkiye arasında kalmış insanların yaşamını etkileyici bir şekilde yansıtıyor.
Eastern Plays – 2009

Bulgar yönetmen Kamen Kalev’in hem senaryosunu kaleme aldığı hem de yönettiği filmi İztochni Piesi, Bulgaristan’da yaşayan iki kardeşin; İtso ve Georgia’nın aileleri ile olan sorunlarını konu alıyor. İtso ve Georgia’nın yolu Sofia’da, kaldıkları otelin Neo-Naziler tarafından saldırıya uğraması sonucu Türkiye’den Almanya’ya yolculuk eden bir aileyle kesişmesiyle gelişen hikaye; İtso ile Işıl’ın aşkıyla duygusal bir yakınlaşmaya da yer verir. Şimdiye kadar politik durumlardan dolayı bazı ön yargılar beslediğimiz Bulgaristan’ın olağan hayatına ışık tutan film, günlük hayatı ve efsanelerden uzak gerçek sorunları anlamak adına başarılı bir yapım. Filmin oyuncu kadrosunda Saadet Işıl Aksoy ile Kerem Atabeyoğlu da yer alıyor.
Remember Me – 2010

Bir trajedinin tüm aileyi dağıtmasıyla babasına karşı isyankar hale gelen bir genci canlandıran New York’ta yaşayan Tyler, tesadüfi bir şekilde karşılaştığı Ally ile tanıştığı güne kadar kendisini kimsenin anlayamadığını düşünmektedir. Aşk aklına gelen en son şey olmasına rağmen, Ally’nin beklenmedik şekilde kendine çok iyi gelmesi ve ondan ilham alıyor olmasıyla ona yavaş yavaş aşık olmaya başlar. Aslında Ally için de durum Tyler’dan pek farklı değildir; onun da çocukluğundan asla unutamadığı trajik bir olayı ve bu olayın ardından inşa ettiği hayatı vardır. Her ikisi de aşkla beraber mutluluğu ve hayatındaki anlamı da keşfeder; ancak hayatın onlara sunduğu masalsı hayatın da elbet bir sonu olacaktır. Robert Pattinson ile Emilie de Ravin’in başrolünde yer aldığı filmin yönetmen koltuğunda ise Allen Coulter oturuyor.
Blue Valentine – 2010

Dean ve Cindy’nin evlilikleri büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Hayatlarının bu trajik sürecinde çift, gençlik yıllarına ve birbirlerine aşık oldukları zamanları hatırlamaya çalışırlar, ancak zaman geçmiştir ve bazı duygular geri gelmez. Derek Cianfrance imzalı Blue Valentine; bizleri zıt kavramlarla karşı karşıya getiriyor; sevgi nefrete, geçmiş günümüze, hayal gerçeğe, gençlik yaşlılığa, erkek kadına karşı geliyor. Evlilikleri çatırdamaya başlayan Dean ve Cindy; tüm bunlara rağmen yuvalarını ayakta tutmaya çalışmaktadır. Flashbacklerle bu çiftin tanışma anlarına ve ilişkilerinin yıllar boyunca nasıl değiştiğini anladığımız film, bir ilişkinin gerçek boyutuna ayna tutuyor. Filmin başrollerinde Ryan Gosling ile Michelle Williams yer alıyor.
Oslo, 31 August – 2011

Joachim Trier’in ikinci uzun metraj filmi Oslo, 31. August; yalnızlığı bir şehirle birlikte resmeden başarılı filmlerden biri. Film, ana karakter Anders’in üzerinden varoluş felsefesini gözler önüne seriyor; yalnızlığın içerisinde hapsolmuş melankolik bir adam olan Anders’in bir gecede uzun süredir görmediği arkadaşlarla karşılaşması ona hayatının aslında ne kadar boş olduğu gerçeğini tokat gibi yüzüne çarpıyor. Artık yaşama amacı olmayan bireyin düştüğü psikolojik çöküntü, Anders’in gözünden beyazperdeye yansıyor. Trier bu filmde İskandinav ülkelerinin karanlık atmosferini ve insanların içine çekildiği yalnızlık girdabını muazzam bir şekilde dile getiriliyor.
Shame – 2011

Steve McQueen’in ikinci filminde Hunger’daki gibi başrolü yine Michael Fassbender’e verdiği Shame; otuzlu yaşlarında, cinsel dürtülerine hâkim olamayan, bir New York’lu Brandon’un hikayesini konu alıyor. Brandon’ın iş, ev ve barlardan ibaret tekdüze yaşamı, seks işçileri ve porno filmler arasında geçmektedir. Dik başlı kız kardeşi Sissy birkaç gün kalmak için evine gelince, hayatı birden rayından çıkar. Utanç, saplantı, ihtiyacın doğası ve hayatta yaptığımız seçimler üzerine, son derece sakin ve minimalist bir film ile bizleri buluşturan McQueen; geçmişten gelen acı dolu hatıraları beraberinde getirip bizi New York’un kalabalıklığında yaşayan yalnız Brandon’a odaklanır.
Melancholia – 2011

Lars von Trier imzalı Melancholia, büyüleyici görüntülerden oluşan, etkileyici fotoğrafların bir biri ardına gelmesiyle başlayan açılış sekansından itibaren izleyiciyi büyüleyici görselliklerle dolu bir dünyaya davet ediyor. Yine karşımızda kendisine has bir sinema dilinin olduğunu bildiğimiz Von Trier, Charlotte Gainsbourg ile Kristen Dunst’ın başrollerini paylaştığı Melancholia’da ölümün yaklaşmasını ve hayatta nelerin önemli olduğu veya olmadığı ikilemini iki bölümden oluşan hikayesini konu alıyor. Adını dünyaya yaklaşmakta olan ve dünyanın sonunu getireceğine inanılan Melancholia gezegeninden alan film; aslında Von Trier’in depresyon üçlemesinin ikinci filmi. Açılış sekansıyla bizi filmin tümüne hakim olan depresif atmosfere davet eden Melancholia, çarpıcı sahneleriyle dikkat çekiyor.
Inside Llweyn Davis – 2013

1960’lı yılların New York’u! 1960’lı yılların başında Greenwich Village, folk müziğin devrimine sahne olur. Coen kardeşler; Inside Llweyn Davis’te ünlü folk sanatçısı Dave Van Ronk’un hayatından ilhamla yola çıkarak, dönemin müzik piyasasında yaşananları ünlü sanatçılar Bob Dylan, Joan Baez ve Joni Mitchell eşliğinde aktarmaktadır. Coen’ler müzikle dramı harmanladıkları bu filmde; şehrin acımasız koşulları altında yaşamını sürdürmeye çalışan ve aynı zamanda da hayatını müzikle kazanmaya çalışan Llewyn Davis’in hayatına konuk oluyoruz. Muazzam sinematografisi ve pastel renkleriyle gönüllerimizi fetheden Coen’ler, bizi New York’un en görkemli yıllarından birine doğru yolculuğa çıkarır.
Anomalisa – 2015

Charlie Kaufman’ın imzasını taşıyan Anomalisa; sıradan yaşamın monotonluğuna hapsolmuş olan bir karakterin hikayesini konu alır. Kaufman’ın yalın bir dille ele aldığı insanlığın içinde bulunduğu durumu ve ruhsal hallerini başarılı bir şekilde beyazperdeye yansıtır. Hikayenin odak noktasına aldığı ‘insan’ı kendisine has tarzıyla yorumlayan Kaufman, bu filmde insanlarla iletişim kurmakta zorluk çeken kitap yazarı Michael Stone’un, bir gecede çıktığı bir iş gezisinde tanıştığı yabancı ile hayata bakış açısının değişmesinin hikayesini anlatır.
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →