1984 Distopyasını Hatırlatan 12 Başarılı Film!
Kimsenin iktidarı sonradan bırakmak amacıyla ele geçirmediğini biliyoruz.
Bireyselliğin olmadığı, yönetim tarafından zihnin ve geçmiş, şimdi ve geleceği kontrol altında tuttuğu bir dünyadayız. George Orwell geleceğe ilişkin bir kabus senaryosu olarak karşımıza çıkan, 1949 yılında kaleme aldığı bu distopya; düşünmenin suç olduğu, savaşın barış, özgürlüğün kölelik, cahilliğin de güç olduğu bir dünya düzeni olarak karşımıza çıkar. İnsanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. ‘Big Brother’ tarafından sürekli izlendiğiniz fütüristik bir dünya hayal edin… İnsanın özgürlüğü sadece kısıtlanmış olmakla kalmıyor aynı zamanda her dakika gözetim kameraları aracılığıyla izledikleri gibi tamamen ortadan kayboluyor; duygular, edebiyat sanat ve tarih kitapları yasaklanmış; lider Big Brother tarafından birçok kural yeniden yazılmıştır. Yıllar önce yazılmasına rağmen, günümüzde bile hala hayatımızdan örnekler bulduğumuz Orwell’in dünyası; ‘Big Brother’ konsepti ve gözlem etkisi tabii ki sinemada da karşımıza çıkar. 1984’ün yayınlanmasından önce vizyonla buluşan Metropolis’ten zaman kavramını yitirdiğimiz bir başka distopya Brazil’e; kitabın aynı adlı uyarlaması olarak karşımıza çıkan Nineteen Eigthy Four’dan son yılların en başarılı yapımları arasında dikkat çeken The Lobster’a; bize 1984 distopyasını hatırlatan 12 filmi sıraladık.
1984 Distopyasını Hatırlatan 12 Başarılı Film
Metropolis – 1927

Şehir keskin bir şekilde ikiye ayrılmıştır; yönetenler sınıfı yerin üstünde, çalışanları sınıfı ise yerin altındadır. Şehir yöneticisinin oğlu Freder’in bir işçi kızı Maria’ya aşık olması bütün dengeleri alt üst etmiştir… Fütüristik bir yapıya sahip olan Metropolis, özellikle kapitalist düzende sıklıkla karşımıza çıkan bir durumu; işçi ve işveren arasında yaşanan sosyal krizi konu alır. Usta yönetmen Fritz Lang’in 1927 yapımlı sessiz bilimkurgu filmi Metropolis döneminin en pahalı sessiz filmidir! Alman sinemasının önde gelen yönetmenlerinden ve öncü yönetmenlerinden biri olan Lang, Metropolis’te kapitalizmin o ayrıştırıcı noktasına eğilerek dönemiyle kıyaslanacak olursa muhteşem bir şehir görüntüsü ortaya çıkarmıştır.
Fahrenheit 451 – 1966

Amerikalı yazar Ray Bradbury’nin 1953 tarihli aynı adlı distopya romanından uyarlanan, usta sinemacı François Truffaut tarafından beyazperdeye yansıtılan Fahrenheit 451; kitapların tamamıyla yasaklandığı otoriter belirsiz bir gelecekte geçmektedir. Devlet otoriteleri, okumanın ve bilgi edinmenin bağımsız düşünmeyi yaygınlaştıracağına, onun da toplumda mutsuzluğa ve kargaşaya neden olacağını düşünerek sakıncalı veya sakıncasız diye ayırmadan, ülkede o zamana kadar yazılmış ne kadar kitap varsa kesin bir biçimde yasaklamışlar ve onları yok etmeye başlamışlardır. Yazılı bilgi tamamen ortadan kalkınca doğal olarak; yerini ezbere dayalı görsel bir kültür almıştır. Dev ekranlı monitörlerden gelen bilgilere bağlı yaşayan bu kitle; artık neredeyse duyguları olmayan uyuşmuş bir topluluğa dönüşmüştür. İşin en üzücü kısmı ise; sahte bir huzura kavuşmuş olan bu insanlar kendilerini özgür sanmaktadırlar.
Logan’s Run – 1976

Yıl 2274! Kıyamet sonrası dünyada, insanlık kapalı bir kubbenin içinde yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır; ta ki 30 yaşına kadar. Her birey kendisine ayrılmış bedensel hazlarla ve serbest cinsellikle dolu 30 yıllık yaşamın sonunda bir karar vermek zorundadır; ya sükunet içinde uyutulmayı kabul edecek ya da “Carousel” isimli görkemli bir törenle, izleyiciler önünde ve aynı kaderi seçen diğerleriyle birlikte yaşamına son verecektir. Sayıları az da olsa ölmek istemeyen bazıları 30 yaşına gelince kaçak olurlar ve her zaman sonları polislerin elinden olur. Logan da bu havalı polislerden biridir. Gününü gün ederken girdiği tek gecelik bir ilişkide Fracis’le tanışır. Güzel kadın Logan’ın sistemi sorgulamasını sağladığında, dışardaki dünyaya “kaçış”ları başlar.
Blade Runner – 1982

Yıl bu kez de 2019! Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı bilimkurgu filmlerinden biri olan, Ridley Scott imzalı Blade Runner’a çevirelim kafamızı. Teknolojinin çok ilerlediği bir dönemdeyiz; insanlar artık kendi ayak işlerini yaptırmak için insana çok benzeyen androidler üretmektedirler. Ancak bunların dünyaya ayak basmaları yasaktır, bastıkları anda ise ‘blade runner’ olarak tasvir edilen polisler tarafından avlanmaktadırlar. Ancak, bir gün köle gibi çalıştırıldıkları bu düzene daha fazla katlanamayan bu varlıklar, isyan bayrağını açarlar. ‘insan nedir?’ sorunu sorduran başarılı yapımlardan biri olan Blade Runner, zamanının ötesinde bir yapım.
Nineteen Eighty Four – 1984

DisGeorge Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört isimli politik romanının birebir sinemaya uyarlaması olan Nineteen Eighty Four, distopya evrenlerinin en önemlilerinden. 1984 yılı çoktan geçmiş olmasına rağmen girişte de bahsettiğimiz gibi yarattığı ‘Big Brother’ sembolüyle hala herkes tarafından anılır. Zira Big Brother hala varlığını korumaktadır; devlet, halkı olduğu insanları kontrol etmekten ve gözlemekten hiçbir zaman vazgeçmez. Onları kontrol altında tutmanın verdiği güvenle hareket eder. Michael Radford tarafından sinemaya uyarlanan ve Winston Smith karakterini John Hurt’un canlandırdığı 1984 filmi, düşünce ve mahremiyet özgürlüğü, beyin yıkama, propaganda ve yozlaşma üzerine söyleyecek sözleri bulunan önemli bir yapım!
Brazil – 1986
Geleceğin tuhaf derecede karmaşık, fütüristik bir dünyadayız! Devlet memuru Sam Lowrey, etrafını saran bu bürokrasi ve teknoloji cenderesinden bunalmış bir istatistikçidir. Kaçışı ise kendisini her şeyden izole ettiği hayallerde bulur. Rüyalarında sürekli olarak aynı kadını kurtardığını görür. Sam’in yaşadığı gerçek dünyayı ise, her şeyi görüp kontrol eden bir bilgisayar idare etmektedir. Jill Layton isimli genç kadın terörist olmakla suçlandığında ise düzenli olarak hata kontrolleri yapmakta olan Sam bunda bir yanlışlık olduğunu fark eder ve Jill ile tanıştığında onun rüyalarında kurtarıp durduğu kadın olduğunu anlar. Çıldırtıcı ve renkli bir görsellik sunan filmiyle Terry Gilliam, 1984 ve Blade Runner gibi eserlerin vurgusunu da aşan ve ne zaman geçtiği belli olmayan bir anti ütopyanın üzerinde geziniyor.
Johnny Mnemonic – 1995

Keanu Reeves’ı başrolde gördüğümüz, Robert Longo’nun yönettiği 1995 yapımı film Johnny Mnemonic cyberpunk türündeki filmler arasında kesinlikle izlenmesi gereken filmler arasında! 21. yüzyılda artık en değerli olgu bilgi haline gelmiştir; insanların kapitalist dünyada yaşamasının şartları değişmiştir ve insan artık sadece bilginin varlığı için bir çabaya girişmiştir ve bilgiye sahip olmak güç ve egemenlik tutkusudur. Böyle bir ortamda bilgileri taşımak için teknoloji ile dizginlenmiş insanlar vardır. Smith de bu insanlarda biridir, bilginin kuryesidir. Teknoloji ile bilgi bu kuryelerin beynine enjekte edilir ve bu bilgiyi kurye alıcıya teslim eder. İnsanın beyni artık teknolojinin bir aracı kurumu olmuştur. Ancak insanın özgürlüğü bu zincirlerin hala dışındaki dürtüdür. Bu dürtüyle beraber kurye artık insanlık denilen ezilmişliğini savunmaya başlar.
Equilibrium – 2002

3. dünya savaşının yaralarını zor da olsa sarmayı bilmiş yakın gelecekteyiz. Savaşın travmasını üzerinden atamamış olan hakim totaliter sistem, barışı korumak adına insanların duygularını baskı altına almaktadır. Mesela, sanatsal nesneler bulundurmak ve güzel sanatlarla iştigal etmek yasaktır. Duygu ve heyecan uyandıracak şeylerle ilgilenmek, ölüm cezasına bile yol açabilmektedir. Üst düzey bir güvenlik ajanı olan John Preston, kurallara karşı duranları bulup yok etmekle görevlendirilmiştir. Kullananlarda sisteme uygun bir ruh hali yaratan Prozium’u içmeyi bıraktığında ise sistemin en büyük silahlarından biri olan ajan eski kimliğinden uzaklaşmaya başlayacaktır.
Children of Men – 2006

2027 yılında geçen bir hikayeyle karşı karşıyayız. Dünyada 18 yıldır hiçbir çocuk doğmamakta, insanlık da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Farklı ve fazlasıyla özün bir anlatıma sahip olan Children of Men, eski eşi aracılığıyla genç bir kadını kaçırma planına dahil olmak zorunda kalmış olan Theo (Clive Owen)’nun ekseninde gelişir. Gerçekleri öğrendiğinde kendini bir anda insanlığın kurtarıcısı pozisyonunda bulan Theo, kaçırdıkları genç kadının hamile olması ve bu bebek -eğer doğarsa- 18 yıl sonra doğan ilk bebek olacak olması ile karşı karşıyadır. Bir şekilde genç kadınla birlikte yalnız başına kalan Theo insanlığı kurtarmak için çareyi otoriteden kaçmakta bulacaktır. Filmin yönetmen koltuğunda ise Alfonso Cuaron oturmakta.
V for Vendetta – 2006

Geleceğin totaliter İngiltere’sinde geçen V for Vendetta; son derece karmaşık biri olan, hem de korkuyla sindirilmiş vatandaşlarına egemenliklerini geri vermeyi kafasına koymuş olan V olarak bilinen maskeli bir adam tarafından ölümden kurtulan genç kadın Evey’nin hikayesini konu alıyor. Yalnız yaşayan ve intikam peşinde olan V ile onun tam tersi bir karaktere sahip olan Evey’in ekseninde; film aslında seçilmiş liderlerinin diktatörlük anlayışını eleştirir. Özgürlüğün ve bağımsızlığın geri kazanmasını amaç edinmiş olan V’yi keşfederken kendisini de içinde arayan Evey, maskeli adamla beklenmedik bir anlaşma içine girer.
The Lobster – 2015

Yunan Yeni Dalgası’nın önemli yönetmenlerinden Yorgos Lanthimos’un son yapımı The Lobster geçtiğimiz yılın en dikkat çeken filmlerinden olmuştu. Colin Farrell ve Rachel Weisz’in başrollerinde yer aldığı film bekar olmanın bir yasa dışı olduğu ve bu suçu işleyenlerin seçtikleri bir hayvana dönüştürüldüğü bir dünyadan geçiyor. Karısı tarafından terk edilmiş bir adamın sıra dışı kuralları olan, olağanüstü bu ülkeye ve düzenine karşı gelmesini hikayesinin merkezine alan The Lobster; büyüleyici sinematografisi ve etkileyici hikayesiyle hafızalarımıza adını yazdırdı. The Lobster, insana, topluma ve ilişkilere olan bakış açısı ve yarattığı distopya ile sinemanın önemli yapımları arasında anılmaya başladı.
Equals – 2015

İnsanların Switched On Syndrome adında bir hastalığa yakalanmasını ve bu hastalığa yakalanan insanlarda nefret, duyarlılık ve aşk duyguları önce geri plana atılıyor ve daha sonra yok olmaya başlıyor olmasını konu alan Equals, tüm bunlara rağmen oluşan bir aşkı hikayesinin merkezine alıyor. Tüm dünyada bu duygular yok olurken Silas ve Nia kendilerini bir anda anlam veremedikleri ve karşı koyamadıkları bir aşkın içerisinde bulurlar. Film, bütün dünyadaki insanların hislerinin yok olması ile boğuşurken bu çiftin yaşadıkları fütüristik aşkı anlatıyor.
Kaynak: Taste of Cinema
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →
