· 10 dk okuma

18. Uçan Süpürge Film Festivali Günlükleri

18. Uçan Süpürge Film Festivali Günlükleri

Kadınlığın coşkusunu kadın olmanın rengarenkliğini film seçkisiyle de yansıtmaya çalışan ve filmleri 18’in Halleri, Merhaba Komşu gibi kategorilerle izleyicilerine sunan festival öncelikle, İstanbul Film Festivali’nde Bakur filmi ile alakalı olarak yaşanan sansür olaylarını protesto etmek adına hiçbir filmden kayıt tescil belgesi istenmeyeceğini duyurdu. Yarışmaya katılan bütün filmleri de birinci ilan eden festival, oldukça görkemli ve keyifli bir açılış yapmıştı. Bu mükemmel başlangıcın ardından izleyiciye sunulan film seçkisi de aynı paralellikte hazırlanmıştı. Ancak tüm bu uğraşılara ve pozitif yönlerine rağmen festival boyunca izlediğim her filmde görüntüye ya da altyazıya dair teknik aksaklık yaşandığını belirtmem gerekir. Kimi zaman izleyici sessizliğini koruyup durumun düzelmesini bekledi, kimi zaman salonu terk edenler ve duruma tepki gösterenler oldu. Festivalin belki de tek ve en büyük eksikliğinin teknik yeterlilik olduğunu söyleyebilirim.

Festivalde bulunduğum süre içerisinde takip edebildiğim filmlerle ilgili olarak yorumlarımı 18. Uçan Süpürge Film Festivali Günlükleri başlığında sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

İsrail Usulü Boşanma (2014/İsrail-Almanya-Fransa)

israil-usulu-bosanma-filmloverss

Ronit Elkabetz ve erkek kardeşi Shlomi Elkabetz tarafından yazılan ve yönetilen İsrail Usulü Boşanma, Vivian Amsalem’in beş yıl süren boşanma çabasını konu ediyor.  Her Biri Ayrı Renk kategorisinde gösterilen film, beş yıllık bir süreci belli aralıklarla yalnızca tek bir mekanda yani mahkemede izleyiciye aktarıyor. Bu seçimin, filmin alt metninde verilmek istenen mesajı ikiye katlayan ve Vivian Amsalem’in bu hikayedeki sıkışmışlığını klostrofobik mahkeme salonu yapısıyla izleyiciye birebir yansıtabilen bir seçim olmasıyla oldukça başarılı olduğu söylenebilir.

Kocasının boşanmayı kabul etmemesi sebebiyle beş yıl gibi uzun bir süre yılmadan boşanmaya ve özgürlüğüne kavuşmaya çalışan Vivian’ın hikayesinde; özellikle şahitlerin de erkeğin yanında duruşları ile birlikte ne olursa olsun yıkılmaması için çabalanan aile kurumunun temelinin ne denli ataerkil olduğu ve kadını ezen bu tutumun varlığı sık sık vurgulanmaktadır. Kadına özgürlüğünü erkeğin vermesi ve bu özgürlüğün erkeğin iki dudağının arasında olması, kadının doğuştan sahip olması gereken özgürlüğü için erkek tekelinde olan mahkeme heyetine ve kocasına yani mahkeme salonu küçük bir dünya temsili olarak değerlendirildiğinde tüm erkeklere yalvarmak zorunda bırakıldığını, oldukça başarılı bir şekilde izleyiciye aktaran Elkabetz kardeşler, festivalin izlenmesi gereken ilginç ve de başarılı filmlerinden birine imzalarını atmışlar.

Be My Baby (2014/Almanya)

bebegim-be-my-baby-filmloverss

İlk uzun metraj filmi Vollmilch’i 2003 yılında henüz 23 yaşındayken çeken yönetmen Christina Schiewe’nin, bu yıl 18. Uçan Süpürge Film Festivali seçkisinde 18’in Halleri kategorisinde yer alan filmi Be My Baby ile izleyiciyi derinden etkilemeyi başardığını söylemek mümkün. Filmin senaryosunu Petra Brix ile birlikte yazan Christina Schiewe, gösterimden sonra filmin kurgusunu yapan Bülent Yılmaz ile birlikte düzenlenen söyleşiye katıldı. Söyleşinin ayrıntılarına geçmeden önce filmin konusu ve çarpıcı yönlerinden bahsedelim.

Be My Baby, 18 yaşında ve down senderomlu bir kadın olan Nicole’ün bebek sahibi olmak istemesi üzerinden ilerleyen bir film. Bu noktada Avrupa’ya kıyasla ülkemizde üzeri kapatılan iki konu olan engelli bireylerin hayatları ve cinsellik konuları bir filmde tek bir karakter üzerinde birleştirip anlatıldığında, yani konu down sendromlu bir kadının cinselliği keşfi olduğunda durumdan iki kat rahatsız olup filmden çıkan “normal ve sağlıklı” insanlar oldu. Ancak bu keşfe Nicole ile birlikte çıkmak isteyen ve bu yolculuğa açık olan tüm izleyicileri ise derinden etkileyen ve kimi zaman da güldüren bir hikaye sunuyor Christina Schiewe. Bir iş yerinde diğer down sendromlu arkadaşlarıyla çalışan Nicole’ün sosyal hayatı ve arkadaşlarıyla kurduğu ilişkilere yakından tanık olan izleyici, Nicole’ün çocukluğunu birlikte geçirdiği Nick’e duyduğu aşka ve annesinin bu süreçteki çabalarına da ortak oluyor.  Koşulsuz sevgi ve şefkatin her şeyi iyileştirdiği mesajını veren Be My Baby, yalnızca saklananı görünür kılma başarısıyla bile takdir edilmesi gereken bir film.

Söyleşiye gelindiğinde Schiewe’nin ilk tepkisinin “gördüğüm en sessiz salondu, filmi sıkıcı mı buldunuz?” olması, izleyici tarafından “kültürel farklılıklar” temelinde yönetmene açıklanmaya çalışıldı. Almanya’da down sendromunun daha görünür olduğundan bahseden ve filmin bazı bölümlerinin oldukça eğlenceli bulunduğunu söyleyen yönetmenin aksine, izleyiciler Türkiye’de down sendromunun çok daha kapalı bir konu olduğunu, bu sebeple izlenen hikayenin esprili yanından çok iç burkan yönlerine odaklanıldığını ve  filmin üzerlerinde derin bir etki bıraktığını belirttiler. Ancak şu noktada belirtmem gerekir ki, Türkiye’nin down sendromu konusunu bastırdığı söylendiği ve bu konuda anlatılacak hikayelere, yapılacak işlere ihtiyaç duyulduğu sıklıkla belirtildiği halde geçtiğimiz aylarda vizyona giren ve Be My Baby ile arasında uçurum olmayan Yeni Dünya filmine izleyici tarafından yeterli ilgi gösterilmedi.

Gelecek Yıl – L’annee Prochaine (2014/Fransa-Belçika)

gelecek-yil-l'annee-prochaine-filmloverss

18. Uçan Süpürge Film Fesivali 18’in Halleri seçkisinde yer alan Gelecek Yıl (L’annee Prochaine), yönetmen Vania Leturcq’ün ilk uzun metraj filmi. Bir ilk film için oldukça başarılı bir iş çıkaran yönetmen filmin tamamında izleyiciyi sarıp sarmalamayı ve hikayenin içinde tutmayı başarıyor. Bir bakıma daha çok Y kuşağına hitap ettiğini söyleyebileceğim film, bu açıdan orta yaşlı izleyici için pek fazla çekici unsur taşımıyor olabilir.

Filmin konusundan bahsetmek gerekirse; Clotilde ve Aude, 18 yaşında çok yakın iki dostturlar ve her zaman birbirleri için en iyisini isteyip her şeyi birlikte yapmaktadırlar. Aude çevresinde güzelliği ve çekiciliğiyle Clotilde’e göre daha popülerdir ancak bu durumun Clotilde tarafında herhangi bir kıskançlığa yol açtığı söylenemez. İkilinin üniversite için Paris’e taşınmasının ardından durumlar değişmeye başlar. İkisi de bu büyük şehirde, geldikleri küçük dünyalarındaki gibi “en güzel”, “en çekici” ya da “en zeki” olmaktan çok uzaktır. Çizecekleri yolda bir arada ilerleyemeyeceklerini bilen iki arkadaş, kendi hayat amaçlarına ve arzularına ulaşabilmek amacıyla birbirlerini serbest bırakırlar.

Genç olma ve kendini bulma sorunlarından sıyrılıp, bir kadın filmi olması açısından değerlendirildiğinde Gelecek Yıl, aslında kadın meselesine dair oldukça kıymetli bir mesaj veriyor. Kadının, kadın kimliğiyle özgürleşmesi gibi zorlu bir süreçte ilk ve en önemli adımın kendi ayakları üzerinde durmak ve bir kariyer edinmek olarak görüldüğü günümüzde, aslında yeni bir sorun da baş gösteriyor : Evlenme ve anne olma dürtüsüne karşı değişmeye başlayan bakış… Aile kurumunun, elbette ataerkil bir kurum olması ve kadını baskı altına alması, her ne kadar günümüzde modernleştiği düşünülse de bu kez kadının “hem çalışan hem de ev işlerini yapan” durumunda bırakıldığı bir modernleşmeye yol açar. Ancak bu noktada kadını tek tipleştirme yanlışına düşülmesi de sakıncalı olacaktır. Çünkü Gelecek Yıl filminin de iki karakter üzerinden başarılı bir şekilde tanımladığı gibi, bir kadının hayat amacı başarılı ve kariyer sahibi olmakken diğerini mutlu edecek yaşam tarzı sevdiği erkekle evlenmek ve çocuk sahibi olmak olabilir. Her kadın her türlü baskıdan muaf bir şekilde hayatını şekillendirme konusunda özgür olmalıdır. Gelecek Yıl, kadın üzerindeki bu ikili baskıyı anlamlandırabilme açısından da izlenebilecek başarılı bir ilk film olarak değerlendirilebilir.

Zurich (2015/Hollanda)

zurich-filmloverss

Zurich, yönetmenliğini  Sacha Polak’ın yaptığı ve senaryosunu Helena van der Meulen’in yazdığı, kadın üzerine yapılan ve 18. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali seçkisinde yer alan çarpıcı filmlerden biri olarak değerlendirilebilir.  Hollanda, Almanya ve Belçika ortak yapımı olan film, Nina’nın eski eşinin ölümünden sonra yaşadığı bunalım ve bu bunalımla baş etme yöntemleri üzerinden ilerliyor. Otobanlarda durmadan dolaşan ve oradan oraya giden Nina, tam bir kaybolmuşluk hali yaşamaktadır. Film boyunca kullanılan soğuk renk skalasının da büyük katkısıyla  bu ruhsuz yollarda git gide yok olan bir kadın portresi çizen film, Nina’nın Alman kamyon şoförü Matthias’la tanışmasıyla yön değiştirir gibi görünmektedir. Küçük bir kızı da olan Nina, her şeyini geride bırakmaya çalışsa da, eski eşinin köpeğini çalarak onu hem kızının hem de ölen eşinin yerine koyar. Kurtulmaya çalıştığını düşündüğü bu boşluğu aslında farklı yollardan doldurmaya çalışmaya devam etmektedir.

Tam olarak neyden kaçtığı ve neye ulaşmaya çalıştığı, yani Nina’nın karakter ihtiyacının açık açık verilmediği filmde olaylar ikinci bölüm ve birinci bölüm sırasıyla sondan başa izleyiciye sunuluyor. İkinci bölümde daha çok Nina’nın kadınlığına ve anne kimliğine yönelik ihtiyaçlarına odaklanıyoruz. Matthias ile yaşadığı ilişkide Nina’nın hassasiyetlerini ve acı duyduğu olayların yavaş yavaş gün yüzüne çıkışına tanık oluyoruz. İkinci bölüme adını veren “köpek”, film için önemli metaforlardan biri olarak değerlendirilebilir. Nina’nın yemek yemeye gittiği ancak yiyemeyip köpeğine verdiği yumurtanın aynısını Nina’nın küçük kızıyla yediğini görüyoruz. Birinci bölümde kaybedilen ve yeri doldurulamayan tüm ihtiyaçlarını yeni bir köpek yerine kocasının köpeğiyle doldurmaya çalışması hala koparamadığı bir bağın kanıtı olarak okunabilir.

“Her Biri Ayrı Renk” kategorisinde yer alan Zurich, 89 dakikalık kısa sayılabilecek süresinden daha uzun hissettiren bir film olsa da, farklı ve kendine özgü bir anlatımının olduğunu da söylemek mümkün.

Deniz Seviyesi (2014/Türkiye)

deniz-seviyesi-filmloverss

Esra Saydam ve Nisan Dağ’ın hem yönetmenliğinde hem senaristliğinde birlikte çalıştıkları filmleri Deniz Seviyesi’nde  bu sene Uçan Süpürge Genç Kurul Başkanlığı’nı da üstlenen Damla Sönmez ile Ahmet Rıfat Şungar’ı başrollerde izliyoruz.

Filmin konusundan bahsetmek gerekirse, Damla New York’ta yaşayan ve Amerikalı Kevin ile evlenmiş ve hamile kalmış, başarılı bir kadındır. Ablasının davetinin ve kocasının da “büyüdüğün yerleri görmek istiyorum” ısrarı üzerine çok istemeden de olsa tatil için Türkiye’deki yazlık evlerine giderler. Bu geri dönüş konusunda oldukça gizemli ilerleyen film, Damla’yı bu kadar huzursuz eden durumun ne olduğunu uzun süre açıklamayarak merak duygusunu da oldukça iyi bir şekilde yukarıda tutmayı başarıyor, ancak olaylar çözüldüğünde bu merak için hak edilen tatmin sağlanamıyor. Nispeten klişe bir hikayeye dönüşen film, kullandığı doğa ve Damla-Burak ilişkisini geri dönüşler yerine iki küçük çocuk üzerinden anlatması ve ne oldu/ne bitti vurgusu yerine bugünde karakterlerin yaşadığı duygulara odaklanmasıyla artı puan kazanıyor.

Gösterim sonrası söyleşiye gelen yönetmenler Esra Saydam ve Nisan Dağ, oyunculardan Damla Sönmez ve Ahmet Rıfat Şungar, filmlerinin başarısının yanı sıra sempatik tavırlarıyla da izleyiciye kendilerini sevdirdiler. Ancak gösterimde yaşanan altyazı sıkıntısı, izleyicilerin yönetmenlere sitem etmesine sebep oldu.  Esra Saydam ve Nisa Dağ’ın şaşkınlığının üzerine de sorunun teknik olduğunu belirten festival yönetimi, eksikliği üstlendi.

Yönetmenlere ve oyunculara yöneltilen sorular ise, iki yönetmenle çalışmanın nasıl olduğu, çekimlerin nerede yapıldığı, genç yönetmenlere verilecek tavsiyeler üzerinden şekillendi. Ahmet Rıfat Şungar iki yönetmenle çalışmanın zorluğu konulu soruya, Esra Saydam ve Nisan Dağ’ın sette iki kişi gibi hissedilmediğini, çok başarılı bir şekilde iş bölümü yaptıklarını ve hiçbir zaman iki yönetmeni ayrı ayrı memnun etme sorunu yaşamadıklarını belirterek cevap verdi.  Çekimlerin Ayvalık, Şeytan Sofrası’na yakın olduğu belirten oyuncuların yanı sıra Esra Saydam ve Nisan Dağ da genç yönetmenlere, özellikle kadın yönetmenlere vazgeçmemelerini öğütlediler.

Kızlar Çetesi – Girlhood (2014/ Fransa)

kizlar-cetesi-girlhood-filmloverss

Yönetmenliğini ve senaristliğini Celine Sciamma’nın yaptığı Kızlar Çetesi, geçen sene Cannes Film Festivali’nin de açılış filmiydi. Cannes’da oldukça beğenilen ve övgüler alan film, Marianne’nin Vic’e dönüşümü ve bu dönüşümün onu nereye götürdüğü üzerine etkili bir film. Peki Marianne ve Vic olarak kodlanan bu iki farklı karakter özünde neleri barındırıyordu ve bu Marianne’ni bu değişime götüren yol ve sebepler nelerdi?

Marianne, annesinin çalışması dolayısıyla kardeşlerinin bakımını üstlenmiş liseye geçmeye hazırlanan genç bir kızdır. Notlarıyla alakalı olarak ancak Meslek Lisesi’ne alınabileceğinin söylenmesinin üzerine Marianne’nin içinde yanan Vic karakterine ait kıvılcımları görürüz. Bunun üzerine, abisinin fiziksel ve psikolojik baskısına karşı koyamayan Marianne, özgür ruhlu üç kızla tanışır.

Victoria yani zafer anlamına gelen bu isim, grubun lideri Lady tarafından Marianne’ne verilir. Ataerkil sistemin baskılarına karşı duran ve istediklerini yapan bu yeni arkadaş grubu Marianne’ı oldukça değiştirir. Giyimi, tavırları ve öncelikleri değişen Vic, bir kızkardeşlik dayanışması içerisinde yaşadığı hayattan memnundur. Çünkü yalnız ve baskı altında yaşadığı hayatın ardından gelen bu dayanışma ve kendine güven duygusu Marianne’ni kendine getirir.

Özgürlüğe giden yolda sırayla her şeyini kaybeden ama pes etmeyen bir kadınlık hikayesi olan Kızlar Çetesi, yüzünüzde bir gülümsemeyle izleyeceğiniz birçok sahnenin yanı sıra, iç burkan kadına ve kadınlığa dair sorgulamalar da içeriyor.

Çekimlerin ve oyunculukların da oldukça başarılı olduğu film, hiçbir noktada abartıya kaçmış ve yaşananları dramatize etmiş gibi görünmüyor. Kolaylıkla kurban rolüne büründürülebilecek olan Marianne’nin pes etmeyen tavrına ve içindeki Vic karakterine hayran kalabilirsiniz.

Nena (2014/Hollanda)

nena-filmloverss

Saskia Diesing’in yönetmenliğini yaptığı ve senaryosunu Esther Gerritsen ile birlikte yazdıkları filmde, 1989 yazında 16 yaşında olan Nena’nın hayatı git gide renklenirken felç geçiren babasının hayatı da o denli rengini kaybetmektedir. Bu sebeple intihar eden ancak intiharı başarılı olmayan babasına büyük bir kırgınlık duyan Nena, eş zamanlı olarak Freudyen bir okumayla öfke duyduğu babasının yerine sevgilisi Carlo’yu koyar. Zaman içerisinde baba-kızın ilişkisi düzelse de paralel kurgularla da vurgulanan sahneler eşliğinde, Nena kendisi için en heyecanlı günlerini geçirirken Nena’nın babasının da tükenmişliği göze çarpar.

Politik arka planı televizyon ve radyodan duyulan haberlerle veren  film Nena, Berlin Duvarı’nın sarsılmaya başladığı dönemde ilişkileri de sarsılan ancak birbirini çok seven baba-kızın ikisi için de doğru olan kararı vermeye giden yolda yaşadıkları 16 yaşa dair yaşanan sıcak bir aşkla birleştirilince ortaya keyifli bir seyirlik çıkıyor.

!8’in Halleri kategorisinden izlenebilecek güzel ve etkili filmlerden biri olmasıyla da 18. Uçan Süpürge Film Festivali Günlükleri adı altında yazdığım incelemelerde yer alıyor.


Ecem Şen

Ecem Şen

675 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →