17. Uçan Süpürge Film Festivali Günlükleri
17. Uluslararası Uçan Süpürge Film Festivali başladı. İzleyebildiğim kadarıyla bazı filmleri bu başlık altında inceleyelim.

Yarım Kalan Mucize (The Miracle) – Turkey – 2013
1940’lı yıllar… Hikâye, ikinci dünya savaşı atmosferinde, Anadolu’ya yokluğun hâkim olduğu zamanlarda geçiyor. Nahide, yakın arkadaşının bir köy ağasıyla evlendirilmeye çalışılması sonucu intihar etmesinin de etkisiyle kaderini yeniden yazmaya karar veriyor. Şefik öğretmeninin de desteğiyle köyden erkek kılığında kaçarken bu adım, Anadolu’da yeni bir eğitim seferberliğinin habercisi oluyor.
Böylesi zengin bir konunun çok daha güçlü bir dramatik yapıyla, daha kararlı ve içi doldurulmuş alt metinlerle sunulmasını temenni ederdim. Ya konu haddinden çok güçlü ya da yapım aşamasında bir şeyler havada kalmış. Ama elbette bugün maruz kaldığımız “ezberci” eğitim sisteminin karşısında, politik çıkarlar ve kirli düşüncelerle yok edilmemiş olsaydı eğer bugün ülke olarak bambaşka bir noktada olabileceğimizin hayalini kurdurtan Köy Enstitüleri’nin bir zamanlar var olduğu gerçeğini anlatması, araştırmaya teşvik etmesi bile başlı başına bir başarıdır benim nezdimde. Bu nedenle İlhan’a, ekibine ve Uçan Süpürge sorumlularına teşekkür ediyorum.
Ne yazık ki varlığını yalnızca 14 yıl sürdürebilmiş Köy Enstitüleri’nin, hangi şartlar altında oluştuğunu ve getirilerini; “ağlatma”yı hedeflemeden anlatması özellikle takdire şayandı. Filmin yapımcı, senarist ve başrol oyuncusunun aynı zamanda yönetmenin kızı Nihan Belgin olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Bir şekilde hedefini yerine getirmiş bu filmi, program dâhilinde izleme fırsatını ne yazık ki kaçırdınız ama ulaşmanızda fayda var.

Bends (Vurgun) – Hong Kong – 2013
Çinli şoför Fai, hamile karısının Hong Kong’da doğum yapması ve çocuklarının o ülkenin vatandaşı olabilmesi için yasalar gereği para ödemesi gerekir. Hamile Çinli kadınların yasadışı göçü, şehrin bağımsız kimliğini zedelediği gerekçesiyle illegal kabul edilir. Bunun sebebi olarak da, hamile kadınlar için doğumevlerinde yörenin kadınlarına yer kalmadığı gerekçe gösterilir. Vurgun, göç karşıtlığı üzerinden polemik yaratmadan politik bir film olmayı başarıyor çünkü aslolan hikâyeyi destekleyen güçlü bir çatışma var. Fai’nin Hong Konglu zengin patronunun eşi Anna’ya ait bu çatışma. Anna, kocası birdenbire ortadan kaybolunca, evlenerek içine girdiği gösterişli hayatın vitrinini koruma gayret eder. Onun çöküşü Fai’nin bir şekilde umudu oluverir…
Görsel açıdan oldukça zengin bu filmi, daha yoğun ve vurucu işlenmiş olsaydı gönül rahatlığıyla önerirdim ama… Konusu ilginizi çekiyorsa diyeyim artık. Zaten festival kapsamında ikinci ve son gösterimiydi.

Bobo – Portekiz – 2013
Sofia, çocukluğunun geçtiği Lizbon’daki evinde herkesten uzak bir hayat sürmektedir. Sofia’nın annesi bir gün evi çekip çevirmesi ve torununa bakması için Afrikalı bir hizmetçi tutar. Sofia önceleri bu durumu yadırgasa da Mariama’ın varlığına zamanla alışır. Ama gelgelelim ortada bir çocuk yoktur. İşin garip tarafı bu gizemin, filme adını veren Bobo adlı bir kız çocuğunun kaderi olan “kadın sünneti” olayıyla hiçbir şekilde bağlantılı olmaması… Yönetmen gösterim sonrası yaptığı söyleşide bu yanılsamayı şu şekilde açıklıyor: “Toplumsal sorunlardan ziyade kişisel problemleri anlatmayı hedefleyen bir film Bobo.” Benim anlamadığımsa; madem kişisel problemlere odaklanan bir film Bobo, neden bu isim ve bu sinopsis? Bobo’yu yalnızca birkaç kez perdede görüyoruz. Ve “kadın sünneti” üzerine tek önerme Mariama’ya ait bir cümleyle sınırlı: “Burası Afrika değil Avrupa anne!” Eee? Açıkçası derdini anlatamayan, daha doğrusu bir derdi olmayan ama varmış gibi davranan bir filmdi… Kadın sünneti konusu üzerine, festival programı dışında, muhtemelen yönetmenin de izlemediği alternatif bir film önermek istiyorum: Çöl Çiçeği. Son olarak, filmin tüm olayı kişisel problemler bile olsa bunu seyirciye yansıtacak çok fazla önerme yoktu, neyse ki birisi aklımda kaldı… Ucu açık da olsa Sofia’nın rüyasında görüp durduğu korkuluk filme renk kattı.

Who’s Afraid of Vagina Wolf? (Kim Korkan Hain Vajina’dan?) – ABD – 2013
Aşk hayatını kariyeri için feda eden bir film yapımcısı, 40. doğum gününden bir gün sonra fark eder ki, ne aşka ne de kariyere sahip olabilmiştir. “Kim Korkar Virginia Woolf’tan”ın tüm kadın versiyonlarını uyarlayarak aşk hayatını ve kariyerini geri kazanmaya karar verir. İlham perisi ise sıradan bir günde yollarının kesiştiği kadın Katia’dır…
Yönetmen Anna Margarita Albelo filmden sonra gerçekleştirdiği söyleşide, yine kendisinin canlandırdığı karakterle benzeşen bazı özellikleri olduğunu ifade etti. Yarattığı karakter de yönetmen gibi, Kübalı-ABDli, 40 yaşında, lezbiyen ve benzeri özelliklere sahip… Ya da en net ifadeyle hem protagonist hem antagonist bir yapısı var. Genel olarak filmin oto kurgusal bir yapısı olduğundan da bahseden Albelo; kendi hayatından, deneyimlerinden ve gözlemlerinden çokça yararlandığı için yazması zor bir senaryo oluşturduğunu; bu ismi kullanarak aslında seyirciye biraz da eğlenceli bir tuzak kurduğunu da ekledi. “Film içinde film” yapısı, “ille de seks” yaklaşımında yapımcılara verilen ince ayar, yönetmenin Virginia Woolf hayranlığı ile umutsuz biten birçok lezbiyen filmine inat, feminist ama eğlenceli bir dille belirgin ve evrensel bir temaya dönüşen film 10 ödül kazanmış.
‘Film içindeki filmi’nde kullandığı kurgu tekniğini örnek vererek genç sinemacılara; “Bir hedefiniz varsa asla yılmayın, pes etmeyin. Çözüm üretin.” mesajı veren Albelo, kurguda attığı bir sahneden de bahsederek söyleşiye katılanları bir hayli güldürdü. Final sahnesinde kurguda kesilen bir öpüşme sahnesi olduğunu, o planı iki sebeple kullanmadığını açıkladı. Birinci ve mantıklı olan sebep; filmin önermesinin başroldeki karakterin seks hayatından ziyade“kendini aşma çabası”na vurgu yapmak olmasıydı. İkinci ve komik olan sebepse; bir oyuncunun bu fiziksel yakınlığı sette de olsa deneyimlemek istemesiydi.
Albelo; “Yalnızca filme değil festivale geldiğiniz ve bağımsız sinemayı desteklediğiniz için teşekkür ederim.” temennileriyle sohbete son verdi. Programdaki son gösterim olsa da, yönetmenin de hatırlatmasıyla filme ulaşmanın imkansız olmadığını belirtmekte fayda var.

Hush… Girls Don’t Scream (Şşş… Kızlar Çığlık Atmaz) – İran – 2013
Shirin, düğününe bir saat kala otel hademesini öldürmekle tutuklanır. Olay örgüsü, bir yandan Shirin’in çocukluğuna yapılan flashbacklerle çözülürken öte yandan bu çözülmeler yeni birer düğüme dönüşür. Shirin’in avukatı, öldürdüğü adam, ondan hayatını çalan bir başka adam ve nişanlısı arasında süregiden çatışmalar dizisiyle örülen hikâye, mahkeme sekanslarındaki tiratlarla doruk noktasına ulaşır.
“Sinema yalnızca eğlence değildir, vermek istediği bir mesajı da olmalıdır. Seyirci salondan ayrıldıktan sonra o filmi düşünmeli…” diyor yönetmen Pouran Derakhshandeh. Filminin Tahran’da bir festivalde En İyi Seyirci Ödülü, Birleşik Devletlerde ise En İyi Film Ödülü aldığını söylerken ekliyor; “Bu film hep kapalı gişe oynadı, Amerika’da da aynı şekilde… İlk defa bu kadar az katılımla karşı karşıyayım. Çocuk istismarı evrensel bir konu oysa… Türkiye’de de ne kadar yaygın olduğundan haberim var. Çocuklarımız konuşamıyor dolayısıyla yetişkinler de bu durumu anlayamıyor. Ruha açılan derin bir yara böylesine derin bir suskunluğa gömülmemeli. Bu konu ne koşulda olursa olsun, görmezden gelinmemeli. Herkes, özellikle de kadınlar el ele verip bir şeyler yapmalı. Benim elimden gelen bu, çok zor koşullar altında çektiğim bu filmi gücüm yettiğince anlatmaya çalıştım. Kendi ülkemde gösterim yapmak zordu ama seyirciler empati yapıp fazlasıyla ilgi gösterince hükümetin de eli kolu bağlandı…”
Filmi festivalde izleme fırsatını kaçırsanız da bir şekilde ulaşmaya çalışmanızı öneririm. Birçoğumuzun cesaret edemediği bir açıdan hayata yaklaşmaya, bazı sorular sormaya ve farkındalığa ihtiyacımız var. “Şşş… Kızlar Çığlık Atmaz” elinden geleni yapıyor.

Ferahfeza (Ships) – Türkiye – 2013
Tuzla’da bir tersanede çalışan 20 yaşındaki Ali, babasının dikte ettiği yaşam koşullarından memnun değildir. Denize açılan gemileri imrenerek seyrederken uzakta bir yerlerde kendisi için daha güzel bir hayatın olduğuna inanır. Tesadüflere anlam yükleyip, onu mutlu edecek işaretlerin peşine düşen genç adamın karşısına bir kadın çıkar, Eda… Ali ve Eda, apolitik olmakla suçlanan bir kuşağın iki bireyi olarak yansıtılır. Onlara ne verilse ne sunulsa elinin tersiyle itiyorlarmış gibi düşünürüz. Sürekli bir gitme arzusu kadar kuvvetli olmasa da âşık olurlar ya da aralarındaki ilişki tamamen varoluşsal bir uzaklaşma kavramının onları yakınlaştırmasıyla sınırlıdır.
Festival boyunca seyircisiyle iki söyleşi gerçekleştiren yönetmen Elif Refiğ mekân olarak tersaneleri seçmesini şöyle açıklıyor: “Tersane denizin sonsuzluğunu engelleyen, unutulmuş metallerin maddi ve manevi olarak yük olduğu bir mekân. Denizin enginliği umut etmeyi, hayaller kurmayı temsil ediyor. Tersane ise yaşam belirtisi göstermeyen, karanlık bir yer… Mekân üzerine kurulan bu çelişki karakterlerin de parçası olduğu bir duruma dönüşüyor. Ayrıca unutulmamalı ki, tersaneler birçok can almış mekânlardır. Biraz da bu nedenle tersaneleri kullandık.”
Refiğ, film boyunca mitolojik öğeler de kullanıyor. Metallerin ortasında bir dilek ağacı, gazeteci mi sivil polis mi ne olduğu belirsiz bir adam, martı yumurtalarıyla kurduğu deney, kendini rüzgâra bırakma isteği gibi… Mutlak aidiyet, güven, inanç gibi kavramlar bu şekilde naif bir anlatım diliyle seyircisine sunuluyor. Final sahnesiyle özellikle vurguluyor; “ Yolun kendisini yürümek önemli, yolun kendisini göze almak. Hayal kurmamızı engelleyen her ne ise ona rağmen, yola çıkmak.”

Bal (Miele) – Fransa & İtalya – 2013
Angela del Fabbro’nun “Vi Perdono” adlı romanından uyarlanan filmde yönetmen Valeria Golino, İtalya’da tabu olan ‘ötenaziyi’ ele alıyor. İrene (Jasmine Trinca), hayatındaki insanlardan gizli saklı Meksika’ya gidip illegal ilaçlarla ölümcül hastalığa yakalanan ve bu süreci hızlandırmak isteyen insanlara kendince yardım etmeyi meslek ediniyor. “Miele” yani bal, karakterin mesleki ismi olarak karşımıza çıkıyor. Filmde geçen “Merhaba ben Bal… Utangaç ve yalnızım.” repliği kadın karakterimiz üzerine düşündürücü… Yaptığı meslek, insanlarla iletişimi, aşk hayatı onu tam bir kaosa sürüklerken mesleği gereği şahit olduğu acı sonlar onu, içinde bulunduğu durumu sorgulamaya itiyor. Rutin bir gününde, aslında fiziksel olarak turp gibi ama ruhsal açıdan bunalımda bir adamla karşılaşınca savunma mekanizması olduğu gibi çöküyor. Duygularını kontrol etme, görünmez olma zorundalığı onu hayatının gidişatı üzerine kararlar almaya zorluyor… Tabii bu süreç de asla kolay olmuyor… İlgi çekici bir konusu ve akıcı havasıyla güzel bir Uçan Süpürge seçkisi görmek istiyorsanız 12 Mayıs’ta Kızılırmak Sineması’nda Bal’ı izleyebilirsiniz.

Mavi Dalga – Türkiye – 2013
Mavi Dalga, eleştirmen kimliğiyle de bilinen Zeynep Dadak’ın yönetmen koltuğuna oturduğu ilk filmi… 50. Altın Portakal Film Festivali jürisinin nasıl bu karara vardıklarını kestiremesem de “En İyi Senaryo”, “En İyi Kurgu” ve “En İyi İlk Film” ödüllerini verdiği filmin başrolünde Ayris Alptekin oynuyor. Hikâye üniversite ve özgürlük hayalleri kuran bir grup liseli kızın eylemlerinden ve bu eylemlerin döngüsünden oluşuyor. “Deniz” karakterine hayat veren Alptekin; cinsel kimliği, arzuları ve yaşının getirdiği gelgitlerle rutin hayattaki basit problemler arasında yapay bir çatışma yaşıyor. Açıkçası bu yapay çatışma benim için filme serpiştirilmiş küçük heyecanların yok saydırabileceği türden değildi. Yine, ne yazık ki, anlam veremesem de, filmin uluslararası prömiyerini 64. Berlin Film Festivali’nde gerçekleştirdiğini ve yine aynı festivalde üç Türk filmiyle birlikte yarıştığını belirtmeden geçemem. Bir sonuca bağlayacak olursam, festivalin ilk gününde izlediğim bu filmi Mayıs 11’de yönetmen veya oyuncunun da katılacağı bir seansta değerlendirme fırsatı sizin de hala elinizde…

My Dog Killer (Köpeğim Killer) – Slovakya & Çek Cumhuriyeti – 2013
Slovak Cumhuriyeti’nin 2014 Oscar Ödülleri Yabancı Dil Kategorisi’nde aday olan filminin yönetmen koltuğunda Mira Fornay oturuyor. 18 yaşındaki Marek’in bir gün içerisinde yaşadıklarını konu alan filmde alt metin olarak güçlü bir “toplumsal hayattan soyutlanma, dışlanma” eleştirisi yapılıyor. Sert adamlar, Neonaziler ve masum bir canlıyken yetiştirme sürecinde ona aşılanan şiddetle ölümcül olabilen Killer adlı köpek oldukça ideolojik kanılar çağrıştırsa da filmin genel mesajı bireyin bir gruba dâhil olma arzusu ve mağduriyet döngüsü çevresinde gelişiyor. Marek’in yıllar önce onu terk eden annesiyle ilgili öğrendiği gerçek, Uçan Süpürge’yle alenen bağlantılı diyebilirim. Kadının bir seçim veya sonrasında karakterin dile getirdiği üzere; yaptığı tek bir hata, eylem olarak ise Çingene bir adamla kaçması onu ailesinden ve çevresinden soyutlamıştır. Marek ise faşist arkadaş grubunun dışlaması ve çocukken terk edilişinin travmasıyla üvey kardeşi ile çok sevdiği köpeği Killer arasında üçlü bir çatışma yaşıyor. Film bittikten sonra seyircilerle keyifli bir söyleşi gerçekleştiren yönetmen ırkçılıktan ziyade bireyin önyargı problemine dikkat çekmek istediğini dile getiriyor. Kaçıranlar için film, 11 Mayıs’ta tekrar Kızılırmak Sineması’nda.

August Fools (Ağustos Şakası) – Finlandiya & Çek Cumhuriyeti – 2013
Elsa küçük bir şapka dükkânı işleten, hayatının ipleri daima elinde olan orta yaşlı bir kadındır. Seneler önce öldüğünü düşündüğü sevgilisi bir gün şehre dönene kadar hayatı trajikomik olmaktan çok uzaktır. Kendisi için yepyeni bir hayatı mı yoksa Çekoslovakyalı bir sığınmacının izini sürmesini isteyen Fin Polisinin baskısıyla geçecek bir hayatı mı tercih edecektir?
Ağustos Şakası, festivalin ilk gününde izleyebildiğim üç filmden en iyisiydi diyebilirim. Filmin sonundaki söyleşide yönetmenin de dile getirdiği gibi, filmin Türkiye prömiyerini Uçan Süpürge’de gerçekleştirmesi seyircisini de çok mutlu etmiş olacak ki alkışlarla taçlandı. Filmleri kapalı gişe oynayan Finlandiyalı yönetmen Taru Makela’nın da ifadesiyle küçük ulusların hayatta kalma çabası ve basit insanların gerçek hikâyesinden oluşan olay örgüsü komünizm ve çok nadir de olsa kapitalizme getirdiği eğlenceli yaklaşımlarla akılda kalacak gibi. Politiklerle dalga geçildiğini düşünen eleştirmenlerin aksine, yönetmen politikanın arka plânda olduğu görüşünde ve bence bu çok haklı bir sav… Çünkü odak noktası, bireylerin kendi hayatlarıyla ilgili seçimleri ve problemleriyle ilişkili… “Kalbine uy” ve “Balinaları takip edelim, bizden çok daha bilgili ve eğlenceliler!” gibi tezlerin peşinde, naif bir hikâye. Hey Ankara! Şakacı ve tatlı dilli yönetmeniyle söyleşisini burun farkıyla kaçırsan da Ağustos Şakası’na 11 Mayıs’ta da tutulabilirsin!
Özge Yağmur
130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →