· 9 dk okuma

17. Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken 20 Film!

17. Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken 20 Film!

Sinemaseverler için sonbaharın gelişini müjdeleyen Filmekimi bu yıl 17. kez düzenleniyor. Dünyanın en saygın festivallerinden ödülle dönen, yılın en merakla beklenen filmlerinden oluşan program ise yine göz kamaştırıcı. Bu geniş programın tamamen açıklanması vesilesiyle 17. Filmekimi’nde kaçırılmaması gereken 20 film listesini sizler için derledik.

17. Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken 20 Film!

Kül En Saf Beyazdır – Ash is Purest White

Çin sinemasının önemli temsilcilerinden Jia Zhang-Ke’nin, ülkesinin yaşadığı dönüşümleri farklı üsluplarla ele aldığı Günahın Dokunuşu ve Dağlar Uzaklaştığında filmlerini de daha önce Filmekimi kapsamında izleme şansı bulmuştuk. Yönetmen, benzer bir yaklaşımı bu kez gangster filmi kalıpları üzerinden sunuyor. Özellikle John Woo ve Johnnie To gibi bu türün ustalarından esinlendiği söylenen Ash is Purest White, suça bulanmış yeraltı dünyasında geçen ve uzunca bir zaman dilimine yayılan bir aşk öyküsü anlatıyor. Özellikle başroldeki Tao Zhao’nun başarılı performansıyla adından söz ettiren film, Cannes’da Altın Palmiye için yarışmıştı.

 Şüphe – Burning

Katıldığı Cannes Film Festivali’nden aldığı FIPRESCI ödülünün yanında, festival esnasında eleştirmenlerden aldığı puanlarla Toni Erdmann’ı geçerek bu alandaki zirvenin yeni sahibi olan Burning, Güney Kore’nin son yıllarda yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden Lee Chang-dong’un yeni filmi. Yedi yıl aradan sonra kamera arkasına geçen yönetmenin, teknik ustalıkla gizemli bir aşk hikâyesini birleştirmedeki başarısı filmin ilk gösteriminden beri dilden bile yayılmış durumda. Ülkemizde de birçok seveni olan yazar Haruki Murakami’nin öyküsünden sinemaya uyarlanan Burning, daha şimdiden adını 2018’in en iyi filmleri arasına yazdırdı diyebiliriz.

Climax

Filmlerinin içerdiği aşırılıklarla kendinden bahsettirmeyi her daim başarmış olan Gaspar Noé’nin yeni filmi Climax de yönetmenin genel çizgisinden sapmış görünmüyor. Gösterileri için hazırlanan bir dans grubunu merkeze alan film, seyircileri yine sonuna kadar zorluyor. Climax’in asıl dikkat çeken yanı ise; filmin, seveni olduğu kadar nefret edeni de olan Noé’nin neredeyse herkes tarafından karşısında saygıyla eğildiği bir ustalık eseri olarak karşılanması. Neon ışıklarla bezeli bir dans pistinde her türden aşırılığın hüküm sürdüğü bu sinematik partiye katılmak, özellikle risk almayı seven sinemaseverler için kaçınılmaz gibi görünüyor.

Küçük Serseri Uzaylılara Karşı – Coincoin et les z’inhumains

Coincoin et les z’inhumains, Bruno Dumont’un sinemasında çok sert bir kırılmaya işaret eden dört bölümlük mini dizi P’tit Quinquin’in devamı niteliğinde bir yapım. Öncülü gibi dört bölümden oluşan film, galasını Locarno Film Festivali’nde yapmıştı. İlk filmde gördüğümüz Dumont’un absürt dünyasının tüm ögeleri bu filmde de mevcut; fakat bu kez işin içine uzaylılar da katılıyor. Absürt komediyle durum komedisini bir araya getirirken politik sözünden ödün vermeyen Coincoin et les z’inhumains, festivalde iki bölüm hâlinde gösterilecek. İki seanslık bir çılgınlığa hazır olun!

Soğuk Savaş – Cold War

Önceki filmi Ida’yla Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’na uzanan Pawel Pawlikowski, Cold War’da seyircileri yine İkinci Dünya Savaşı sonrasına çağırıyor. Yönetmene Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandıran film, 1950’lerin Soğuk Savaş atmosferinde geçen bir aşk hikâyesini merkezine alıyor. Müzikleri, Ida’da da gördüğümüz dingin ama güçlü siyah-beyaz sinematografisi ve bunların birleşiminden doğan dingin, melankolik ve dokunaklı atmosferiyle öne çıkan Cold War, Filmekimi’nin zengin programı arasında es geçilmemesi gereken yapımlardan biri.

Dogman

Gomorrah ile Sicilya’nın suç dünyasına inen, Tale of Tales ile masalların sunduğu fantastik alemlere dalan Matteo Garrone bu sefer küçük bir kıyı kasabasında hüküm süren kötülük ve şiddet üzerinden toplumun geneline dair çıkarımlar yapmaya girişiyor. Kasabanın sevilen simalarından köpek bakıcısı Marcello’nun gittikçe sertleşen hayat şartlarını perdeye taşıyan Dogman, oyunculuk eğitimi almamış Marcello Fonte’nin fiziksel performansıyla da adından oldukça söz ettirdi. Cannes’dan En İyi Erkek Oyuncu ve Palm Dog ödülüyle dönen film, sessiz sinema dönemine yaptığı göndermelerle de sinefillere yoğun bir deneyim vadediyor.

Çifte Hayatlar – Doubles vies

Son olarak Personal Shopper’la korku sularında yüzen bir yas hikâyesi anlatan Fransız auteur Olivier Assayas, Doubles vies’de teknolojinin bireyler üzerindeki etkisini ironik bir komedi üzerinden inceliyor. Merkezine bir yayıncı ve bir yazar olan iki karakteri alan film, dijital çağda edebiyatın yaşadığı dönüşüme odaklanırken, seyircileri içinde yaşadığımız çağa dair sorgulamalara davet eden oyunbaz bir ton tutturuyor. Başrollerinde günümüzün en büyük Fransız oyuncularından Juliette Binoche ve Guillaume Canet’yi bulunduran Doubles vies, dünya promiyerini geçtiğimiz ay Venedik Film Festivali’nde yapmıştı.

Herkes Biliyor – Everybody Knows

İran sinemasının iki Oscarlı ustası Asghar Farhadi’nin yeni filminde iki önemli oyuncu, Penélope Cruz ve Javier Bardem rol alıyor. Bu yılki Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterilen Everybody Knows, Buenos Aires’te yaşayan bir kadının çocuklarıyla birlikte İspanya’ya gidişine ve eski tanıdıklarının da karıştığı olayların ortasında kalışına odaklanıyor. Seyirciyi ahlaki sorgulamaların ortasında bırakmayı seven Farhadi’nin yine benzer bir ton tutturduğunu ve filmin tamamının İspanyolca olduğunu ekleyelim.

Kız – Girl

Belçika’nın bu yılki Oscar aday adayı Girl, balerin olmak için isteyen 15 yaşındaki ergen trans birey Lara’nın hikâyesine odaklanıyor. Zaten yeterince zorlu bir süreç olan bale eğitimiyle, ergenliğin yolunun kesişmesi filmin tonunu belirliyor. Yönetmen Dhont’un bir gazete haberinden yola çıkarak çektiği Girl, Cannes’dan hem en iyi ilk filme verilen Altın Kamera hem de Kuir Palmiye ödülleriyle döndü. Film, yılın en güçlü cesaret öyküsü olmaya aday bir  yapım.

İz Bırakma – Leave No Trace

4 dalda Oscar’a aday gösterilen, son dönemin en iyi Amerikan bağımsızlarından biri olan Winter’s Bone’un yönetmeni Debra Granik’in dönüş filmi olan Leave No Trace, dünya prömiyerini sene başında Sundance’te yapmıştı. Film, yönetmenin önceki filminden aşina olduğumuz gerçekçi sularda gezerken, şehirden uzak bir şekilde, ormanın derinliklerinde yaşayan bir baba-kız üzerinden doğa ve şehir ikilemine odaklanıyor. Gerçek olaylardan yola çıkılarak yazılmış My Abandonment romanından sinemaya uyarlanan Leave No Trace’i, tutkulu ve dokunaklı bir masal olarak niteleyenlerin sayısı hiç de az değil.

Kalpteki Bıçak – Knife + Heart

Bu sene Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan Knife + Heart, etkisini kaybetmekte olan tür sinemasının 70’lerdeki güçlü örneklerini hatırlatan bir film. Filmin ana karakteri olan Anne, âşık olduğu kadını yeniden kazanmaya çalışırken bir yandan da oyuncularını teker teker öldüren seri katilin peşine düşen bir erotik film yönetmeni. Kulağa cesur bir melez gibi gelen bu yapı, başroldeki Venessa Paradis’in performansı, harika müzikler, ve nefes kesen bir tempoyla birleşince ortaya kült potansiyeli olan bir film çıkıyor.

İmgeler ve Sözcükler – Le livre d’image

Yaşayan en büyük yönetmen Jean-Luc Godard’ın son filmi Le livre d’image, ustanın son dönemde çektiği deneysel filmlere bir yenisini ekliyor. Her daim yeniliğin, sinemanın sınırlarını zorlamanın peşine düşen ustanın son filmi, günümüz dünyasının izini sesler ve imajlarla süren politik bir şiir olarak tanımlanıyor. Farklı formatların, görüntü ve ses parçalarının bir araya geldiği, farklı konular arasında gezinen güncel, sert ve ezberbozan bir düşünme pratiği diyebileceğimiz Le livre d’image, Godard’dan tam da bugünlerde bekleyeceğimiz bir yapıt. Filme Cannes’da Özel Altın Palmiye verildiğini hatırlatalım.

Yaz – Leto

Daha önce yine Filmekimi kapsamında izlediğimiz The Student ile hatırladığımız Kiril Serebrennikov’un yeni filmi olan Leto, izleyiciyi 1980’ler Leningrad’ına, Sovyetler Birliği’nde rock müziğin yaygınlaşmaya başladığı günlere götürüyor. Müzikle yoğurulmuş bir aşk üçgenine odaklanan filmde, David Bowie’den Iggy Pop’a birçok usta müzisyenin şarkılarını duymak mümkün. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan Leto, ilk gösteriminden beri dokunaklı öyküsü, siyah-beyaz sinematografisi ve enerjisiyle kendinden övgüyle bahsettiriyor. Bu övgüleri, Serebrennikov’un The Student’taki dinamik rejisiyle birlikte düşündüğümüzde Leto için heyecanlanmamak elde değil.

Mandy

1980’ler estetiğini yeniden üreten filmlerle son yıllarda oldukça sık karşılaşıyoruz. Ve açıkçası bu denemelerin her zaman olumlu sonuç verdiğini söylemek güç. Lakin daha önce Beyond the Black Rainbow’unu izlediğimiz Panos Cosmatos’un yeni filmi Mandy, bu konudaki önyargıları yıkıyor. Hem 80’ler estetiğinin hem de aksiyon-fantazi türünün sınırlarını şiddete bulanarak yıkan film, bir intikam hikâyesi anlatıyor. İçinde tarikatlar ya da yaratıklar gibi türlü aşırılıklar barındıran Mandy’nin başrolünde artık oyunculuğuyla kült mertebesine iyiden iyiye yakışan Nicholas Cage var. Filmin müziklerinin altında ise şubat ayında kaybettiğimiz besteci Jóhann Jóhannsson’un imzası bulunuyor.

Müze – Museo

Museo, 25 Aralık 1985’te Meksika Antropoloji Müzesi’nde yaşanmış gerçek bir soygunu konu alıyor. Uzunca bir süre yakalanamayan soyguncuların 30’lu yaşlarındaki iki veterinerlik fakültesi öğrencisi olduğu ancak yıllar geçtikten sonra anlaşılabildiği bu olay, Meksika tarihinin en büyük suçlarından biri olarak kayıtlara geçmiş durumda. Bir soygun filminin çok ötesinde bir anlatı sunan Museo, özellikle senaryosundaki zeka parıltılarıyla dikkat çekmiş ve yarıştığı Berlin Film Festivali’nden En İyi Senaryo Ödülü’yle ayrılmıştı. Daha önce Güeros’la son yılların en iyi ilk filmlerinden birine imza atan yönetmen Alonso Ruizpalacios, Museo’yla birlikte adını daha sık duyurmaya başlayacağa benziyor.

Aşırıcılar – Shoplifters

Çağdaş Japon sinemasının en üretken isimlerinden Hirokazu Koreeda’nın Cannes’daki prömiyerinden beri övgülere boğulan yeni filmi Shoplifters, bu övgülerin ardından başarısını Altın Palmiye kazanarak taçlandırmıştı. Küçücük bir evde yaşayan ve hayatlarına devam edebilmek için süpermarketlerden yiyecek çalmak zorunda olan bir aileyi konu alan film, aile hikâyeleri anlatma konusunda bir usta olduğunu söyleyebileceğimiz Koreeda’nın en olgun işlerinden biri olarak gösteriliyor. Oyuncu performanslarının da oldukça beğenildiği film, Koreeda’nın Japon sinemasının en büyük ustalarından Yasujiro Ozu’nun veliahtı olması noktasında bir dönüm noktasına işaret ediyor da olabilir.

Suspiria

I am Love ve Bigger Splash’le dikkat çektikten sonra geçtiğimiz yıl Call Me by Your Name ile gönülleri fetheden İtalyan yönetmen Luca Guadagnino, bu kez son derece zor bir işe kalkışıp tüm zamanların en iyi korku filmlerinden biri olan Dario Argento başyapıtı Suspiria’nın yeniden çevrimine imza attı. Berlin’deki bir dans okuluna musallat olan doğa üstü güçleri konu alan film, oyuncu kadrosunda Tilda Swinton ve Dakota Johnson’lı oyuncu kadrosuyla da dikkat çekiyor. Guadagnino’nun mekânlar üzerindeki hakimiyetini filmin tüm atmosferiyle bütünleştirmedeki başarısını düşünürsek, neredeyse tamamı tek bir mekânda geçen Suspiria’nın tüyler ürpertici anlatısının bu yeniden çevrimde nerelere ulaşabileceğini düşünmek bile fazlasıyla heyecan verici. Filmin müziklerine ise çağımızın en büyük müzikal akıllarından biri olan Thom Yorke’un imza attığını eklemeden geçmeyelim.

Sarayın Gözdesi – The Favourite

Sinema dünyasında dikkatleri üzerine çektiği Köpek Dişi’nden bu yana imza attığı filmlerle ilgi odağı olmayı sürdüren, Yunan Yeni Dalgası’nın simge yönetmeni Yorgos Lanthimos yeni filmi The Favourite’le kariyerini daha önce girmediği bir alanda devam ettiriyor. 18. yüzyılda geçen bir dönem filmi olan The Favourite, İngiltere Kraliçesi Anne’in gözüne girmeye çalışan iki kadın arasındaki, cinsel gerilimle bezeli mücadelesini anlatıyor. Venedik’te Olivia Colman’a En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getiren film, aynı zamanda Jüri Büyük Ödülü’nü de kazandı. Senenin en iyileri arasına girmesine kesin gözüyle bakılan The Favourite’ın ödül sezonunda da adından söz ettirmesi bekleniyor.

Jack’in Yaptığı Ev – The House That Jack Built

Matt Dillon, Bruno Ganz, Uma Thurman ve Riley Keough gibi farklı dönemden önemli oyuncuların oluşturduğu yıldızlar topluluğu bir kadronun yer aldığı The House That Jack Built’in asıl yıldızı ise tabii ki yönetmen Lars von Trier. Daha önce yaptığı açıklamalar nedeniyle Cannes’dan kovulan provokatör yönetmenin festivale dönüş filmi, 12 yıl boyuna bir seri katili takip ediyor. Bu süreçte girdiği riskli sular sebebiyle hem eleştirmenleri hem de seyircileri ikiye böldü film. Çok sert bir deneyim olacağına emin olduğumuz The House That Jack Built’in yılın en tartışmaları filmlerinden biri olduğunu belirtirken, işin içinde Lars von Trier olunca bu tartışmanın son derece çekici hâle geldiğini ekleyelim.

Gölün Altında – Under the Silver Lake

Önceki filmi It Follows’la korku türüne modern bir başyapıt kazandıran David Robert Mitchell’ın yeni filmi Under the Silver Lake, içinde onlarca popüler kültür ve sinema göndermesi bulunan, dolayısıyla sinefillere benzersiz bir deneyim sunan bir film olarak gösteriliyor. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmin başrolünde Andrew Garfield bulunuyor. Garfield’ın canlandırdığı Sam, günleri aylaklık ederek geçiren bir adamdır ve güzel komşusu bir gün ortadan kaybolur. Onu bulma girişiminin sonunda ise kendini Los Angeles’in ucu bucağı olmayan girdabının içinde bulur. Under the Silver Lake pastiş kültürünün neo-noir türüyle kesişmesinden doğan son derece zengin bir seyir deneyimi sunuyor.


Güvenç Atsüren

Güvenç Atsüren

339 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →