15. Filmekimi Filmleri
Sonbaharda sinema severleri festivalin büyüsü ile buluşturan Filmekimi 2016 yılında da şehre beyazperdenin ışığını yaymaya geliyor. 15. Filmekimi filmleri yeniden festival ruhunu alevlendirmek amacıyla yavaş yavaş belli olmaya başladı.
Filmekimi 2016
2002 yılından beri her sonbaharda sinemaseverleri bir araya getiren Filmekimi, bu yıl yeniden sonbaharda 15. kez kapılarını açmaya hazırlanıyor. Yeni sezonun merakla beklenen filmlerini izleme şansı elde ettiğimiz Filmekimi’nin programı bu yıl da oldukça zengin; bu yıl toplam yaklaşık 40 filmin beyazperdede yerini alması bekleniyor. Cannes’dan Sundance’e, dünyanın önde gelen film festivallerinde ödül kazanan filmlerin yanı sıra usta yönetmenlerin yeni filmleri de Filmekimi filmleri arasında yerini alıyor.
15. Filmekimi Filmleri Belli Olmaya Başladı!
Türkiye’nin önde gelen film festivallerinden Filmekimi filmleri, Filmekimi’nin resmi Twitter sayfasından açıklanmaya başladı. Bugüne kadar açıklanan Filmekimi filmlerini sizler için bir araya getirdik. Filmler açıklandıkça sayfamızı güncellemeye devam edeceğiz. Filmekimi’nden tüm gelişmeleri sayfalarımızdan takip edebilirsiniz.
15. Filmekimi Filmleri
Wiener Dog

Oyuncu kadrosunda geçtiğimiz yıl Filmekimi’nde gösterilen Mistress America’da izlediğimiz başarılı oyuncu Greta Gerwig ve Richard Linklater’ın Before serisinde, Krzysztof Kieslowski’nin Three Colors üçlemesinde izlediğimiz ünlü aktris Julie Delpy’nin yanı sıra Ellen Burstyn, Kieran Culkin, Danny DeVito, Tracy Letts ve Zosia Mamet gibi isimlerin yer aldığı, dört ayrı hikayenin anlatıldığı Wiener Dog’da hem yönetmen hem de senarist olarak Todd Solondz’u görüyoruz. Yönetmenin şimdiye kadar izlediğimiz filmlerinin arasından en çok başarı vaat eden filmi olmaya aday olarak görülen Wiener Dog ismini yönetmenin 1995 yapımı filmi Welcome to the Dollhouse’un aşağılanan karakteri Dawn Wiener’dan alıyor. Bu filmle bir köpeğin arkadaşlık üzerine insanoğluna verebileceği dersleri vurgularken, her biri farklı sorunsalı barındıran karakterlerini de ön sıralara taşımayı başaran yönetmen, 20 yıl önce ele aldığı karakteri, mizahtan adeta hiç ödün vermeden izleyiciye sunmayı başarıyor ve ayrıca yabancılaşan ve bununla birlikte yalnızlaşan insanı incelemeye olan ilgisinden de bir şey kaybetmediğini kanıtlıyor.
It’s Only the End of the World

Jean-Luc Lagarce’ın oyunundan beyazperdeye uyarlanan It’s Only The End Of The World (Just La Fin Du Monde), uzun süredir uzakta olan bir yazarın ailesini ziyaret etmesini konu alıyor. Ölümcül bir hastalığın pençesinde olan ana karakter, ziyareti sırasında yakında öleceğini ailesine açıklamaya çalışır. Oyunun beyazperdeye uyarlanması aşamasında, senaryoda Dolan’ın da katkısı var. It’s Only The End Of The World yönetmen Xavier Dolan’ın yaptığı açıklamalara göre kendisinin en iyi filmi sıfatını taşıyor. Bu açıklamanın verdiği heyecanla birlikte Edith Piaf’a hayat verdiği La Môme yapımındaki performansı ile Akademi ödülünü kucaklayan başarılı oyuncu Marion Cotillard, Blue Is the Warmest Color ile büyük bir çıkış yakalayan Léa Seydoux, L’instinct de mort ve Black Swan’den aşina olduğumuz başarılı oyuncu Vincent Cassel’i başrolde izleyeceğimiz yapım oyuncu kadrosuyla da dikkatleri üzerine toplamayı başarıyor.
Slack Bay

Bruno Dumont bu sene yeni komedi filmi Slack Bay ile karşımızda Filmekimi’nde olacak. Filmin başrollerini, Juliette Binoche, Valeria Bruni ve Fabrice Luchini paylaşıyor. Kuzey Fransa’nın güzel plajlarından birinde vakit geçiren bir çok turist bir anda ortadan kaybolurlar. Bu kayıp olayını araştırmak için gelen kötü şöhretli müfettişler Machin ve Malfoy bu kaybolma olayının merkezinin Slack körfezi olması gerektiğini düşünürler ve soruşturmaya oradan başlarlar. Slack körfezi, içinde kendi halinde balıkçıların yaşadığı küçük bir topluluğa sahiptir. Slack Bay’in meraklı ailelerinden Brefort’lar’ın ‘The Eternal’ lakablı babası kötü şakalar yapan ve özellikle bu şakaları 18 yaşındaki, Ma Loute adlı oğluna yapmayı seven bir adamdır. Van Peteghem ailesi ise her yaz tüm dejenerelikleri ile kasabadaki malikanelerine gelen burjuva bir ailedir. Ailenin Slack Bay’e gelmesinden bir süre sonra Van Peteghem’lerin uçarı kızı Billie Van Peteghem ve Ma Loute arasında bir aşk başlar.
My Life As a Courgette

“hepimiz aynıyız: hiç sevenimiz yok…” mottosuyla yola çıkan film Ma vie de courgette – My Life As a Courgette bu yıl düzenlenen Cannes Film Festivali’nden ödül ile dönmüş bir stop-motion tekniğindeki animasyon filmidir. My Life As a Courgette eleştirmenlerden tam not aldığı ve izleyiciyle buluştuğu anda büyük bir ilgi ile karşılaştığı Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdi ve aynı zamanda Yönetmenlerin 15 Günü seçkisi kapsamında beyazperdede izleyici karşısında yerini aldı. Aynı zamanda Annecy Festivali’nde En İyi Film ve İzleyici Özel Ödülü’nü kazanan animasyon filmi yedi arkadaşın hayatının ve bakışının çevresinde ilerliyor. Filmin senaryosu 2011 Filmekimi’nde gösterilen Tomboy’un yönetmeni ve senaristi Céline Sciamma imzalı. Ma vie de Courgette, dokuz yaşındaki bir çocuğun aslında kendi dünyasında geçen ama aynı zamanda evrensel bir hikayenin öznel bir anlatışı. Courgette lakabı olan dokuz yaşındaki bu çocuğun hayatın annesinin aniden ölmesiyle yeniden başlangıç yaşar ve bu yeni başlangıç bu farklı lakabı olan çocuk için farklı bir hayatın başlangıcıdır. Dokuz yaşındaki Courgette bir yetimhaneye yerleştirilir ve bu yetimhanede edindiği arkadaşları ile hayatı öğrenmeye çabalar.
Toni Erdmann

Maren Ade tarafından senaryosu yazılmış olan ve yönetmenliği yapılmış olan komedi filmi Toni Erdmann Filmekimi programına eklendi! Film Cannes film festivalinde komedi unsurlarıyla beraber izleyiciyi kendine bağlarken ve yılın en iddialı komedi filmlerinden biri olması sıfatını kazanırken festivalde bir başka yönüyle de ön plana çıktı. Film bugüne kadar festivalde eleştirmenlerden aldığı puanlar ile ortalaması yapılmış en yüksek puana sahip film başarısına sahip. Cannes Film Festivali’nde eleştirmenlerin gösterdiği büyük ilgi ve yüksek puanlarıyla film Cannes içerisindeki tarihe girdi ve bu başarısıyla beraber kendini bu yıl içerisindeki yapımlarda ön plana çıkardı. Maren Ade imzalı filmin kadrosunda Peter Simonischek, Sandra Hüller ve Michael Wittenborn yer alıyor. Almanya ve Avusturya ortak yapımı olan film Toni Erdmann bir babanın çabasına izleyiciyi sürüklüyor. Bu baba artık yetişkin olan kızıyla terkar bir bağ kurmaya ve tekrar kuracağı iletişimle beraber kızına yaklaşmayı amaçlıyor. Bu amacın peşinden gelen duygusal ve komik olgular filmi izleyici için büyük bir keyif seyirine dönüştürüyor.
American Honey

Andrea Arnold’un senaryosunu 2013’te yazmaya başladığı ve uzun bir yapım sürecinden sonra 2016 Cannes Film Festivali’nde ana yarışmada kendini gösteren filmi American Honey, genç bir kızın bir yandan seyahat edip bir yandan da dergi satarak yaşamlarını sürdüren bir gruba katılmasıyla başlıyor. Bahsedilen genç kızı oynayan Sasha Lane aslında bir oyuncu değil. Yönetmen Andrea Arnold, Kaliforniya’dan Florida’ya yaptığı uzun yolculuk boyunca plajlarda, parklarda içip eğlenen gençleri izleyerek aralarında uygun bulduklarına hemen oracıkta bir oyuncu seçmesi yapıyor. Daha önce 2015 yapımı bir kısa filmde kostüm asistanı olarak çalışmış olan Sasha Lane de, bu seçmelerden birinin kazanımı olarak sinemaya güçlü bir giriş yapıyor. Andrea Arnold’ın 2016 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan ve Jüri Ödülü’yle festivalden dönen Shia LaBeouf’lu American Honey 15. Filmekimi’nde izleyici ile buluşacak. Sasha Lane ve Riley Keough’nun Shia LaBeouf ile başrollerini paylaştığı filmin senaryosu da yine Andrea Arnold’a ait. Metot oyunculuğunun yılmaz neferlerinden biri olan LaBeouf, Fury’de role adapte olabilmek için günlerce duş almamış ve kendi yüzünü keserek savaşçı ruhunu ortaya çıkarmaya çalışmıştı. Bu filmde de bir araba camına çarpması gereken bir sahneden elinde ve kafasında dikişlerle ayrılan başarılı oyuncunun performansının büyük bir merak konusu.
The Handmaiden

Park Chan-wook’un son filmi The Handmaiden bir cinsellik, aşk, ihanet ve intikam öyküsü anlatıyor.
Sarah Waters’ın Fingersmith romanından sinemaya uyarlanan The Handmaiden, Chan-wook Park’ın 2009 yılında yönettiği vampir temalı Thirst filminden sonra çektiği Kore dilindeki ilk film olma özelliğini gösteriyor. Sarah Waters’ın aynı zamanda senaryosunu yazdığı film, prömiyerini bu yıl 11-22 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek olan 69. Cannes Film Festivali’nde yaptı.
15. Filmekimi’nde gösterilecek film Cannes’da çokça konuşuldu. Kostümleri, yapım tasarımı, konu örgüsü, müthiş görüntüleri, oyunculukları, estetik yaklaşımıyla büyük ilgi toplayan The Handmaiden tam 175 ülkede gösterilmek üzere satıldı ve böylece en büyük ticari başarı yakalayan Kore filmi oldu.
Elle

Ünlü Fransız yazar Philippe Djian’ın romanından esinlenilen film Elle 15. Filmekimi’nde izleyici ile buluşacak filmler arasında. Dört yıl aradan sonra sinemaya yönetmen koltuğunda geri dönmüş olan Paul Verhoeven’ın son filmi olan Elle’in oyuncu kadrosunda muazzam performansı ile göz dolduracağı belli olan Isabelle Huppert ve Laurent Lafitte, Anne Consigny, Charles Berling yer alıyor. Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapmış olan Elle festivalin konusu ve konusunun işlenişi ile beraber festivalin en çok tartışılan filmleri arasında yerini aldı. Filmde Huppert tarafından canlandırılan Michèle Leblanc kendi başına yaşayan ve ayakları üzerinde duran bir kadındır. Bir gün kedisinin dışarıda olduğunu fark eder ve kedisini içeri almaya çabaladığı sırada bir adamın saldırısına uğrar. Evine giren bu adam ona tecavüz eder ancak hikaye buradan sonra zamansal olarak ayrılmaya başlar. Bu tecavüzün etkileri Elle’de farklı bir şekilde ortaya çıkar. Hem içerisindeki kadını uyandıran bu olay hem de içindeki hırslı vahşiyi ve heyecanlı, tutkulu merakı uyandırır. Film düşmeyen temposu ve her zaman bilinmeze doğru giden hikayesi ile izleyiciyi kendine ilk sekansıyla bağlayacak gibi duruyor.
Swiss Army Man

Yönetmenliğini ve senaristliğini Daniel Scheinert ile Daniel Kwan’ın üstlendiği, farklı tarzıyla kimine göre eşsiz kimine göre ise garip olarak nitelendirilebilecek bir konuya sahip olan Swiss Army Man, 15. Filmekimi’nde izleyiciyle buluşacak filmler arasında. Başrollerinde Harry Potter olarak sinema dünyasına adım atan başarılı aktör Daniel Radcliffe ile Little Miss Sunshine, Ruby Sparks filmlerinde izlediğimiz Paul Dano’nun yer aldığı film, ıssız bir adada tek başına yaşayan Hank’ın bir cesetle olan arkadaşlığı anlatılıyor. İlk fragmanında izlediğimiz görüntülere yenilerinin eklendiği ikinci fragmanından da anladığımız kadarıyla izleyiciye olağan dışı bir hikaye vaat eden eğlenceli filmin konusu ise kısaca şöyle; Hank ıssız bir adada mahsur kalmıştır, ve eve dönme ihtimali yoktur. Ama bir gün her şey değişir, Manny adındaki bir adamın cesedi kıyıdadır. Alışılmışın dışında bir arkadaşlık yaşayan Manny ile Hank, Hank’ın hayallerindeki kadını getirmek uğruna epik bir maceraya atılırlar.
Dogs

Bogdan Mirica’nın ilk filmi; Romanya’nın tekinsiz kırsalını fon alan, kara filmlerle western formlarını birleştiren psikolojik bir gerilim sunan Dogs (Câini), 15. Filmekimi’nde izleyiciyle buluşacak. Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde ilk kez gösterilen Dogs’un oyuncu kadrosunda Dragos Bucur, Vlad Ivanov ve Emilian Oprea yer alıyor. Cannes’tan FIPRESCI ödülüyle ayrılan filmin konusu ise kısaca şöyle; Bükreş’li genç bir adamın dedesinden kalan ıssız, geniş bir araziyi satmak için Ukrayna sınırına doğru bir yolculuğa çıkar. Karşısına çıkan engellere rağmen, araziden vazgeçmeyen Roman pes etmez ve kendisini bir şiddet üçgeninin içinde bulur.
Graduation

4 Months, 3 Weeks and 2 Days filmiyle Akademi dahil birçok ödülü kucaklayan başarılı yönetmen Cristian Mungiu’nun yönetmenliğini üstlendiği Graduation, 15. Filmekimi’nde gösterilecek filmler arasında yer alacak. Cannes Film Festivali’nden ‘En İyi Yönetmen’ ödülüyle ayrılan film, Romanya’nın küçük bir kasabasında yaşamını sürdüren bir ailenin hikayesini seyirciyle buluşturuyor.Graduation’ın orijinal sinopsisi ise şu şekilde: “Romeo Aldea, Transylvania’nın küçük bir kasabasında yaşayan bir doktordur. Kızı Eliza’yı yetiştirme sürecinde, 18 yaşına geldiğinde okumak için yurtdışına çıkacağını hayal etmiştir. Planları gerçekleşmek üzeredir. Eliza İngiltere’de psikoloji okumak için burs kazanır. Bunun gerçekleşmesi için sadece birkaç sınavı geçmesi gereklidir. Fakat ilk sınavından bir gün önce, Eliza geleceğini tehlikeye atacak bir saldırıya maruz kalır.”
Sieraneveda

Romanya Yeni Dalgası’nın son dönemde en heyecan verici temsilcilerinden biri olan Christi Pulu’nun son filmi Sieraneveda, 15. Filmekimi’nde izleyiciyle buluşacak. Prömiyerini Cannes Film Festivali’nde gerçekleştiren ve Altın Palmiye yarışına giren film, başarılı bir nöroloğun diğer aile fertlerinin ölen babalarını anmak için düzenledikleri bir aile yemeğine katılması ekseninde gelişen bir hikayeyi anlatıyor. Çekimleri Romanya’da gerçekleşen filmin oyuncu kadrosunda ise Mimi Branescu, Bogdan Dumitrache ve Dana Dogaru yer alıyor.
Florence Foster Jenkins

The Queen, Philomena, High Fidelity, Dangerous Liaisons filmlerinin yönetmeni Stephan Frears‘ın son filmi Florence Foster Jenkins, Filmekimi’nde izleyici ile buluşacak yapımlar arasında. Bir gerçek hayat öyküsünden uyarlanan filmin senaristliğini daha çok televizyon dizilerinden tanıdığımız bir isim olan Nicholas Martin üstleniyor. Filmde, Florence Foster olarak izleyeceğimiz Oscar ödüllü oyuncu Meryl Streep‘in yanı sıra Hugh Grant, Simon Helberg, Rebecca Ferguson ve Nina Arianda gibi ünlü isimler yer alıyor. Filmin konusu ise şu şekilde: ‘1940’ların New York’unda geçen Florence Foster Jenkins, sesinin kötülüğüne rağmen saplantılı bir şekilde şarkıcı olmak isteyen New York sosyetesinden Florence Foster Jenkins’in gerçek hikayesine dayanıyor. İnsanlara göre korkunç bir sesi olan ama muhteşem bir sesi olduğunu düşünen Florence’in en önemli destekçisi ise kocası, aynı zamanda da müdürü olan St. Clair Bayfield’dir. Her zaman karısının yanında olan Bayfield için bile öyle zor bir an gelmiştir ki, artık karısını nasıl koruyacağını bilemez. Florence, Carnegie Hall sahnesinde konser vermeye karar vermiştir. Ünlü bir ses sanatçısı olma hayalleri kuran Florence’in tek eksiği ise muhteşem olmayan bir sestir.’
Arrival

Enemy, Prisoner ve son olarak da ödül törenlerini kasıp kavuran Sicario ile büyük ses getiren Denis Villeneuve’nün, Amy Adams ve Jeremy Renner’ı buluşturan yeni filmi Arrival ABD vizyonundan önce Filmekimi’nde gösterilecek. Arrival, Ted Chiang’in 1998 tarihli The Story of Your Life isimli bilimkurgu öyküsününden ilham alarak esrarengiz bir uzaylı istilasını konu alıyor. Filmin açıklanan resmi konusu ise şu şekilde: “Gizemli bir uzay gemisi dünya ile temasa geçtiğinde, durumu incelemek adına içerisinde dilbilimci Louise Banks’in de yer aldığı uzmanlardan oluşan bir ekip oluşturulmuştur. Küresel savaşın eşiğine gelen insanlık cevaplar için mücadele etmektedir ve bu cevapları bulmak için Banks kendi hayatanı ve büyük ihtimalle bütün insanlığı tehlikeye atacaktır.”
Paterson

Stranger Than Paradise, Night on Earth, Broken Flowers gibi yapımlarla beyazperdenin öne çıkan isimlerinden Jim Jarmusch’un 2013 yılında izleyiciye sunduğu Only Lovers Left Alive yönetmenin en başarılı filmlerinden biri olarak karşımıza çıkmış; Jarmusch’a Cannes Film Festivali‘nin kapılarını aralamıştı. Yaklaşık üç yıllık bir aradan sonra yeni projesi Paterson ile ekrana dönen Jarmusch filmin senaryosunu kendi kaleme aldı. Başrolünde bağımsız yapımlarda izlemeye alışkın olduğumuz Adam Driver yer alıyor. Oyuncuya Golshifteh Farahani, Frank Harts ve Kara Hayward eşlik ediyor. Filmin konusu ise kısaca şöyle: ‘Paterson, New Jersey’de otobüs şoförlüğü yapmaktadır. Her gün bir diğerinin aynısıdır. Şehri dolaşır, insanları seyreder, şiir yazar, köpeğini gezdirir. Bazı zamanlar bara gider. İstedikleri konusunda katıdır, bir biradan fazlasını içmez. Daha sonra evinde onu bekleyen eşi Laura’nın yanına gider. Ancak kendisi rutinine devam ederken, Laura’nın hayatı değişmektedir. Paterson hayallerini gerçeğe dönüştürme konusunda adeta bir uzman olan Laura’yı sevmekte, onun hırslarını desteklemektedir. Film günlük hayatın detayları üzerinde dururken, insanlar arasındaki küçük ayrıntılara dikkat çekiyor.’
The Salesman

İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin son filmi The Salesman prömiyerini gerçekleştirdiği ve ‘En İyi Senaryo’ dalında kazandığı ödülle ayrıldığı Cannes Film Festivali’nin ardından ülkemizde 15. Filmekimi’nde izleyiciyle buluşacak. Yönetmenliğini ve senaristliğini Farhadi’nin yaptığı bu filmde daha önce Fireworks Wednesday, A Separation ve About Elly’de birlikte izlediğimiz Shahab Hosseini ile Taraneh Alidoosti yer alıyor. The Salesman’in konusu ise Emad ile Rena’nın ilişkisine odaklanıyor. Bir çiftin toplumsal baskılar sonucu sürüklendikleri hayatı izleyenlere yansıtan film, Tahran’ın merkezinde bir apartman dairesinde yaşayan Emad ile Rena çiftinin hikayesi. Film, evde yaşayan bir önceki kiracıyla bağlantılı olarak yaşadıkları, hayatlarını dramatik bir şekilde etkileyecek olan olayları ve başlarına gelen bazı değişimlerin sebeplerini izleyiciye sunuyor.
I, Daniel Blake

Muhalif kimliğini yansıttığı filmleriyle tanıdığımız Ken Loach’un son filmi I, Daniel Blake bu yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazandı. Merakla beklenen film, 15. Filmekimi’nde izleyiciyle buluşacak! Son filmi I, Daniel Blake ile 69. Cannes Film Festivali’nde Jim Jarmush, Maren Ade gibi rakiplerini Altın Palmiye yarışında ekarte eden Ken Loach, bu ödülü ikinci kez alan nadir yönetmenlerden. Loach, İrlanda Bağımsızlık Savaşı ve onu takip eden iç savaş yıllarını merkeze aldığı The Wind That Shakes the Barley filmiyle 2006’da da Altın Palmiye’yi almıştı. Bunu izleyen yıllarda Ken Loach, yönetmenliğini üstlendiği filmlerin tamamında kapitalizm eleştirisini sürdürdü ve sosyalist duruşunu muhafaza etti.
Senaryosunu Loach’ın birçok filminin senaristliğini üstlenen Paul Laverty’nin kaleme aldığı I, Daniel Blake; geçirdiği kalp krizinden dolayı doktordan çalışamama raporu alan ve işsiz kalan 59 yaşındaki hasta marangoz Daniel Blake’in hayatını odak noktasına alıyor. Daniel’ın dul ve iki çocuk annesi olan Katie ile yollarının bir şekilde kesişmesiyle akışını sürdüren filmde Daniel karakterine Dave Johns hayat verirken Katie karakterini ise Hayley Squires canlandırıyor. Konusundan anlaşıldığı üzere Ken Loach sinemasının bütün özelliklerini barındıran film, işçi sınıfın var olan sistem karşısında nasıl ayakta kalabileceğini izleyiciye aktarmayı amaçlıyor.
Voyage of Time

The Thin Red Line’ın ardından Filmekimi’nde gösterilen The Tree of Life / Hayat Ağacı, Knight of Cups ile büyük takdir toplayan Terrence Malick’in Eylül ayında Venedik’te Altın Aslan için yarışacak yeni filmi, evrenin tarihi üzerine görkemli bir belgesel. Usta yönetmenin 40 yıldır üzerinde çalıştığı ve “En büyük hayallerimden birisi” diye tanımladığı; sinemaseverler tarafından merakla beklenen bu destansı film, göz alıcı efektleriyle izleyiciye benzersiz bir deneyim vaat ediyor. Voyage of Time’ın müzikleri bir diğer ustaya, Ennio Morricone’ye emanet. Ayrıca belgeselde anlatıcı görevindeyse sesiyle, başarılı oyuncu Cate Blanchett var.
“Voyage Of Time izleyicisine unutulmaz bir IMAX deneyimi sunuyor. Evrenin başlangıcı sayılan Big Bang olayından dinazor çağına ve günümüze kadar evrenin başrol oyuncusu doğayı ve canlıları konu alan belgeselin izleyicisini büyük bir görsel şölen bekliyor. Usta yönetmen Terrence Malick’in dört yıldır üzerinde uğraştığı belgesel, insanlığın evren içerisindeki yerini incelerken, bizim dışımızda var olan diğer tüm canlıların da evrim aşamalarına dikkat çekiyor. Bir kozmik ve ilahi deneyim sunacak yeni belgesel.”
The Unknown Girl

İki Altın Palmiye’li Jean-Pierre ve Luc Dardenne’in Cannes’da yarışan onuncu filmleri The Unknown Girl (Bilinmeyen Kız)’da gerçekçilikten güç alırken bir kez daha bireyden yola çıkıp Avrupa toplumunu eleştiriyor. Başrolde, Avrupa sinemasının yükselen yıldızlarından Adèle Haenel de sade ve etkileyici performansıyla dikkat çektiği film, bir doktorun hastasını tedavi etmeyi reddetmesinin ardından genç kadının garip ölümüyle sonuçlanan olayları konu alıyor. Luc Dardenne film hakkında yaptığı açıklamalarda ‘Filmde gördüğünüz karakterlerin hepsi bugün yaşadığımız vahşi dünyaya aitler. Fakat biz onları sosyal vakalar olarak incelemek ve aktarmak yerine farklı yönlerini öne çıkarmak istedik. Jenny hastaları gördüğün vaka olarak değil onların benzersiz bireyler olarak görmektedir.’ diyor.
Julieta

Her filmi olay yaratan Pedro Almodovar’ın 20. filmi Julieta, bir kadının hayatının gizemlerine uzanan bir yolculuğu anlatıyor. Nobel Ödüllü Kanadalı yazar Alice Munro’nun üç öyküsünden uyarlanan ve “Almodovar’ın 5 yıldızlı dönüşü” sözleriyle övülen Julieta, dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı. Julieta, Almodovar’ın olgunluk döneminin en iyi örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor.
Fırtınalı bir hayat süren Juliet’in etrafında dönen hikâyede 1985’ten 2015’e kadar geçen 30 yıllık bu süreçte karakterin izlerine tanık olacağız. Her zamanki gibi filmlerine dair bilgi alamadığımız yönetmenin, Julieta’nın başına gelen tüm talihsizliklerin “sessizlik”ten (silencio) geldiğini ifade etmesi filmin adının başlangıçta Silencio olarak belirtilmesini anlamlı kılıyor.
The Student

Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen ve epey ses getiren The Student, kışkırtıcı bir hikâye anlatıyor. Günümüz Rusya’sında geçen filmin merkezinde, okulda dini vaazlar vermeye başlayan bir lise öğrencisi ve ona karşı duran öğretmeni yer alıyor. Kirill Serebrennikov’un Marius von Mayenburg’un oyunundan senaryolaştırıp yönettiği The Student, izleyiciyi huzursuz ederken düşünmeye çağıran, cesur bir film.
The Commune

Berlin Film Festivali’nde Trine Dyrholm’e En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getiren Komün, Dogme akımıyla uluslararası üne kavuşan Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in son filmi. Bir akademisyen ve ünlü bir haber sunucusu eşinin aile dostlarıyla bir komün kurmaları ve ardından gelişen olayları anlatıyor. Thomas Vinterberg, yeni filminde, bir evliliğin yeniden doğum ve yıkım hikâyesini çocukluk tecrübelerinden beslenerek anlatıyor. Tıpkı hayatın kendisi gibi, yer yer eğlendiren ama nihayetinde can acıtan bir film olan Komün; 1970’lerin ortalarında geçecek olan The Commune, banliyödeki evlerinde bir komün kuran akademisyen bir çift olan Erik ve Annam ile kızları Freja’yı merkeze alıyor. Filmin hikâyesi, Vinterberg‘in Kopenhag’ın kuzeyinde akademik bir komünde geçen eğlenceli ve renkli çocukluğuna dayanıyor.
The Birth of a Nation

1831’de, köleliğin en ağır işlediği Virginia’da kölelerin isyanının başını çeken Nat Turner hakkındaki bu sert film, ilk gösterimini Sundance Film Festivali’nde yaptı. Film, sahibinin zoruyla, ülkeyi gezmek zorunda bırakılan köle Nat’in bu süreçte düzene karşı hınçlanarak silahlı bir isyana önayak olmasını anlatıyor. Oyunculuktan gelen yönetmen Nate Parker, hem İzleyici Ödülü hem de Büyük Jüri Ödülü kazandığı Sundance’te gösterildiği anda yılın sinema olaylarından birine dönüşen bu ilk filminde ülkesini tarihle yüzleştiriyor. Görsel tercihleriyle de dikkate şayan filmin adı DW Griffith’in 1915 yapımı aynı adlı filminin ırkçı yaklaşımına bir gönderme sayılıyor. Yönetmen, senarist ve yapımcı Nate Parker, filmde başrolü de üstleniyor. Uluslararası prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapacak olan The Birth of a Nation, daha şimdiden Oscar için konuşulan filmler arasına girdi.
Hunt for the Wilderpeople

Jemaine Clement ile çekip başrolünde oynadığı korku-komedi What We Do In the Shadows ile büyük ilgi toplamıştı. Yönetmen, son filmi Hunt for the Wilderpeople ile izleyene bol miktarda mutluluk enjekte eden yeni bir komediyle karşımızda. Ricky, koruyucu ailesiyle birlikte Yeni Zelanda kırsalında mutlu bir yaşam sürmektedir. Ancak halasının ani ölümünden sonra çocuk esirgeme kurumu onu geri çağırır. Hayatından vazgeçmeye hiç niyeti olmayan Ricky, amcasıyla birlikte ormanın derinliklerine doğru bir kaçış yolculuğuna koyulur. Saklanabilmek ve hayatta kalmak için vahşi doğayla uzlaşmaları gerekecektir. Hunt for the Wilderpeople Edinburgh, Montreal Fantasia, Boston Bağımsız, Montclair, San Francisco, Wisconsin film festivallerinde İzleyici Ödülü kazandı.
The Beatles: Eight Days a Week

The Beatles: Eight Days a Week – The Touring Years, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzik fenomeni The Beatles’ın ilk yıllarına odaklanıyor. 1960’ların başlarında grubun akıl almaz başarısını elde etmesinin ardından çıktıkları 1000 günlük dünya turnesi; daha önce hiç görülmemiş arşiv görüntüleri, söyleşiler ve konser görüntüleriyle ele alan belgesel, Beatles mucizesinin sırrını çözmeye çalışıyor. Grup üyelerinin ve hayatta olmayanların ailelerinin destek verdiği belgesel, popüler filmlerin büyük ismi, Rush, Angels and Demons, Apollo 13 gibi birçok filmin yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenen Ron Howard’ın imzasını taşıyor.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →