12 Angry Men
Tek mekan. Tek bir odaya giren 12 adam. Oda sıcak, kasvetli, havasız, bunaltıcı. Vantilatör çalışmıyor, herkes ellerindeki mendillerle terini siliyor, pofluyor, hemen bitse de gitsek diye bakıyor. Ben de onlarla bunalıyorum, siyah beyaz ekrandan bile hissediliyor o boğucu hava. Hani hava patlar, gök delinmiş gibi yağmur yağar ama o yağmur yağasıya kadar illet olur insan, akciğerlerini sıkarlar sanki.. Hani çok önemli bir karar alman gerekir ama üzerine düşünecek halin yoktur, istemeden de olsa bir seçim yaparsın ama için daralır, kalbin sıkışır. Hata mı ettim diye gün boyu için içini yer. İşte tam o his, tam o duygu.
Kapı kapanıyor ve oyun başlıyor: “Suçlu mu, değil mi?”
Öncelikle, filmin senaryosu çok ince detaylarla ve çok dikkatlice yazılmış. Ortada dönen konu sanığın suçlu olup olmaması ve cinayet öyküsü gibi görünse de, 12 jüri üyesinin de hikayelerine ucundan bucağından şahitlik ediyoruz. Her birinin karakterleri, önyargıları, konu hakkındaki kararları, davranışları ayrı ayrı sağlam temellere oturtulmuş. Her bir jüri üyesinin anlattıkları tıpkı birer kısa öykü gibi, o jüri üyesinin hayatı hakkında küçük ipuçları vererek izleyiciyi bir bulmaca daha çözmeye itiyor. Sırf bu açıdan, senaryo başlı başına sağlam bir edebi eser niteliğinde.
Oyunculuklar ışıldıyor. Upuzun süren kesintisiz sahnelerde oyunculuklar hiç bozulmuyor, dar odanın içinde kamera döndükçe dönüyor, sahne uzuyor ancak ne bir eksik ne bir fazla, hiç bir zorlama oyunculuk yok, hiç göze batan detay yok. Hele ki Henry Fonda, sanki rol yapmıyor da, o odaya bir karar vermek üzere giren 8 numaralı jüri üyesi oluveriyor.
————————————-
Azıcık spoiler:
Jüriyi boğan sıcak havanın olaylar biraz çözülmeye başlayınca serinleyerek yağmura dönmesi, herkes siyah elbiseliyken yalnızca bir jüri üyesinin beyaz takım elbise giymesi, en sonunda yalnızca iki jüri üyesinin ismini öğrenmemiz ve bu üyelerin verilen kararda en etkili kişiler olması, vantilatörün çalışmadığına karar verip, aslında lambaya bağlı olduğu için çalışmadığını tesadüfen öğrenmeleri ve “önyargıları” sebebiyle uzun süre boyunca sıcakta bunalmaları çok güzel detaylardı.
—————————————–
“Less is more” söylemini sonuna kadar haklı çıkarıyor bu film. Bir oda, bir masa, 12 adam, son derece basit bir konu. Ve sonuçta ortaya çıkan on numara bir eser.
Film hakkında ekleyeceğim son üç kelime var: izleyin, izleyin, izleyin.
(Yazı biterken Nat King Cole-Quizas, Quizas, Quizas çalıyordu.)
İyi Seyirler…
Demet Başpınar
8 yazı · İzmir’de doğdu. 19 yaşında edebiyat okuma bahanesiyle İstanbul’a geldi. Öğrencilik ve çalışma hayatını bir arada yürüterek mezun oldu. Okumayı öğrendiğinden beri kitaplarla, lisedeki sinefil sıra arkadaşıyla tanıştığından bu yana da sinemayla ilgili. Hala bir sivil toplum kuruluşunda çalışmaya ve hayatın anlamını aramaya devam ediyor. Sosyal medyaya oldukça şüpheli yaklaşmasına rağmen üç adet blogda amatör yazarlığını sürdürüyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →

