· 10 dk okuma

10 Usta Yönetmen Üzerinden Sinemada Ses Kullanımı

10 Usta Yönetmen Üzerinden Sinemada Ses Kullanımı

Sinemanın ilk yıllarında tek bir makaraya kayıt yapılmasından dolayı filmler sessiz olarak çekiliyor, gösterim sırasında da filme canlı olarak genellikle piyano ile eşlik ediliyordu. 1920’lerin sonundaysa, nihayet ayrı bir banda kaydedilen sesin; görsel kayıtla senkronizasyonu sağlanmış ve sonunda sesli filmlere geçiş gerçekleşmiştir. Ama sesin sinemadaki bu macerası, oldukça uzun bir dönem boyunca yalnızca klasik bir anlatıdan ibaret olmuştur. Bu noktada sesin, tıpkı görsel kompozisyon ya da hikayedeki alt metin gibi kendine has bir anlatıya sahip olduğunun keşfi; öncelikle film kuramcıları tarafından ortaya atılmış ve nihayetinde yönetmenlerin yorumlarıyla genişlemiştir.

Ses ya da daha net anlamıyla sinemada ses kullanımı, aslında bizzat sinemaya bakış açısıyla birlikte şekillenmiştir. Bu açıdan, örneğin biçimci kuramın temsilcileri olan yönetmenler; sesi, tıpkı filmlerinde amaçladıkları algı yönetmeye uygun olarak kullanmışlar, zıttı yaklaşımdaki yönetmenlerse sesi, tıpkı gerçeğin değişken yapısına uygun olarak olduğu gibi kullanmaya özen göstermişlerdir.

Bu açıdan sinemada sesin önemi, her şeyden önce sinemanın bizzat tanımıyla ilişkili olmasından gelir. İlk dönem Hollywood filmlerinde yapılan dublajların sadeliği ile günümüz büyük bütçeli Hollywood filmlerindeki ses kullanımının sadeliği arasında çok az bir farkın olması, bunun en net göstergesidir. Bu yüzden de aslında sesin en çok karıştırıldığı alan müzik ve müzik kullanımıdır. Oysa ses ve müzik, sinema ontolojisi bakımından birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Müzik, duygudurumuna hitap eden bir yapıdayken ses, bizzat gerçeklikle ilişkide açığa çıkar. Bu yüzden bazı yönetmenler sesi müziğe yaklaştırmak için, onun gerçeklikle olan ilişkisini kırmayı dahi denemişlerdir.

Sesin, müzikten en net farkı olan gerçeklikle ilişkisi –yani görüntüyle senkronizasyonu- her ne kadar onu sınırlandırıyormuş gibi dursa da; görselin bizzat gerçeğin bir yansıması olarak var olması düşünüldüğünde aslında bize çok büyük bir alan tanımaktadır. Örneğin bu durumu Cavell şöyle açıklar: “Görüntü bizzat gerçeğe yönelir, bir bakıma baktığımız şeyi görürüz; yani görüntü doğrudandır. Fakat sesin gerçeğe doğru bir yönelmişliği yoktur. Çünkü sesin kaynağı görseldeki gibi bir doğrudanlık içermez. Bizler yalnızca baktığımız yerlerdeki sesleri duymayız. Bu açıdan sesin kaynağı her yerdir. Doğal olarak sinemada görüntü yaratımı gerçeklikle kırılamaz bir şekilde onun yansıması olarak yaratılırken ses, yoktan var edilir; bir diğer anlamda yeniden oluşturulur.

Burada Cavell’in vurguladığı şey, aynı görüntünün çok farklı şekillerde seslendirilebileceğidir. Çünkü görüntüde görünmeyen şeylerin de seslerini duyabiliriz ki bu gerçek hayatta da böyledir. Haliyle görüntüleri tamamlanmış bir filmi, iki farklı ses yaklaşımıyla tamamen bambaşka bir anlatıya dönüşecek şekilde dizayn edebilirsiniz. Bu da, sinemada ses kullanımı açısından her yönetmen için öznel bir tarz olduğu anlamına gelir.

İşte bizler de, 10 Usta Yönetmen Üzerinden Sinemada Ses Kullanımı dosyasında konuyla ilgili değerli görüşleri bir araya getirdik.

1. Yasujiro Ozu – Sessizliğin Sesi

fa20131212t1a

Ozu’nun sinemasal tarzını oluşturan minimalist anlatının hiç kuşkusuz en güçlü temeli, sese dair getirdiği bakış açısıyla olan parelelliğinde yatar. Çünkü Ozu’nun filmlerinde yalnızca anlatı ve görsel kompozisyonda bir sadelik yoktur, aynı zamanda ses de benzer bir minimalist anlatıya dönüşür. Bu açıdan Ozu’nun sinemasında ses, sessizlikle olan güçlü ve de belirsiz ilişkisiyle kendini gösterir. Filmlerinini çoğunda uzun sessizlikler vardır ve bu sessizliklerin ardından gelen sesin dinginliği, sadeliği; onu bir anlamda sessizliğin sesi konumuna getirir. Nasıl ki Ozu sineması için, hayatın sadeliğinin keşfi diyebiliyorsak; aynı zamanda sessizliğin sesinin de keşfi diyebiliriz. Öyle ki karakterlerin konuşmasından ortam seslerine kadar, var olan tüm seslerin düzeyleri ve de öncesiyle sonrasındaki sessizlikle olan yumuşak geçişleri; onun yapısını belirleyen temel unsur olarak ortaya çıkar.

2. Robert Bresson – Hakikatin Sesi

bresson-robert-03-g

Bresson sinemasının özellikle daha sonraki usta yönetmenlerden Bergman ve Tarkovski’yi etkilemesinin en önemli sebeplerinden biri, hakikatle olan ilişkisi olmuştur. Bu noktada Bresson’un yaklaşımı, gerçeği yapıbozuma uğratarak; var olan gerçekliğin ötesindeki hakikate yönelme çabasından ileri gelir. Bu sebeple örneğin görsel kullanımında, yönetmenin alışılagelmiş açılardan ve mizansenlerden uzakta bir yaklaşım sergilediğini görürüz. Benzer şekilde hikaye de, boşluklarla dolu ve metafor olmanın ötesinde bizzat hakikate yönelmiş yapısıyla süregelen hikaye anlatıcılığından tamamen farklıdır. İşte bu noktada Bresson’un sesle olan ilişkisi özellikle dikkat çeker. Çünkü yönetmen, sinemasının her alanına zerk eden bir hakikat ilişkisini sese de uygulamaya çalışır. Bu yüzden de tıpkı diğer alanlarda yaptığı gibi, onu da bir yapıbozuma uğratır. Bresson filmlerini izlerken duyduğumuz sesler çoğu zaman ya abartılı ya da görüntüyle ilişkisi bağlamından çok bağımsızdır. Çünkü yönetmenin amacı, sesi; görsellikle yani gerçeklikle olan bağını kopararak yeni bir alan içine hakikate yöneltmektir. Bu yüzden de filmlerini izlerken çoğu zaman başka bir dünyaya aitmiş gibi gelir sesler ki; bu tam da yönetmenin arzuladığı bir şeydir.

3. John Cassavetes – Gerçeğin Sesi

p

Özellikle Amerikan Bağımsız Sineması dendiğinde, köken olarak ilk akla gelen isimlerden olan Cassavetes; aktör olarak yer aldığı Hollywood yapımlarına karşın, kendisini net bir şekilde sektörün dışında tutmuş yönetmenlerden biridir. Bu haliyle daha çok düşük bütçeli yapımlar ortaya koyan yönetmenin, özellikle belgeselcilik tarzına oldukça yaklaşan sinema dilinin gerçeklikle olan ilişkisi; filmlerindeki ses kullanımlarında da kendini gösterir. Genellikle kameranın elde taşındığı ve yüksek zoomlu, dar açılı lenslerle çekimin yapıldığı Cassavetes filmlerinde ses, kameranın gerçeği bölmemek için uzakta durmasına benzer şekilde gerçeği olduğu gibi aktarmaya yönelmiştir. Bu yüzden yönetmenin filmlerinde ses, daha sonra montajda eklenmek yerine bizzat çekim esnasında olduğu gibi kaydedilir. Haliyle Cassavetes filmlerini izlerken sesin bazen derinden geldiğini, parazite karıştığını ya da tam olarak duyulmadığını görebilirsiniz. Normalde film teorisi ve de pratiği içinde kabul edilemez olarak görülen bu durum, Cassavetes için bir sorun değildir. Çünkü yönetmen gerçeğe ulaşma amacıyla çıktığı yolda onu amacına ulaştıracak tek yol budur. En nihayetinde yönetmenin bu ilkeli duruşu, daha sonraki birçok usta yönetmeni etkileyecek ve ses kayıt teknolojisinin de gelişmesiyle birçok filmin, direkt çekim esnasında ses kaydı yapılacaktır.

4. Abbas Kiarostami – Sesin Öznelliği

abbas-kiarostami

İran Sineması’nın, iktidar ve onun baskı mekanizmalarıyla olan ilişkisi; hiç kuşkusuz genel yaklaşımını belirleyen unsurlardan biri olmuştur. Bu yüzden birçok yönetmen sıklıkla kıra yönelmiş veya şehir üzerinden sistem eleştirisine girişmiştir. Burada özellikle Kiarostami gibi yönetmenlerin, bu iktidar tahakkümüyle olan ilişkilerinde kendini gösteren tarz; bir anlamda bireysellik ve içe dönüş gibi bir düşünceye evrilmiştir. Tıpkı 80 darbesi sonrasında Türkiye’de kendini gösteren baskı ve sansürle birlikte birçok yönetmenin kişisel anlatılara dönmesi gibi. İşte Kiarostami’nin, bireye ve de bireysele yönelen sinemasının en belirgin tutumlarında biri de seste kendini gösterir. Tıpkı işlediği hikayelerdeki ve görsel kompozisyonlarda vurguladığı birey gibi seste de yönetmen, bireyin öznelliğini vurgular. Bu açıdan yazımızın başında bahsettiğimiz, sesin görselle olan ilişkisindeki gerçeklik bağını Kiarostami, öznellik üzerinden yorumlar. Yani kameranın yönlendiği karakterin duyduğu ya da duyabildiği sesleri ancak izleyici duyabilir. Bu bir anlamda sesin, sinemadaki öznelliğinin ortaya konmasıdır ki bu, sesin gerçekliğinden bireyin gerçekliğine geçmenin de habercisidir.

5. Francis Ford Coppola – Sesin Algısallığı

landscape-1429364210-3226846

Coppola sinemasına şöyle hızlıca göz attığımızda ortaya koyduğu eserlerin hemen hepsinin epik bir yapıda olduğunu görürüz. Hiç kuşkusuz bu epiklik; filmin hikayesinden mizansenine, görsel kompozisyonunda filmin bütçesine kadar birçok etmenin bir sonucudur fakat; Coppola sinemasının gerçek anlamda epikliğindeki önemli faktörlerden biri, seyirciyle kurduğu güçlü ilişkidir. Yani yönetmen, seyircinin dikkatini ve algısını eksiksiz bir şekilde filme yöneltmeyi başarır. Bu sayede seyirci, zaten birçok alanda epikliğin ortaya konduğu filmin tamamen içine girmeyi başarır. Burada Coppola’nın yaptığı şey, sesin algı üzerindeki gücünü açığa çıkarmaktır basitçe. Yönetmen özellikle atmosfer ve doğa seslerini, ses efektleriyle bir araya getirmesiyle oldukça etkileyici bir sonuç elde eder. Bu haliyle Coppola filmlerindeki ses; gerçeğin, sessizliğin ve hakikatin bir aradılığının bir sonucudur. Yani yönetmen, sesi; tümden bir epiklik içerisinde, onun tüm ontolojik kökensel araçlarını kullanarak yaratmayı başarır. O yüzdendir ki Coppola filmleri etkileyici olduğu kadar da yorucudur. Çünkü genellikle oldukça uzun süreleri boyunca tüm filmlerinde yönetmen, izleyicinin algısını avucunun içine alarak onu istediği gibi kullanıp, finalde seyirciyi büyük bir boşlukla yüzleştirir.

6. Andrei Tarkovski – Sesin Dili

tumblr_n1d99gg5821rovfcgo9_r1_1280

Filmlerinde müzik olarak sıklıkla Bach’ın eserlerini kullanan Tarkovski’nin, genellikle şiirsel olarak söz edilen sinemasında ses kullanımı da; bu müzik kullanımı ve sinema diliyle uyumlu olarak yepyeni bir alan oluşturur. Özellikle hakikatle olan ilişkisi üzerinden dini bir anlama yönelen yönetmen, Bach üzerinden bu dini anlamın temellerinde anlatıyı birleştirmeye çalışır filmlerinde. Benzer şekilde sesi de, bu hakikate yönelmedeki inançsal yaklaşımı; rasyonelliğin dışında bir şekilde ortaya koymak için kullanır. Çünkü Tarkovski sineması için hakikat anlatılamaz olandır. Bu yüzden onu göremez ya da duyamazsınız. Hakikate ulaşmak için her şeyden önce yapmanız gereken şey; medeniyetin ve uygarlığın medar-ı iftiharı olan aklı susturmaktır. Ancak bu şekilde hakikatin görüntüsüne ve de sesine ulaşabilirsiniz. Bu açıdan yönetmenin sinemasında ses kullanımının belli bir dili olduğunu görebiliriz. Tarkovski, inançsal bir temelde hakikate yöneltmenin bir sonucu olarak esas anlatısını; bu bahsettiğimiz aklın susturulması sonrasında ortaya çıkan dilde kurar. Bu da bir anlamda sesin dilidir. Yönetmenin filmlerindeki ses kullanımı inançsal bir hakikatle ilgili olarak belli bir anlatı oluşturur ve de ortaya koyar.

7. Lars Von Trier – Sesin Müzikalitesi

lars-von-trier-dancer-in-the-dark-filmloverss

Dogma 95 akımıyla birlikte auteur bir tarz ortaya koyarak sinemasını geliştiren Trier’in, köklerini bağladığı akımın manifestosuyla da güçlü bir ilişkisi vardır. Örneğin Dogma 95 akımının temsilcileri yayınladıkları manifestoda, müzik kullanımının; ortamda çalan bir müzik olmadıkça filmde yer almaması gerektiğini söylemişler, bu haliyle montajda müzik eklenmesine tümden karşı çıkmışlardır. Çünkü bu akımın amacı gerçeğe ulaşmaktır ve Hollywood’un en önemli silahlarından biri olarak, gerçekliği yok eden müziğin bu tehlikeli yapısından uzak durulmalıdır. İşte Trier bu noktada bu akıma birçok noktada bağlı kalmış ama daha da önemlisi ortaya konan manifesto üzerinden yeni deneysel çabalara girişmiştir. Bu noktada Trier’in ortaya koyduğu şey, müzik kullanımından uzak durarak; sesin müzikalitesini ortaya çıkarmaktır. Bir bakıma Hollywood müzikallerindeki tarza yakın bir yaklaşım güden yönetmen bunu tümden müziksizlik içinde yaparak tüm vurgusunu sese yükler. Örneğin, Dancer in the Dark (2000) filminin başrolünü Björk gibi bir müzisyene vererek sesin müzikalitesine doğrudan yönelir. Yönetmenin buradaki temel yaklaşımı aslında müziğin, sesin belli bir harmonisinden oluştuğunu göstermesidir. Bu yüzden gayet sıradan çarpma veya kırılma sesleri belli bir harmoniyle bir araya getirildiğinde müzikten farksız bir yapı oluştururlar.

8. Pier Paolo Pasolini – Sesin Sezgiselliği

Pasolini-set-Teorema-1968

Marksizmle olan bağları üzerinden, özellikle 68 kuşağının karşısında bir tutum sergileyerek kendisini oldukça farklı bir şekilde konumlandıran Pasolini’nin sineması da, hiç kuşkusuz sinema tarihinde tamamen kendine has bir konumdadır. Özellikle faşizm ve kapitalizmin temellerindeki bastırılmış şiddeti ve cinselliği cesurca kullanmasıyla dikkat çeken yönetmenin, bu yaklaşımında nasibini alan alanlardan biri de sestir. Pasolini, filmlerinde ortaya koyduğu şiddetin dozajını olabilecek en üst seviyelere çekmek için sıklıkla sezin sezgiselliğine başvurur. Burada yönetmenin keşfettiği şey, sesin sezgilerimiz üzerindeki etkisinin görüntüden çok daha güçlü olduğudur. Söz gelimi şiddet içerikli bir sahneyi izleyen seyircinin tepkisi, sahnenin tasarımına göre orta ya da yüksek seviyelerdeyken; şiddetle paralel olarak kullanılan sesle birlikte bu tepki olabilecek en uç noktaya çıkar. Bir anlamda yönetmenin sinemasında çığlıklar, et kesme ya da yakma sesleri birçok görüntüden çok daha rahatsızlık verici bir algı yaratır. Bu yüzden Pasolini’nin filmlerinin seyirci üzerindeki etkisi özellikle sesin bu denli yoğun kullanımıyla birlikte korkunç boyutlarda olmuş ve çoğu yerde filmleri yasaklanmıştır.

9. Reha Erdem – Sesin Dünyası

1160463783_or

Özellikle postmodern sinemayla birlikte bambaşka bir alanda ilerleyen sinemanın yeni bir alana yöneldiği dönemlerin en önemli yönetmenlerden olan Erdem; ortaya koyduğu sinemasal bakış açısının orijinalliğini aynı şekilde seste de göstermeyi başarmış biridir. Burada yönetmenin sinemasındaki belirsizlik üzerinden yapıbozuma uğratılmış belirsiz gerçekliğin kendine has dünyasına paralel olarak ses de, kendine has bir dünya üzerinde yaratılır. Erdem’in yaptığı şey, ne Bresson’un hakikate yönelmesindeki gibi bir salt yapıbozumdur ne de Tarkovski’nin inanç temelli hakikatindeki sesin dilidir. Yönetmen, sesi; sese ait bir dünya içinde yaratarak onu, kendi içinde bir alan olarak ortaya koyar. Bu haliyle ses, bir anlamda kendi başına bir sinemaya veyahut filme dönüşür. Sesin gerçeklikle, hakikatle olan ilişkisi ya da algısallığı ve müzikalitesi; yaratılan bu dünya içerisinde bir iskelet olarak görev görür. Nihayetinde Erdem’in sinemasında ortaya konan sesin dünyası, her türlü akımın ve hatta auteur yaklaşımının ötesinde Nietzscheci  çoğul özneye işaret ederek yepyeni bir felsefi bakış açısı ortaya koyar.

10. Aleksandr Sokurov – Sesin Poetikliği

RA_BUETTNER

10 Usta Yönetmen Üzerinden Sinemada Ses Kullanımı dosyamıdaki son isim Aleksandr Sokurov. Erdem’in ortaya koyduğu yeni sinemasal alanın dünya çapındaki bir diğer en önemli temsilcisi olan Sokurov, özellikle sesin; dil ve kavrayan, algılayan özne üzerinden öncel kökenliğe ve de tasarımdan kaçan bir kapsama sahip olmasına vurgu yaparak tamamen, ses konusunda ulaşılan son noktaya uzanır. Burada Sokurov’un yaptığı; Erdem’in sinemasında bir araya getirilen yaklaşım çokluklarının oluşturduğu dünyayı, bir öncel köken üzerinden poetik olarak ortaya koymaktır. Yani bu haliyle yönetmen bir dünya yaratmaz, bu dünyanın yaratılmasında belirlenim unsuru olan özne için poetik bir oluş yaratır. Bunun sonucunda da herhangi bir paradoks olmaksızın aynı film üzerinden sesin birden fazla sayıda farklı dünyası; tamamen izleyen seyircinin öznesine göre yaratılabilmiş olur. Sokurov’un amaçladığı şey, her şeyden önce Tarkovski’nin inançsal hakikatindeki aklı susturmanın yolundan giderek son kertede inancın dogmatikliğini, oluşun poetikliğine çevirmektir. Bu sayede yönetmen tamamen varoluşçu olarak adlandırılabilecek bir tür Heideggerci fundamentalontoloji (varlıkbilim) yaratmayı başarır. Yönetmenin tüm sinema diline hakim olan bu poetikliğin sesteki yansıması hiç kuşkusuz sinema için yepyeni bir alandır.


Kerem Duymuş

Kerem Duymuş

177 yazı · Bir gün soğuk ve karlı bir akşamda izlediği Kieslowski filmi onu iflah olmaz bir idealiste çevirdi ve kendini şimdiye kadar ona kimsenin bahsetmediği bambaşka bir dünyada buldu. Hem izleyen hem yapan olarak gece yattığında heyecandan uyuyamamasına sebep olacak sinemaya ulaşmaya çalıştı ve hala çalışıyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →