Her Sinemaseverin İzlemesi Gereken 10 Hitchcock Başyapıtı
29 Nisan 1980’de kaybettiğimiz gerilimin ustası Alfred Hitchcock’un her sinemasever tarafından izlenmesi gereken 10 başyapıtı için sizleri şöyle alalım.
Dosyayı Hazırlayanlar: Utku Ögetürk, Tolga Demir
Shadow of A Doubt (1943)
1930’ların sonu Alfred Hitchcock sinemasının kimliğinin oturmaya başladığı yıllara denk gelir. 1940’lar itibarıyla bu kimliğini oturtmuş ve ayakları yere sağlam basan filmler beyazperdeye yansımaya başlar. Ustanın yükselme devrinin ilk örneklerinden olan Shadow of a Doubt, onun yeteneğini açık bir şekilde ortaya koyar. Sinematografisi olgunlaşmış, kamera kullanımı ve sahne planlaması üst düzeye çıkmıştır. Özellikle kullandığı ustaca kamera hamleleri, ilerleyen dönemlerinde Hitchcock sinemasının temellerini oluşturacaktır.
Shadow of a Doubt için, temelde bir aile dramına odaklanan polisiye bir film diyebiliriz. Uzakta yaşayan zengin bir akrabanın hayatının gizemini keşfeden Küçük Charlie’nin öğrendiği gerçekle mücadelesini anlatır. Gordon McDonell’ın bir hikayesinden uyarlanan film her bir karakterine özel ilgi gösterir ve filmin odağına aldığı ailenin hemen her ferdini neredeyse başrole yerleştirecek kadar göz önünde tutar. Bu yapısıyla kendisini tekdüze bir atmosfere sıkıştırmayarak, döneminin benzer türdeki örneklerinden apayrı bir yerde yer alması şüphe götürmez bir hal alıyor.
Rope (1948)
Hitchcock, yönetmen koltuğuna oturduğu ilk andan beri, hemen her yıl yeni bir film çekerek olağanüstü bir çalışkanlık örneği göstermiştir. Her yıl yaptığı yeni filmiyle bir adım daha ilerleyerek kendi kültürünü oluşturacak olgunluğa ve birikime erişti. 1948 yılında çektiği ve tek bir mekanda geçen Rope, ustanın kendini tekrarlamayı hiç sevmediğini gösteren incelikli eserlerinden bir tanesi.
Filmin yalnızca tek bir mekanda geçtiğini düşünürsek elbette ki, oyuncuların performansları en öenmli unsur olarak karşımıza çıkıyor. Bir tiyatro oyunundan uyarlanan Rope’un başrollerinde, zamanının umut vadeden iki aktörü John Dall ve Farley Granger yer alıyor. Filmin kadrosunda bu iki aktöre ek olarak, ilerde Hitchcock’un gözdesi olacak olan James Stewart da bulunuyor. Rope’un konusunu ise kısaca insan oluşturuyor. İnsanın arzuları, tutkuları, hırsları, güce ve saygınlığa olan açlığı… Bütün bunlar filmin üstüne inşaa edildiği sosyolojik ve psikolojik temellerin bazıları olarak karşımıza çıkıyor. Diyalogların derinliği ve sürükleyiciliği ile yükselen filmin, uzun süren sahneleri de dinamik ve hareketli kamera teknikleri ile ustaca bağlanıyor. Ayrıca sahneleri görsel detaylar ve birçok farklı unsurla besleyerek ilk andan seyirciyi yakalayan bir atmosfer yaratıyor.
Strangers on A Train (1951)
Guy karısından ayrılmak Bruno ise akli problemler yaşayan, babasından kurtulmak istemektedir. Birbirlerini ilk kez görmelerine rağmen ikisinin de kurtulmak istediği insanlar olması Bruno’nun sıra dışı bir plan tasarlamasına yol açar. Artık ellerinde bir plan vardır ve bu planla Guy karısından Bruno ise babasından kurtulacaktır.
Hitchcock’un bazı dönemlerde gişede beklenmedik şekilde başarısız olduğu bilinir. Yine benzer bir dönemi 1940’ların sonunda yaşayan gerilimin efendisi Warner Brothers ile yeni bir sözleşme imzalar ve her zaman yaptığı gibi bir kez daha en iyi olduğu işi yaparak Patricia Highsmith’in ilk romanı olan Strangers on a Train’i kendi tarzıyla beyazperdeye uyarlararak sinema tarihine bir başyapıt daha armağan eder.
Dial M for Murder (1954)
Yalnızca gerilimin değil tek mekanda geçen filmlerin de efendisi olan Hitchcock’un bir başka tek mekan filmi Dial M for Murder, karısını öldürmek isteyen bir adamın cinayet planını anlatmak için yanlış numarayı araması sonucu gelişen olayları konu alıyor.
Dial M for Murder, gerçek hayatta hiçbir şeyin göründüğü kadar kolay olmadığını ve kusursuz gözüken bir planın bile en ufak bir hata sonucu nelere mal olabileceğinin seyirciye yansıtırken, Frederick Knott’un eserinden uyarlanan film Hitchcock’un ellerinde bir başyapıta dönüşüyor.
Film, aynı zamanda Hitchcock filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu haline dönüşecek Grace Kelly’nin yer aldığı ilk Hitchcock filmdir.
Rear Window (1954)
1950’lere gelirken artık Alfred Hitchcock’dan döneminin ve tüm zamanların en büyük ustalarından biri olarak bahsetmeye başlıyoruz. Rear Window bu durumu somutlaştıran yapıtlarından biri oldu dersek pek yanlış olmaz. Altı yıl aradan sonra tekrar bir ‘tek mekan filmi’ çeken usta, bu defa bu sınırların dışına taşıyor. Rear Window, geçirdiği bir kaza sonucu hayatını bir süre tekerleklekli sahdelye üstünde geçirmek zorunda olan bir fotoğrafçının ve gözetlediği komşularının hikayelerini konu alır. Filmin başrollerinde James Stewart ve Grace Kelly’nin yer alıyor. Bu filmi bir mihenk taşı haline getiren unsurların başında, aslında Hitchcock’un sıkça yaptığı ama bu sefer senaryoyu şahane işlemesiyle birlikte filmin merkezine yerleştirdiği insan ve karakter çözümlemeleri yer alıyor.
Alfred Hitchcock, bir pencereden komşularının evinin içine bakarak onları izleyen, sorgulayan ve yargılayan bir adamın paranoyasından beslenerek harika bir portre yaratıyor. Kitle algısının yanı sıra, insanın mahremini de sorgulama çabasına girerek içinden çıkılamaz bir etik tartışma yakalıyor.
The Man Who Knew Too Much (1956)
Alfred Hitchcock’nun filmografisi içerisinde türünün tek örneği olan film, belki de usta yönetmenin en büyük prodüksiyonlarından bir tanesi. İki kıtada ve üç farklı dilde çekilen film, ayrıca yeniden çekilmiş bir Hitchcock filmi. Ustamız, daha önce 1934 yılında çektiği aynı isimli filmi, yaklaşık yirmi yıl sonra tekrar çekmeye karar veriyor. François Truffaut, yazdığı “Hitchcock” adlı inceleme kitabında usta yönetmenin, 1934 versiyonunu çok amatör bulduğunu, onun yerine 1956 versiyonunu çok daha profesyonel bularak benimsedğini aktarıyor.
Yine James Stewart’ın başrolünde bulunduğu film, Fas’ta geçirecekleri birkaç günlük tatil sırasında kendilerini büyük komploların ortasında bulan bir aileyi anlatıyor. The Man Who Knew Too Much, klasik Hitchcock hikayelerine nazaran daha fazla katman ve değişken barındırıyor. Bu açıdan usta yönetmenin bütün filmografisi içerisinde elbette ki özel bir yeri bulunuyor.
Vertigo (1958)
Hitchcock’un ustalık eserlerinden biri olan Vertigo, özellikle usta yönetmenin kullandığı çekim teknikleri kendisinden sonraki birçok yönetmene de referans olmuştur. Filmin en önemli sekanslarının geçtiği kule sahnelerinde baş dönmesini aktarmak için kullandığı çekim tekniklerinin yanı sıra Judy’nin sislerin arasından Madeleine olarak ortaya çıkması yönetmenin dehasını ortaya koyarken bugün hala sinema tarihinin en çarpıcı sekanslarından biri olarak anılmakta.
Romantizmi bol bir polisiye olarak adlandırabileceğimiz Vertigo, seyirciyi birçok Hitchcock filminde olduğu gibi “Peki, şimdi ne olacak?” diye düşündürürken yine seyircinin birden fazla kez “şok” olmasını sağlıyor.
Bir süre yasaklanan Vertigo için bu dönemde eleştirmenler oldukça olumlu eleştiriler de bulununca filmin değeri de günden güne arttı. Özellikle Kim Novak’ın performansı görülmeye değer.
North by Northwest (1959)
Ernest Lehman bir gün Hitchcock’a “Gerçek bir Hitchcock filmi kaleme almak istediğini” söyler ve pek tabii ki bunu gerçekleştirir.
Türkçeye Gizli Teşkilat olarak çevrilen North by Northwest’te yanlış bir zamanda yanlış bir yerde bulunan Thornhill’in kendisi hakkındaki suçlamalardan kurtulmak için çabaladığı gerilim dolu bir kovalamaca konu anlatılır. Hayatın, aşkın ve varoluşun anlamı üzerine derin felsefi söylemlerin ve anlatıların bulunduğu film, birçok Hitchcock filminden çok daha eğlencelidir.
Göreceli de olsa Hitchcock’un daha az başarı elde etmiş 42 yapımı Saboteur’ün aksine benzer türdeki North By Northwest yönetmenin baş yapıtlarından biri olmuştur. Özellikle Hitchcock filmlerinin anahtar kelimesi olan “MacGuffin” bu filmin temel taşını oluştururken yönetmenin kullandığı bu tekniğin yer aldığı filmler arasında öne çıkmaktadır.
Psycho (1960)
Her ne kadar “Psycho” Türkçeye “Sapık” olarak çevrilmiş olsa da film adını, Norman’a dair tüm detayları anlamlandıran “psychoanalysis” yani “psikanalizin” kısaltılmasından almaktadır. Hitchcock’un kariyerinin zirve noktalarından biri olarak da görülen Psycho’nun en büyük kozu ilk sahnesinden son anına kadar izleyiciye “şimdi ne olacak?” diye sordurabilmeyi başarıyor olmasıdır. Öyle ki geçtiğimiz yıllarda vizyona giren ve usta yönetmenle aynı ismi taşıyan biyografik filmde Hitchcock’un “Düşünsenize filmin henüz başında başrol oyuncusu ölüyor ama film asıl o andan sonra başlıyor.” dediği belirtiliyor.
Gerilimin efendisi olarak anılan Hitchcock’un, gerilimin tavan yaptığı filmi, patronunun 40.000 dolarını çalan Marion’un bu parayla sevgilisine gitmek için yola çıktığı sırada konakladığı bir otelde öldürülmesinin ardından ortaya çıkan gizemli bir olayı konu alıyor.
Filmin ilk sahnesinde şehre kuş bakışı (Filmin geneli açısından “kuş” figürünün bir hayli önemli olduğunu söylemekte fayda var) baktıktan hemen sonra, perdesi neredeyse sonuna kadar kapalı bir otel odasının içine giriyoruz. Hitchcock burada her zaman yaptığını yaparak seyirciye yaşananları dışarıdan izliyormuş gibi hissettirmesinin yanı sıra film boyunca röntgenciliğin ön planda olacağının da ilk sinyallerini veriyor. Otel odasına girdiğimiz anda Marion’un pişmanlığını, iyi bir aile kurma isteğini ve mutlu olmak istediğini anlıyoruz. Marion artık sevgilisi Sam ile otel odalarında buluşmak yerine, Sam ile evlenip mutlu bir aile kurmak istiyor. Oldukça iddialı olan bu otel sahnesinde Marion’un yarı çıplak olması göründüğünden daha fazla anlam içeriyor. Çünkü film boyunca Marion’u bir kez daha iç çamaşırıyla görüyoruz. İki sahne arasındaki fark ise Marion’un iç çamaşırının filmin açılış sekansında beyaz, parayı çaldıktan sonraysa siyah olması. Peki, birinde beyaz diğerinde siyah olması ne anlam ifade ediyor? İlk sahnede Marion, mutlu bir aile kurmanın planlarını yapıyor. Saf ve temiz duygularıyla hareket ediyor. Oysa siyah iç çamaşırıyla izlediğimiz sahnede Marion artık patronunun 40.000 dolarını çalmış bir hırsızdır. Artık eski suçsuz, masum kadın değildir. Bu detay Hitchcock filmlerinde her sahnenin, en ufak detayın ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yetiyor.
Yıllar boyunca eleştirmenler tarafından üzerine türlü denemeler yazılan filmin Hitchcock tarafından çekilmemiş dört devam filmi bulunmaktadır. Şimdilerdeyse “Bates Motel” ismiyle Norman’ın gençlik yıllarında yaşadığı travma alternatif bir bakış açısıyla televizyona uyarlanmaktadır.
Frenzy (1972)
1970’lerin ilk yıllarına geldiğimizde usta yönetmenin yalnızca iki filmi görüyoruz. 60’larda altın çağını yaşadıktan sonra, kariyerinin en tembel dönemininde yönetmenimiz birkaç yılı boş geçiriyor. Bu yılların ardında karşımıza sinemaya çok daha cesur bakan bir adam çıkıyor. Zaman ilerledikçe yeni çekim tekniklerini repertuarına almayı ihmal etmeyen Bay Hitchcock, Frenzy’nin açılış sahnesini helikopterden çekiyor. Fakat film ilerledikçe farkediyoruz ki, yalnızca kamerayı kullanışı değil hikayeye bakış açısında ve işleyişinde de önemli değişiklikler var. Kullanmayı çok sevdiği gizemini oldukça erken çözüme ulaştırıp, film boyunca sert sahnelerle bizi başbaşa bırakıyor. Özetle dünyaya daha yukarıdan bakmayı isteyen, daha cüretkar biri oluveriyor.
Frenzy ile yine bir seri katilin hikayesini anlatan Hitchcock, bu sefer hikayesini daha modernize işliyor. Sivri dilli diyaloglarını, Londra’nın geniş bir bölgesinde kullanıyor. Persfektifini normalinden daha geniş tutarak, dış unsurları hiç olmadığı kadar davetkar bir biçimde hikayeye dahil ediyor.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →